GEÇİCİ KORUMA ALTINDAKİ SURİYELİ SIĞINMACILARIN TANIMLANMASI

⦁ Giriş Yerine Konunun Başlangıcına Göz Atalım
Her şeyden önce olayların başlangıç anına dönersek, dolaylı olarak Arap Baharı’nın da etkisiyle 2011 yılının Mart ayında Suriye’de rejim yanlısı ve karşıtı grupların mücadelesi hızla şiddetli çatışmaya dönüşmüştür. Bunun sonucunda ülkede birçok insan yaşamını yitirmiş, sakat kalmış ya da çoğunlukta olduğu gibi ülkesini terk etmek zorunda kalmıştır. 2011 yılında 22 milyonu aşkın olan Suriye nüfusu bugün 18 milyona kadar düştüğü iddia edilmektedir. Şu an aşağı yukarı Suriye nüfusunun ¼’ü başka ülkelerde hayatlarına devam etmektedir.
UNCHR’ın 20 Haziran 2019 Dünya Mülteciler Günü’nde açıkladığı rapora göre Türkiye’de çoğunluğunun Suriyeli olduğu 3,7 milyon mülteci vardır. Ayrıca şunu da belirtmek gerekir ki, nüfusuna oranla en fazla mülteciyi kabul eden ülke Lübnan’dır. Ardından Ürdün, Türkiye, Irak ve Mısır gelir. Erdoğan’ın (2018) yapmış olduğu araştırmanın verilerine göre de Suriyeli mültecilerin %52’sine Türkiye ev sahipliği yapmaktadır. Yine bu araştırmaya göre mültecilerin %30,8’ine de Lübnan, Ürdün, Irak ve Mısır ev sahipliği yapmaktadır. Geriye kalan %19’luk dilimi sizin takdirinize bırakıyorum.
Buraya kadar anlaşılacağı üzere Suriyeli vatandaşlarımızın bazı parametreleri göz önünde bulundurarak özellikle çevre/komşu ülkelere sığındığını görüyoruz. Bu noktada Türkiye önemli bir konuma sahiptir. Yine yukarıda bahsettiğimiz rapora göre Türkiye son 5 yılda en fazla mülteci kabul etmesiyle birinci sırada yer almaktadır. İçişleri Bakanlığı Göç İdareleri Genel Müdürlüğü 11 Temmuz 2019’da yapmış olduğu açıklamaya göre Türkiye, 3 milyon 600 bin Suriyeli sığınmacılara ev sahipliği yapmaktadır. Ayrıca ülkemizdeki toplam sığınmacı sayısı 3,9 milyondur.

 

                                                  Kaynak: https://www.dogrulukpayi.com/bulten/turkiye-de-suriyeli-siginmacilar

                                                Kaynak: https://www.goc.gov.tr/icerik6/gecici-koruma_363_378_4713_icerik

Asıl meselemize dönmeden önce bu konunun öneminden kısaca bahsetmek istiyorum. Öncelikle Suriyeliler konusu benim bu sene tez çalışmamın ana eksenini oluşturuyor. Ve bu nedenle yaz tatilinde az az da olsa yaptığım literatür taramaları ve yaptığım okumalar sonucunda toplumun ve toplumdaki bazı kurumların Suriyelileri tanımlamasındaki karmaşalık, farklılık ve çeşitlilik dikkatimi çekti. Bu durum belki ilk başta çok önemli gibi durmasa da üzerinde epeyce tartışılması ve çalışılması gereken bir konu olduğunu düşünüyorum. Ben bu yazımı bu meseleye dikkat çekmek ve bazı öneriler sunmak amacıyla ele alıyorum.
Konunun önemine tekrar dönmek gerekirse toplumumuz bazında Suriyeliler konusunda tanımlamalardaki farklılık ve çeşitlilik zamanın şartlarına göre kullanılan kavramın içeriğine göre sorunlar yaratabiliyor. Ya da sorunları çözmede, ele almada önümüze bazı engelleri çıkarabiliyor. Örneğin siz iş yerinizde bir Suriyeli çalıştırmak istediğinizde onu “misafir” olarak göremezsiniz. Misafir olarak gördüğünüz takdirde bazı koşullar ve güç ilişkileri dengesiz, adil olmayacak şekilde düzenleniş olacaktır. Ki yasal boyutuna girmiyorum bile. Yani kültürümüzle de yakından alakalı olan hümanistik yaklaşım her zaman sağlıklı yürümemiştir. Çünkü 8 yıllık bir süreçten bahsediyoruz ve bu süreç içerisinde birçok koşullar ve buna bağlı olarak da yaklaşımlarımız değiştiğini birçok çalışma bizlere göstermiştir.
Toplumsal kurumlar dediğimizde belki daha çok aile, eğitim ve siyaset gibi önemli kurumları sayabiliriz. Ancak günümüz dijital ya da enformasyon çağında medyayı ve hatta bunlardan biraz daha bağımsız olarak hukuku da bu toplumsal kurumlar içerisindeki önemini göz ardı edemeyiz. Hem geleneksel hem de sosyal medyanın söylem ve içeriklerine baktığımızda ülkemizdeki Suriyeliler için farklı tanımlamaları görmek mümkün. Yine aynı şekilde Suriyeliler de ilişkilerimiz biraz daha arttığı zaman hukuki boyutun da önemi göze çarpmaktadır.
Yine Suriyeli meselesi tabiri caizse uçsuz bucak bir meseledir. Tabii ki ben burada sadece çok küçük bir konusuna değiniyorum. Bu bağlamda son günlerde Suriyeli konusu tekrar sıcaklaşmışken böyle bir yazı yazmak istemem de tez konum olması dışında bir başka etkendir.

⦁ Türkiye’deki Suriyelilerin Yasal Statüsü ve Buna Bağlı Olarak Tanımlanması

Bu bölümde başta Suriyeli vatandaşlar olmak üzere yabancıları ilgilendiren yasal düzenlemelere değineceğim. Türkiye’de 1951, 1994, 2006, 2013 ve 2014’te yapılan düzenlemeler konuya bakıştaki farklılığı ortaya koymakla beraber bu sürecin olumlu ve insan merkezli, evrensel ve uluslararası standartlara doğru evrildiğini görmekteyiz (Erdoğan, 2018:43).
Uluslararası hukuk bakımından sığınmacılar ve mülteciler konusundaki hukuki zemin 1951 tarihli “Mültecilerin Hukuki Durumuna Dair Cenevre Konvansiyonu” ve bunu tamamlayan 1967 protokolü ile düzenlenmiştir. Bu sözleşmeye göre:
Mülteci; ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri yüzünden, zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin korumasından yararlanamayan, ya da söz konusu korku nedeniyle, yararlanmak istemeyen yahut tabiiyeti yoksa ve bu tür olaylar sonucu önceden yaşadığı ikamet ülkesinin dışında bulunan, oraya dönemeyen veya söz konusu korku nedeniyle dönmek istemeyen her şahıstır (1951, Md. 1).
1951 Cenevre Sözleşmesi 1967’de yeni bir protokolle güncellenmiştir. 1951 sözleşmesinde 1951 öncesi zaruriyet sebebiyle bir ülkeye sığınma şansı yoktu. Yani mülteci olabilmen için 1951 sonrası olayları göz önüne almak gerekiyordu. Ancak 1967 düzenlemesi ile bu zaman ve coğrafi sınırlama kaldırıldı.
Türkiye Cenevre Sözleşmesini imzaladı fakat bulunduğu coğrafya itibari ile bu tür sorunlarla sıklıkla karşı karşıya gelme potansiyeli sebebiyle ve kendini koruma refleksi ile Cenevre Sözleşmesi’ni iki önemli çekince ile sınırlandırmıştır. Bunlardan birincisi “bu sözleşmenin hiçbir hükmü, mülteciye Türkiye’de Türk uyruklu kimselerin haklarından fazlasını sağladığı şeklinde yorumlanamaz”. Daha da önemli olan ikinci çekince “coğrafi sınırlamaya” dikkat çeker. Yani Türkiye bu sınırlamaya göre sadece Avrupa Konseyine üye olan ülkelerden gelecek sığınmacıları “mülteci” olarak kabul etmektedir. Avrupa ülkesi dışından gelenleri ise “sığınmacı” olarak tanımlamaktadır (Erdoğan, 2018:45).
2013 Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu çerçevesinde 22 Ekim 2014’de çıkarılan Geçici Koruma Yönetmenliği ile “sığınmacı” kavramı kaldırılmış, yerine “şartlı mülteci”, “ikincil koruma”, “geçici koruma” kavramları ile tanımlanan yen, statüler getirilmiştir. Yani Suriye, Irak ve Afganistan gibi Avrupa ülkeleri dışından gelenlerin mültecilik statüsü alması Türkiye’nin “coğrafi çekincesini” kaldırmadan mümkün değildir. Bundan dolayı Türkiye şimdiye kadar 27’si Yunanistan, 6’sı Bulgaristan, 6’sı Sırbistan-Karadağ, 3’ü Azerbaycan ve 1’de Arnavutluk olmak üzere toplam 43 vatandaşa mülteci statüsü tanımıştır. Oysa halen Türkiye’de on binlerce kişi üçüncü ülkelere yaptığı mültecilik başvurusunun sonucunu beklemektedir. Türkiye dışında Madagaskar, Kongo ve Monako bu “coğrafi çekinceyi” korumaktadır. Erdoğan’a göre bu uygulamanın hem teorik olarak hem de pratik olarak bir anlamı kalmamıştır. Çünkü insanlar gelmekte ve kalmaktadır. Devletin bunlara yönelik “geri göndermeme” ilkesi Evrensel Temel İnsan Hakları ile garanti altına alınmıştır. Bu durum ayrıca Türkiye-AB ilişkileri çerçevesinde önemli bir problem ve yükümlülüktür (Erdoğan, 2018:45-46).
Şartlı Mülteci; Avrupa ülkeleri dışında meydana gelen olaylar sebebiyle, ırkı dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşüncelerinden dolayı zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin korunmasından yararlanamayan, ya da söz konusu korku nedeniyle yararlanmak istemeyen yabancıya… kişilere mülteci statüsü verilir. Üçüncü ülkeye yerleştirilinceye kadar, şartlı mültecinin Türkiye’de kalmasına izin verilir (YUKK-Md. 62).
İkincil Koruma; mülteci ya da şartlı mülteci olarak nitelendirilemeyen, ancak menşe ülkesine veya ikamet ettiği ülkesine geri gönderildiği takdirde,

⦁ Ölüm cezasına mahkûm olacak,
⦁ Uluslar arası veya ülke genelindeki silahlı çatışma durumlarında, ayrım gözetmeyen şiddet hareketleri nedeniyle şahsına yönelik ciddi tehditle karşılaşacak,
Olması nedeniyle ikamet ülkesinin korunmasından yararlanamayan veya söz konusu tehdit nedeniyle yararlanmak istemeyen yabancı ya da vatansız kişiye, statü belirleme işlemleri sonrasında ikincil koruma statüsü verilir (YUKK-Md. 63).
Geçici Koruma;
⦁ Ülkesinden ayrılmaya zorlanmış, ayrıldığı ülkeye geri dönemeyen, acil ve geçici koruma bulmak amacıyla kitlesel olarak sınırlarımıza gelen yabancılara geçici koruma sağlanabilir.
⦁ Bu kişilerin Türkiye’ye kabulü, Türkiye’de kalışı, hak ve yükümlülükleri, Türkiye’den çıkışlarında yapılacak işlemler, kitlesel hareketlere karşı alınacak tedbirlerle ulusal ve uluslararası kurum ve kuruluşlar arasındaki işbirliği ve koordinasyon, merkez ve taşrada görev alacak kurum ve kuruluşların görev ve yetkilerinin belirlenmesi, Bakanlar Kurulu tarafından çıkarılacak yönetmenlikle düzenlenir (YUKK-Md. 91).
Bu çerçevede Türk hukukunda sığınmacı, genel olarak tanımlandığı gibi mültecilik başvurusu için işlemlerini tamamlama sürecindeki kişi olarak değil, “Avrupa dışındaki bir ülkeden gelen, güvenli üçüncü bir ülke bulana kadar kendisine geçici oturma izni verilen kişi” olarak tanımlanmıştır (Erdoğan 2018:47).
Bu ikinci bölüm sizleri fazlaca hukuk terminolojisi nedeniyle sıkmış olabilir ve bundan dolayı okumadan direk geçmiş olabilirsiniz. Ancak maddeler üzerinde biraz düşünüldüğünde kendi içerisinde çelişkileri barındırdığını ve bundan dolayı hem sorunları çözmede yetersizlik yaratması hem de kendi içinde sorunlar doğurması sebebiyle üzerinde reformlar yapılması gerektiğini düşünebiliriz. Örneğin Erdoğan’a göre mültecilerin çalışma, sağlık, eğitim vb. konularda nasıl haklara sahip oldukları, devletin karar vereceği bir duruma dönüşmüştür. Bence bu tespit çok değerlidir. Özellikle de son dönemdeki siyasi tartışmalara baktığımızda bu konuyu daha net görebiliriz. Ve bu bağlamda toplumun tepkisi ve algısı da gözlemlenmeye değerdir.
Erdoğan, yaptığı çalışmalar sonucunda “geçici yönetmenlik” konusunda ortaya çıkan eleştirileri şu şekilde sıralamıştır:
⦁ Yönetmenliğin, YUKK yasasının “coğrafi çekince” temelinde hazırlanmış olması ve bu bağlamda mülteciler bakımından sınırlı bir kabulü öngörmüş olması;
⦁ “Hak” değil, daha çok devletin vereceği “hizmet”lerin ifade edilmiş olması;
⦁ Geçici koruma konusunda süre belirtilmemiş olması;
⦁ Kamu kurumlarına ve görevlerine, özellikle de Valilere verilen yetkilerin fazlalığı;
⦁ Mülteciler bireysel başvuru haklarının askıya alınması, yani sınırlandırılması;
⦁ Türkiye’de bulunan ve bundan sonra da gelmesi söz konusu olan sığınmacıların neredeyse tamamının “şartlı mültecilik” kapsamında değerlendirilecek olması, ancak bunun, daha önce “sığınmacı” ya da “misafir” olarak ortaya konulan kavramlara benzer biçimde uluslararası bir karşılığının olmaması;
⦁ Çalışma, eğitim, sağlık gibi hemen her alanda, ilgili bakanlıklar tarafından ilave düzenlemelere ihtiyaç olması (Erdoğan, 2018:57).
Peki, bu “geçici koruma” kavramı nereden çıktı?
Bu kavram ilk kez 1998-99 Kosava Savaşı ile gündeme gelmiştir. Türkiye’deki Suriyeliler konusundaki yaygın tanımlama daha çok “misafir” olsa da uluslararası hukuk bakımından sorunlu bir kavramdır. Bu soruna karşılık “geçici koruma” kavramı ilk kez 2011 Cenevre’de vatansızların durumu ile alakalı bir BM toplantısında dönemin T.C. İçişleri Bakanı (Osman Güneş) tarafından kullanılmıştır.
Ülkemizdeki vatansızlar için “mülteci”, “sığınmacı”, “geçici koruma altındaki kişiler”, “misafir” ve “göçmen” gibi kavramların gündeme gelmesi ve birbirlerinin yerine kullanılması kendi içerisinde karmaşayı ve sorunları barındırır. Erdoğan’ın (2018) da dediği gibi Suriyeliler için sadece uluslararası hukuki tanımlamalar değil, zaman zaman konuyla ilgili duygusal yaklaşımları da beraberinde getirebilmektedir. Sığınmacılar bir başka ülkedeki huzuru ve güvenliği sığınılan ülkenin toplumsal mayası ile de yakından ilişkili olabilmektedir. Örneğini eski AFAD Başkanı Fuat Oktay bu duygusal ve toplumsal mayaya şu şekilde yaklaşmıştır: “Türk milletinin misafirperverliğini anlatması için sığınmacı kelimesini kullanmadık. Onları misafir olarak görüyoruz. Millet olarak kucağımızı ve yüreğimizi açtık.” (Erdoğan, 2018:61).
İlk bölümde konunun kısa bir geçmişine değindim. İkinci bölümde ise asıl meselemiz olan “ülkemizdeki Suriyelilerin tanımlanması” üzerinde özellikle de hukuki boyutları da göz önünde bulundurarak ele aldım. Bu son bölümde ise bu tanımlamadaki karmaşanın yarattığı ve yaratabileceği sorunların genel bir değerlendirmesini yapıp, son noktayı koyacağım.
⦁ Genel Değerlendirme
Konunun öneminden bahsederken tanımlamadaki karmaşıklığın, farklılığın ve çeşitliliğin bazı sorunlara yol açtığından ve bazı sorunları çözmeye de engel olabileceğini söylemiştim. Ve özellikle de son günlerde ülkemizde Suriyeliler meselesinin çok fazla gündemi meşgul ettiğinden bahsettim. Yani bu noktada ülkemizdeki Suriyelilerin tanımlanması konusunda ortak bir bilinç oluşturmak zorundayız. Çünkü;
⦁ İlk olarak Suriyeli meselesini entelektüel bir ortamda, yani bir radyo-televizyon programı olabilir, sağlıklı bir şekilde tartışabilmek için herkesin mutabık olduğu bir tanımlamaya ihtiyaç vardır. Aksi halde objektif, rasyonel ve hukuki anlamda bir sonuca varmak mümkün değildir.
⦁ İkinci olarak yönetmenlikte geçerli olan tanımlamayı her ne şartlarda olursa olsun kabul edip, o yönetmenlik çerçevesinde tanımlama yapmalıyız. Yani ülkemizdeki Suriyeliler mülteci veya misafir değil; GEÇİCİ KORUMA ALTINDAKİ SIĞINMACILAR’DIR. Aksi halde misafir olarak kabul edersek bir süre sonra bu kavramın da kendi içerisinde bir sınırlılık belirttiğini göreceğiz. Hatta medyaya da yansıdığı gibi, 2012’de Ertuğrul Özkök’ün, “Arkadaş, Misafirsen Misafirliğini Bil!” başlıklı yazısını görmek mümkündür (Özkök, 2014).
⦁ Üçüncü olarak bir diğer mesele geçerli olan yönetmenliğin maddelerinin tekrar gözden geçirilmesidir. Maddeler arasında ve içerisindeki “sorunlu kavramların” ve “çelişkilerin” giderilmesi açısından bazı reformların düşünülmesi ve üzerinde çalışılması gerektiğini düşünüyorum. Aksi takdirde Suriyelilerin gönderilmesi gündeme gelebilir; ancak Avrupa Birliği İnsan Hakları Beyannamesi gereğinde “geri göndermeme” ilkesi gündeme gelebilir. Yani göz önüne getirmeye çalıştığım çelişkiler buna benzer konulardır.
⦁ Son olarak da “coğrafi çekincenin” kaldırılmaması halinde ve bazı yasal düzenlemelerin toplumun ihtiyaçlarına cevap vermede yetersiz kalması, Türkiye’nin AB üyeliğine kabulde aleyhine bir durum olarak kalmaya devam edecektir.

KAYNAKÇA
ARSLAN, D.A. (2003). Medyanın Toplumsal Gücü. E-Dergi ID, Ankara Üniversitesi, İletişim Fakültesi Elektronik Dergisi, 09.07.2003
ARSLAN, D.A. (2018). İletişim Sosyolojisi. Ankara: Kalkan Matbaacılık.
ERDOĞAN, M.M. (2018). Türkiye’deki Suriyeliler Toplumsal Kabul ve Uyum. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
T.C. İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü, “Geçici Koruma İstatistikleri”, 2019, https://www.goc.gov.tr/icerik6/gecici-koruma_363_378_4713_icerik
UNHCR, “Geçici Koruma Ne Demektir?”, 2014, https://www.unhcr.org/tr/11094-gecici-koruma-ne-demektir.html

 

Mustafa DÖNMEZ – MERSİN ÜNİVERSİTESİ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Facebook
Twitter
Instagram