KRİSTOF KOLOMB’SUZ ABD’NİN TARİHİNİ ÖZETLEMEK

KRİSTOF KOLOMB’SUZ ABD’NİN TARİHİNİ ÖZETLEMEK

 Sosyoloji okuyan bir öğrenci neden ABD’nin tarihine merak duymuştur, diye düşünebilirsiniz? Öncelikle kişisel olarak toplulukların tarihine meraklı olduğumu söyleyebilirim. Akademik açıdan ise sosyolojinin diğer bilim dallarıyla da iç içe olduğunu düşünüyorum. Özellikle de bu bilim tarih ise sosyolojinin bu noktada daha da değerli olduğunu düşünüyorum. Yani sosyolojiyi tarih okurken mutlaka yanınızda bulunması gereken bir altın yumurta olarak düşünebilirsiniz. Çünkü tarih, daha doğrusu bizim çoğunlukla öğrendiğimiz tarih; yıllardan, aylardan ve günlerden ibaret kaldığı sürece üzerinde düşünmeye çalıştığımız ve tahayyül etmeye uğraştığımız “olay ve olaylar dizini” bir noktada eksik kalıyor. Ben de bundan dolayı sosyolojik perspektifin olmadığı bir tarihi okuman yetersiz olduğu inancını taşıyorum.  

Bugün yapmaya çalıştığım şey ise Allan Nevins-Henry Steele Commager’in yazmış olduğu ABD’nin tarihini sosyolojik perspektiften özetleyebilmektir.  

Amerika’da “İngiliz” kolonizasyonunun tarihi, 1607 yılının güzel bir Nisan sabahı başlar.  

Kaptan Christopher’in gemisinden inen adamlardan biri olan Percy, kitabında, altı çiçeklerle döşeli güzel ormanları “İngiltere’dekinden dört kere daha büyük ve lezzetli” nefis çiçekleri, “çok iri ve leziz” istiridyeleri, büyük miktarda küçük ay hayvanlarını, “yığın halinde hindi yuvaları ve sayısız yumurtalarını nasıl bulduklarını anlatır ve bir Kızılderili kasabasına gittiklerini, orada “vahşilerin” kendilerine mısır ekmeği ve bakır lüleli kilden ve çubuklarla içilen tütün getirdiklerini hikâye eder.  

Amerika kıtasının bazı doğal özelliklerinin, Amerikan ulusunun gelecekteki hayatı üzerinde belli bir etki bırakması kaçınılmazdı. Atlantik kıyılarındaki küçüklü büyüklü koy ve körfezler, birkaç büyük koloni yerine kısa zamanda on beş koloni kurulmasına zemin hazırladı. Bu koloniler de Amerika’ya her biri kendi özelliğine sıkı sıkıya bağlı çok çeşitli kurumlar kazandırdılar. Bağımsızlık kazanıldığı zaman, bu kolonilerden meydana gelen millet, mecburen bir federasyon oldu.  

Özellikle Kuzey Amerika’daki Kızılderililerin kolonizasyon hareketine karşı ciddi bir engel oluşturamayacak kadar sayıca az ve medeniyetçe geri olmaları, beyaz göçmenler

 için bir şans olmuştur. Yalnız ok ve yayla, baltayla ve ucu yumru savaş sopasıyla donanmış olup pusu kurmaktan başka bir savaş sanatına aşina olmayan Kızılderililer, iyi silahlı ve uyanık beyazlarla çoğunlukla boy ölçüşecek bir durumda değildiler. Ayrıca doğayı evcilleştirme konusunda yetenekleri sınırlı, karada ve suda avlayıp-topladıkları yiyecekler de güvenli değildi.  

İlk koloniler kurulur kurulmaz bunlardan çoğu küçük komşu yerel kabilelerle şiddetli çatışmalara girmişlerdir. Bunların en çarpıcı örneğini 1637’de Pequot Savaşı’nı görürüz ve bu savaş Pequot Kabilesi’nin yok edilmesiyle sonuçlanmıştır.  

Bu el değmemiş yeni kıtaya Britanyalı ilk göçmenler “cesur ve atılgan” gruplar halinde geldiler. 1607’de gelen ilk kafile yalnızca erkeklerden oluşuyordu. Tarım yavaş yavaş gelişmeye başladı; 1612’de ilk kez tütün yetiştirilmeye başlandı. Ayrıca domuz ve koyun sürüsünün de miktarı artmaya başladı.  

1619’da nüfus en fazla iki bin idi. Ve yine bu yılın 30 Temmuz’unda ilk defa Amerika kıtasında temsili hükümet yöntemini görüyoruz. Buna vesile olan şey ise bir göçmenin Kızılderili bir kadınla evlenmesi sonucu geçici bir barış görüşmeleri yapmak için temsili meclis üyeleri belirlemesidir. Yine bu yıl 120 libre karşılığında bir gemi “genç kızın” ve ayrıca ilk kez zenci kölelerin adaya geldiğini görüyoruz.  

İngiliz anavatanı evlatlarını Yeni Dünya’ya göndermekte devam ettiler. Başta Kalvanistler olmak üzere ve Püritenler kendi vatanlarındaki siyasi baskılardan dolayı ilerleyen yıllarda gelip yerleşen kitleler oldular. Birçok Britanyalı, Hollandalı, İsveçli, İspanyol ve Fransız adaya gelip yerleştiler. Çünkü Yeni Dünya, cömertçe koşullar önerdi; arazi alabileceklerini, kendilerine yuva kurabileceklerini ve komşularıyla adalet ve eşitlik şartları içerisinde yaşayabileceklerini vaat etti. Hiçbir Hıristiyan, din ve mezhebi yüzünden ayrı ayrı muamele görmeyecekti. 

Başta Britanya olmak üzere diğer krallıklardan Amerika’ya gelip yerleşmek yani koloni kurmak için iki yol vardır: 

  • Birinci olarak koloni kurmak isteyenlere Kral hisse verir. Hisseyi veren Kral, koloni yönetimi üzerinde son karar vericidir. Bu şekilde koloni kuran iki şirkete örnek verebiliriz: London ve Plymouth kolonileri. Bu şirketler birçok yerleşme ve iş merkezleri kurmaya ön ayak olmuştur.  
  • Diğer yol ise, mülk verme yöntemiyle bağış yoludur. Bu yöntemde koloninin sahibi soylu sınıfına mensup olup, Kral tarafından bir arazi parçası verilen kimsedir. Bu mülk sahiplerine hükümet idaresi meydana getirmek için geniş yetkiler verilmiştir. Örneğin Penn, 1682’de göçmenler tarafından seçilmiş bir meclis topladı ve bir anayasa (Great Charter) yapmalarına izin verildi.  

Amerika’da yaşamın mutluluk ve gelecek vaat ettiği, yaşanan örneklerle anlaşıldıktan sonra Avrupa kıtasından büyük göçler başladı. İlk göç dalgaları, Massachusetts ve Virginia’ya geldi. Massachusetts kolonisi, yarım yüzyıl süreyle kendi milletvekilleri tarafından yönetilen bir Püriten Cumhuriyeti olarak kaldı. Valiyi Kral atıyor fakat meclisi halkın kendisi seçiyordu.  

Özellikle 1628’den 1640’a kadar İngiltere’deki Püritenler, takibata uğrayarak bir umutsuzluk ve korku içindeydiler. Krala ve Başpiskoposlara tabi olmak istemiyorlardı. Ülke siyasi ve dini bir kaos içindeyken, Kral parlamentoyu feshetti ve ülke 10 sene o şekilde idare edildi. Püritenler ise İngiltere’yi terk etmek zorunda kaldılar ve Amerika’da yeni bir devlet kurmanın en iyi yol olduğunu düşündüler. 

Kolonistler nereye gittilerse, İngilizlerin özgürlük için mücadele geleneğine bağlı kalıp, özgür doğmuş Britanyalı hukukunu bir anlayış olarak birlikte götürdüler. İngiliz Kralı ilk hisse verdiğinde göçmenlerin, “bu bizim İngiltere Krallığımızda doğmuş ve ikamet etmiş gibi” bütün özgürlük, hukuk ve ayrıcalıklara sahip olacaklarını beyan ediyordu.  

İngiliz kolonilerinin baskı altında kaldıkları, sıkıntı çektikleri iddiası doğru değildir. 17. Ve 18. yüzyıllarda dünyanın başka hiçbir yerinde eşi benzeri olmayan siyasi bir özgürlüğe kavuşmuşlardır. Teokratik bir yönetim altında bulunan New England, yönetici bir azınlığın elideydi. Güneyde ise aristokratik toprak sahipleri ve tüccarlar, siyaseti kendi tekelleri altında tutuyordu.  

Koloni çağı boyunca ayrı bir Amerikan ulusunun, Devrim’den önce belirginleşmiş bir karakterin gelişmesinde başlıca iki etken ayırt edilebilir: 

  • Bu etkenlerden ilki, çeşitli uluslardan oluşan bir bütün olarak yeni bir ulusun meydana çıkışıydı.  
  • Öteki etken, bağışladığı şeylerin karşılığı olarak yeni gelenlerden yalnız çalışkanlık ve cesaret isteyen yeni bir yurt, zengin, boş bir ülke olmasıydı.  

1775’e doğru kendine özgü sosyal, ekonomik ve siyasi çizgileriyle beliren Amerikalı bir toplum doğmuştu.  

 

Amerikan toplumunda ayrı ve seçkin bir üst tabaka yoktu. Halk, geniş toprak bağışları elde etmiş veya ticaret ve spekülasyondan servetler yığmış aristokratlardan hoşlanmıyordu. Fakat ne kadar yoksul olursa olsun ortalama her göçmen Amerika’da, Avrupa’da görmediği bir imkân ve bağımsızlık duygusu içindeydi. 1759 tarihlerinde Amerikan kolonilerini ziyaret eden bir Fransız soylusu, “zenginler Avrupa’da kalıyor, yalnız orta halliler ve yoksullar göç ediyor” diye yazıyor ve şunu ekliyordu: “Burada her şey onları yeniden yaşama kavuşturmaktadır. Yeni yasalar, yeni yaşam tarzı, yeni bir sosyal sistem var. Burada onlar gerçek adam olmuşlardır.” ve bir başka yazısında ise Amerikalılığın doğuşunu şöyle tasvir etmiştir: “Bir Avrupalı ilk geldiği zaman amaçlarında ve görüşlerinde sınırlanmış görünür, fakat birden bire ölçüsünü değiştirir. Havamızı teneffüs eder etmez yeni planlar kurar ve kendi ülkesinde hiçbir zaman düşünemeyeceği tasarılara girişir…”  

Koloni çağının sonlarına doğru kültür, elverişli topluluklarda büyük ilerlemeler göstermeye başlamıştı. Özellikle New England’da eğitim ve öğretim üzerinde fazla duruluyordu. Birçok “grammar school” (Yunanca ve Latince eğitimi zorunlu kılan ortaokullar) vardı. Kurulan iki üniversite, Harvard ve Yale (1636)  hızla gelişiyordu. Kolonilerde gazeteler, dergiler, almanaklar ve hatta kalıcı değerde kitaplar basılıyordu. Amerika’da en eski matbaa 1639’da Cambridge’de kurulmuştur. Ayrıca servet gittikçe artıyor; daha güzel evler yapılıyor, gıda ve giyimde lüks artıyor. 1750’ye doğru, Amerikan sahilleri boyunca Avrupa’nın en ileri düşünceleriyle yakından tanışmış varlıklı bir toplum görmek mümkündü. 1755’li yılların küçük arazi sahibi çiftçiler, güçlü kuvvetli sanatkârlar, hareketli dükkân sahipleri, hepsi hayatlarında Amerika’dan başka herhangi bir ülkeyi tanımadan ve Amerikalılarınkinden başka bir hayat tarzıyla temasa geçmeden büyümüşlerdi.  

Koloni çağının genç Amerikan ulusuna bıraktığı en önemli öğeler nelerdir? 

  • Bunlardan en önemlisi ortak bir dilin varlığı. O dil de ağırlıklı olarak “İngilizce”dir.  
  • Bir diğer önemli bağlayıcı yapı ise yine en iyi İngilizlerde görülür: temsili hükümet. Yalnızca İngilizler, kolonilerine meclisi hükümet sistemi ile yönetilmesine olanak vermiştir. 
  • Bir başka bağlayıcı öğe, insanların birbirlerine karşı geliştirdiği saygı, hürmet ve özellikle de dini hoşgörü.  
  • Yine özellikle Britanyalıların önem verdiği “bireycilik” ilkesine bağlı olarak girişimci ruhu koloni çağından kalmıştır.   
  • Son olarak da eşit hayat ve demokrasi düşüncesi de genç Amerikan ulusuna miras kalmıştır
Kaynakça: Allan Nevins,Henry Steele Commager,ABD Tarihi,Çev.,Halil İnalcık,Doğu Batı Yayınları,2016.

Mustafa DÖNMEZ - Mersin Üniversitesi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Facebook
Twitter
Instagram