Beden Sosyolojisi Bağlamında ”Entel Köy Efe Köy’e Karşı” Filminin İncelenmesi

Beden Sosyolojisi Bağlamında ''Entel Köy Efe Köy'e Karşı'' Filminin İncelenmesi

Entel Köy Efe Köy’e Karşı; İstanbul’un şehir hayatından, kapitalist sistemin ürettiği toplumsal ilişkilerden sıkılan bir grup ekolojik aktivistin geleneksel köy tipolojisini temsil eden Efe Köy‘e gelip beynelmilel bir komün köyü kurup kültür turizmine bir kapı açmak istemeleri ve Efe Köy halkıyla aralarında geçen sorunları sosyolojik bir perspektiften anlatan bir komedi filmi olarak karşımıza çıkıyor.
Ege’nin bir sahil kasabası niteliğindeki Efe Köy’ün halkı köye yerleşen bu yeni topluluğu eğitimli, kültürlü ve şehirli olarak nitelendirerek onlarla birlikte yaşayacak olmalarından ve kültürel sermayeleri yüksek olan bu topluluğun kendileriyle yaşamayı tercih etmiş olmalarından dolayı memnuniyetlerini belirtip ve köye gelişlerini kutluyorlar.
Köyün delisi olarak nitelendirilen, Ankara’da üniversite yıllarında öğrenci olaylarından dolayı öğrenimini yarım bırakıp köyüne dönen sosyalist Mustafa, köy halkı tarafından ”Aşırı” olarak isimlendiriliyor. Köylüleri hep menfaatçilikleriyle eleştiren Aşırı, Foucault’un ”Deliliğin Tarihi” eserinde bahsettiği medenileşmemiş toplumlarda ki henüz özgürlüğüne kast edilmemiş deliyi; E.Goffman’ın tabiriyle toplumdan farklı tutum ve davranışlar geliştirmesi sebebiyle <<sapkın>> tipolojiyi temsil ediyor.
Efe Köy, modernleşme süreci ile birlikte tüketim toplumunun bir parçası olmuş kırsal alanı temsil etmesi bağlamında sosyal sınıfı dolayınca üretim faaliyetinde bulunması gerekirken kapitalizmin öznesi haline gelen bir toplumu gözler önüne seriyor.
Köye yerleşen entellerin fikri anlamda ekolojik anarşist olduklarını dile getirmeleri üzerine köy halkı şaşkınlığa uğruyor. Çünkü o vakte kadar benimsedikleri insanların kendileri için zararlı gördükleri bir ideolojiye kendilerini yakın hissetmesi bir damgalama sürecini beraberinde getiriyor.
Entel Köylüler Efe Köy’e geldiklerinde köylülerden kilim, güğüm gibi tarihi, kültürel dokuları olan eşyaları satın alıyorlar. Öz kültürel değerlerine yabancılaşarak tüketim toplumu olarak zaten evlerine ‘’laminant döşemiş köy halkı’’nazarında ekonomik sermayelerine katkısı olmayan bu eşyaların kültürel boyutu artık bir önem arz etmediği için bu eşyaları satmaları pekte zor olmuyor. Öte yandan modern şehir hayatından kurtulmak arzusuyla Efe Köy’e yerleşen Alman asıllı Katrin’in türkülerle ve Türk köy hayatıyla kurduğu sembolik bağı göz önünde bulundurursak kültürel kodların yaşam tercihlerinde etkisinin azaldığını görebiliriz. Ancak filmin ilerleyen sahnelerinde kendi habitusundan farklı bir alanda yaşamın sürdürülmesinin pekte kolay olmayacağını, kültürel kodların pek geçirgenliğinin bulunmadığını göreceğiz. Bu durum önümüze kültür turizmi amacıyla Efe Köy’ye yerleşen entellerin oryantalist bir heykel sergisi açmalarıyla kendini göstermeye başlıyor. Öyle ki bir kaç heykelin çıplak olup cinsel organlarının belirgin ve hatta abartılı olması köy halkı tarafından yadırganıyor ve hatta köyün erkekleri kadınlarının bu heykellere bakmamasını istiyorlar.
Entelleri ”insan gibi bir şeyler yapmamakla” itham ediyorlar ancak Avrupa’dan incelemelerde bulunmak amaçlı gelen bir kadın milletvekilinin bu heykelleri incelerken hiç bir önyargı ve yadırgamayla yaklaşmamakla birlikte heykelin hangi tarihi çağı temsil ettiği gibi sorular yöneltmesi N.Elias’ın medenileşme kuramı dolayınca günümüz medenileşmiş toplumlarının ürettiği ayıp kavramıyla birlikte cinsellik gibi fizyolojik durumları göz ardı ederek, mümkün olduğunca hayatın dışına ittiğini ancak bu medenileşme sürecine henüz tabi olmayan geleneksel toplumların cinselliği hayatın bir parçası olarak gördüğünü görebilmekteyiz. Bu kanıya geleneksel toplumlarda gündelik hayat içerisinde sık sık kullanılan küfürlerin cinsellik odaklı oluşundan da varmak zor olmayacaktır. Yalnız burada ki nüans, geleneksel toplumlarda ayıp kavramının sadece kadınlar için geçerli olduğudur. Filmde de rastlanıldığı gibi erkekler arasında heykelden hareketle mizah unsuru olabilen cinsellik kadınlar için ayıp karşılanabilmektedir ancak bu durum sadece ataerkil toplum düzeninin kadına atfettiği değer ve toplumsal cinsiyetin kadın üzerindeki hakimiyetinden kaynaklanır.
Öte yandan heykellerin köy halkının ilgisini çekmeyip Avrupalı bir milletvekilince hoş karşılanması habitusun Pierre Bourdieu’nun habitus kuramı dolayınca her sınıfın geliştirdiği bir beğenisinin söz konusu olduğunu ve sınıfsal farklılıklar ya da sahip olunan sermayelerin beğeniler üzerinde oldukça etkili olduğunu göstermektedir. Ancak bu durum tüm beğeniler zincirinin mevcut habitusla eşdeğer tutulması gerektiği anlamına gelmez. Nitekim Alman Katrin’in beğenisinin türkülerden ve oryantalist öğelerden yana olması ait olunan kültürel sermayenin salt belirleyici olmadığını gösterir. Aynı zamanda Avrupalı milletvekilinin Aşık Veysel’in ”benim sadık yarim kara topraktır” örneğini Türkçe bir şekilde telaffuz etmesi; beğenisinin bu yönde olması da bu duruma örnek teşkil edebilir.
Entel Köylülerin aslında kendi kültürel değerleriyle organik tarım yapması ve bir şekilde geçimlerini sağlıyor olmaları Efe Köylüler için bir sorunun olduğunun habercisi oluyor. Kültürel sermayeleri bakımında geleneksel motifler barındıran Efe Köylülerin aslında yaşam tarzı olarak modern tüketim toplumunun şehir hayatını yaşıyor olmalarından kaynaklı bu sorun Arus Yumul’un artık İstanbul gece hayatında ‘’siyah Türk’’ playboyların görülüyor olması örneğinden hareketle bir habitus çelişkisinin tezahür ettirdiği sorunlara örnek teşkil ediyor. Köylülerin, danışmak amacıyla o vakte kadar hor gördükleri Aşırı’nın kapısını çalmaları N.Elias’ın medenileşmemiş toplumlarda ki el üstünde tutulan, kendisine danışılan henüz toplumdan soyutlanma sürecine girilmemiş köyün delisi modelini yansıttığını görebilmekteyiz.
Köyün delisi Aykırı, köylüye sınıfsal bilinç geliştirmeleri konusunda anlatılarda bulunuyor. Entellerin organik tarım olarak nitelendirdiklerinin aslında köylünün kültürel değerlerini yansıttığı ancak köylünün ait bulunduğu sınıfın kolektif kültürel değerlerini medenileşmeye kurban etmesinin onların kültürel sermayelerinin ait olduğu habitusu temsil etmeyerek üretim ilişkilerinde edilgen ve tüketici rol oynuyor olmalarının kendilerine yabancılaşmalarına neden olduğunu anlatırken; kendilerinin, iki kuşak öncesinde doğanın diyalektiği içerisinde hareket eden bir toplumsal sınıf olduklarını, doğada hiç bir şeyin kullanılmaz olmadığına değiniyor. Tavukların yedikleri küspenin dışkısının doğal gübre olduğunu ve diyalektiği böylelikle tamamladığını anlatırken, dışkılama durumunu beden hareketiyle de anlatan Aşırı, yelleniyor ve köy halkının bu durum karşısında ”sana da bir filtre takmak lazım” gibi esprilerine mağruz kalıyor. Bu durum Elias’ın bahsettiği Medenileşme sürecinin bir parçası olarak karşımıza çıkıyor. Elias’a göre medenileşmemiş insanı temsil eden Efe Köy halkı yellenmek gibi bir durumu gerçekliğin bir parçası olarak görerek, bu gerçekliği göz ardı etmeyerek mizahi bir dil ile yaklaşabiliyor ve Aşırı’da ”doğanın diyalektiği bu” diyerek bu mizahi yaklaşıma müdahil oluyor. Günümüz medeni toplumunda bu durumun görmezden gelineceğini ve içten içe ”ayıp” teşkil edeceğini ve Aşırı gibi eylemi gerçekleştiren kişi tarafından utanma duygusu yaratacağını düşünürsek günümüz medeni toplumunda insanın davranışını kısıtlayan ve ahlaki bir misyon yüklenen dışsal faktörlerin kırsal alan için sadece bir fizyolojik ihtiyaç olarak algılandığını görebiliriz.Komün kurma amacıyla Efe Köy’e yerleşen topluluğun kendilerini ekolojik anarşist olarak tanımlamalarından itibaren köy halkı tarafından bir damgalama sürecine girildiğinden bahsetmiştik. İlk süreçte benimsedikleri Entel Köylüler’e anarşistliği yakıştıramayan Efe Köylüler’in toplumsal hafızasında anarşizmin milli değerleri yok etme eğilimi olan yabancı ve zararlı olarak kodlanmış bir toplumsal kimlik teşkil etmesi E.Goffman’ın üç şekilde kategorize ettiği damga kuramının biri olan zayıf irade, baskıya müstahak ya da doğal olmayan tutkular, sapkın ve katı inançlar ve ahlaksızlık olarak algılanan bireysel karakter bozuklukları sebebiyle insanlara (Goffman, 2014: 33) karşı önyargı besleyerek kabullenmekte sorunlar yaşanacağı ve diğer insanlarla eşit düzlemde yaklaşılmayacağından hareketle bu durum ”sosyal damga” kuramıyla açıklanabilir.
Bu eşit düzlemde yargılamama kuramından hareketle Efe Köylüler’in; Entel Köylülere karşı, yadırgadıkları her tutum ve hareketlerinde damganın etkisi görülür. Entel Köylülerin ekolojik duyarlılıklarından dolayı köye termik santral kurulmasına karşı çıkışlarına karşılık Efe Köylülerin onlara karşı ”vatan düşmanları”,”çapulcu”,”din diyanet bilmeyen”,”sapık” ithamlarında bulunması bu damgalama sürecinin bir ileriki boyutu olarak karşımıza çıkar. Entel Köylülerin harabe binaları alıp restorasyon etmesinin ardından Efe Köylülerin, caminin onarılmış olmasını yadırgayarak ”anarşist dedik ama demek ki içlerinde bir şuur varmış” şeklinde yorum getirmesi yine damgalama sürecinin başka bir boyutunu gözler önüne sermektedir.
Damgalama sürecinin bir sonucu olarak Entel Köylüleri her kendilerinden farklı gördükleri eylem ve davranışlarında yadırgayan Efe Köy halkı E.Goffman’ın bahsettiği üç kategori içinde geçerli olabilecek şekilde bedensel, dini ve etnik farklılıkları da damgalama süreçlerine dahil ederek ”saçı sakalı birbirine karışmış” tepkisiyle Entel Köylülere yaklaşırlar.
Öte yandan köye termik santral kurulmasına karşı bir pandomimli bir farkındalık eylemi düzenleyen Entel Köylülere ak kefen giyip neden yerde kıvrandıklarına anlam veremeyen halk kültürel sermayelerinin el verdiği ölçüde hepimiz öleceğiz demeye çalışıyorlar yorumu getirir. Efe Köylülerin termik santralin yapılması adına yaptıkları karşı eylemin kültürel sermayelerinin dini referanslı bir geleneksel özden gelmesi sebebiyle mevlid okutmak olması ve karşısındaki Entel Köylülerin dua edilirken, amacını bilmedikleri halde ellerini açması habitus farklılığı ile açıklanabilir. Bu bağlamda özünde farklı bir habitusa sahip Entel Köylüler ait olmadıkları habitus alanı içerisine entegre olmakta zorluk çekmektedirler. Nitekim köye sonradan yerleşmiş olan Enteller için köy halkı bir iktidarı temsil etmektedir. Kendi toplumsal normalleri dolayınca tutum geliştiren köy halkı; dua ederken Enteller için bir sembolik şiddet uygulamış olurlar.
Köyün muhtarı Ali Bey, Katrin’e karşı bazı duygular beslemesine karşın eğitimli, kültürlü, şehirli olması dolayınca kendisini ona layık görmez. Habituslarının farklı olduğunun bilincinde olan muhtar, duygularını bastırmaya çalışır. Bu durum karşımıza hayatın akışı içerisinde fiziksel ve sosyal sermayeler boyutlarıyla da çıkmakla birlikte sermayesi yüksek olan insanların duygusal durumlarda bu sermaye farklılıklarını göz ardı edebildiğini filmde ki örneğinde olduğu gibi görebilmekteyiz.
Katrin’e aşık olan Muhtar Bey’in rüyasında Katrin ile evlenmesi ve rüyalanmasının annesi tarafından dile getirilip ‘’bir evlenmedin gitti’’ şeklinde eleştirilmesi yine N.Elias’ın medenileşme süreci içerisinde fizyolojik durumların bu sürecin başında olan toplumlar için dile getirilebilir bir biyolojik olgu olduğunu ancak modern toplumlar için böyle bir şeyin dile getirilmemesinin ayıp olduğunu ve bir takım toplumsal baskılarla insanın kendi doğasına yabancılaşmasını görebiliyoruz.
Sonuç itibariyle Entel Köylüler tüm iktidar ilişkilerinden uzaklaşmak için kurdukları komün köylerinde yine iktidar ile bizzat muhatap halinde kalmışlardır. Köylerine termik santral kurulmak istenmesi ve buna karşı çıktıklarında iktidarın <<söylemine>> mağruz kalarak Türkiye karanlıkta kalsın istiyorlar, gelişmemizi istemiyorlar gibi ithamlarda bulunulması, Efe Köylülerin de bu söylem karşısında iktidar ilişkilerinin yanında yer alıp onları provokasyon ile suçlanmaları bağlamında Foucault’un söz ettiği gibi iktidarın heryerdeliği kapsamında iktidarın hem kendisinin hem de başkalarının onda tanımak zorunda olduğu hakikat yasası dayatarak doğrudan gündelik yaşama müdahalesi (Foucault, Özne ve İktidar s.63) Entel Köylüler için de geçerli olmuştur. İktidarın gözetim toplumu oluşturduğu şehir yaşamından kaçıp Anadolu’nun ucra bir köşesindeki Efe Köy’e yerleşmiş olsalar dahi iktidar onları bulmuş ve üzerlerine termik santral kurmak üzerinden bir söylem geliştirmiştir. Buradan hareketle iktidar-bilgi ve iktidar-özne ilişkilerinin söylem yoluyla bilen özneyi, bilinecek nesneyi ve bilme tarzlarını iktidar- bilgi düzleminde ifade edişini ve siyasal bedenin, iktidar- bilgi ilişkisi ile bilgi nesnesi haline getirilerek tabi kılınmış olması ve işlenmesi mümkün oluştur. (Foucault, 2000a; 65)
Termik santrale karşı Efe Köy halkını bilinçlendirme girişimlerinde bulunan Entel Köylüler, her şeyin para olmadığını, köylerine termik santral kurulduğunda sağlıklarından olacaklarını söylediklerinde Efe Köylülerin tepkisi ”her şeyin başı sağlık ama sağlıkta parayla” olmuştur. Bu olaydan hareketle modern toplumun tüketim ilişkileri bağlamında sağlık sektörünün insanları kapitalizmle karşı karşıya bıraktığını hatta kapitalizmin bir parçası olarak köylüleri bu söylemi geliştirmeye mahrum bıraktığını söyleyebiliriz.

Furkan AKSU - Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Facebook
Twitter
Instagram