Yazmak Bir Eylem Midir?

Yazmak Bir Eylem Midir?

Bugün Toplumsal Gerçekliği Anlamak İçin Ne Yaptın? Yazı dizimizin 5.haftasından herkese merhabalar!

Bu hafta aralarında derin ilişkiler bulunduğunu düşündüğümüz yazmak ve sosyoloji arasındaki bağı , bir bakıma 4 haftadır yapmaya çalıştığımızı sizlere farklı bir pencereden anlatmaya çalışacağız.

İnsanın bu dünyadaki yolculuğunu yazının serüveniyle eş değer gören ve bu minvalde tarihi Sümerler ile başlatan kaynaklar mevcuttur. Yazının icadı ile bilim , kültür , ilim sahalarının ve ürünlerinin nesillerden nesillere aktarımı bu bağlamda değerlendirilebilir. Sosyoloji ilmi yahut Umran ilminin başladığı dönemi sanayi devrimi değil de öncesine bakarak görmeye çalışırsak İbn-i Haldun’un Mukaddimesi ile referans noktamızı belirleyebiliriz.

Yazmak ve sosyoloji arasındaki ilişkiyi ele alırken de konuyu çok dağıtmadan ve deyim yerindeyse “Amerika’yı yeniden keşfetmeden” bir fotoğraf çekmeye çalışacağız. Elbette her ilim dalı kağıt ve kaleme ihtiyaç duyar. “Önce söz vardı!” ile yola çıkarsak nesnel bir ürün ortaya koyamayabiliriz. Sosyolojinin temellerini felsefe de arayanlar için ise “Düşünüyorum öyleyse varım!” ekseninden “Yazıyorum öyleyse varım!” aşamasına geçişte de sosyolojiyi arayabiliriz.

Bu tabi konuyu nereden okuduğunuza bağlı olarak değişebilir. Sosyolojiyi bu bağlamda değerlendireceksek hem edebiyat sosyolojisinden hem de Weber’den bahsetmek yerinde olacaktır.

Sosyolojinin diğer bilim dallarından farkı doğrudan bir laboratuvarının bulunmaması , bu laboratuvara insan toplulukları dersek ve bulunduğu durumdan ziyade arka planına derin bir bakışla inmeye çalışırsak bu noktada toplum bilimin “anlamak” kuramı bizlere yol gösterici olabilir. Weber’in kavramsallaştırması ile başlayan bu bakış bizlere esas gerçekliğe ulaşma noktasında olguların yahut olayların arka planını gösterme fırsatı verebiliyor. Yapı –fail örgüsü ile kurulan bu anlayış “eyleyen”in ve “eylem”in ilişkisine odaklanıyor. Galiba edebiyat sosyolojisi de bu arayışın bir tezahürü olarak karşımıza çıkıyor. Zira her dönemi sadece belli bir algıyla ele alırsak hata yapabiliriz. O dönemin siyasi , kültürel , iktisadi koşullarının nasıl olduğu edebiyat eserlerine yansıdığından ve bazı eserlerin olguların görünmeyen yüzünü bizlere gösterdiği için önemli olabiliyor.

Bir şiirde, bir romanda yahut bir hikayede zihninizde daha önce düşündüğünüz ve anladığınızı sandığınız dönemin , aslında farklı yüzlerinin olduğunu fark edebilirsiniz. En güzel örnekleri arasında Yahya Kemal’in Süleymaniye’de Bayram Sabahı şiirindeki harmoni ile dönemsel karşılaştırmaları , birkaç kıtada özetlenen İmparatorluk ve sonrasını farklı boyutlarıyla anlamanıza vesile oluyor.

Ordu milletlerden en çok döğüşen en sarpı

Adamış sevdiği Allah’ına bir böyle yapı

En güzel mâbedi olsun diye en son dinin

Budur öz şekli hayal ettiği mimarinin… Diyor Beyatlı…

Dünya klasiklerinden Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı , Tolstoy’un Sefilleri, Türk Edebiyatı’nda Mithat Cemal Kuntay’ın Üç İstanbul’u , Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü , Osman Yüksel Serdengeçti’nin Mâbetsiz Şehir’i , Mustafa Kutlu’nun Ya Tahammül Ya Sefer’i bu noktada verilmiş dikkate değer eserler arasında gösterilebilir.

Burada aforizma bir soru aklımıza gelebilir : “Sosyoloji yazılan bir şey midir?” Bu soruya tek boyutlu cevap vermek zor ancak “sosyoloji sadece yazılan değil yapılan bir şeydir” diyecek olursak yanlış bir cümle kurmuş olmayız. “Yazmak” da bu bağlamda sosyolojinin yapıldığı bir zemin olarak görülebilir.

Başlığımızda yazmanın bir eylem olup olmadığını sorgulamıştık , Weber’in kavramsallaştırması ile ele alacak olursak burada faillerin yani “yazanların” neden yazdığı ya da buna neden ihtiyaç duydukları da sorulabilir ki bir çok nedeni olsa da belki de en önemlisi “kendini gerçekleştirme” isteğidir. Ortaya çıkan ürün , metin , şiir , roman , deneme hangi tür olursa olsun bir düşünceden neşet etmiş ve ortaya çıkmıştır. Bazı eserlerin dönemin toplumsal etkilerini ve zihniyetini de yansıttığını düşünürsek bu elbette sosyoloji için bulunmaz bir nimettir.

Şimdiye kadar tartıştığımız meseleler yazmak ve sosyoloji arasındaki ilişkinin belli bir bölümüydü. Basit ve keskin ayrıştırma ve genellemelerden ziyade başka boyutları çözümlemek temel amacımızdı.

Bu iki meseleyi konuşurken dile dokunmamak elde değil . Dili bir semboller silsilesi olarak düşünen ve öyle yorumlayanlar mevcuttur. Kelime ve kavramların farklı çağrışımlarını ve kökenlerini anlamaya çalışırken yazmak ve sosyoloji ikilisine dili eklemek yerinde olacaktır. Dil toplumun ortak paylaştığı ve yeniden ürettiği bir yapıdır. Sosyolojik muhayyilede dili es geçmek belki de toplumu es geçmek demektir. Bir kelime veya kavrama farklı anlamlar yükleyen insanlar birbirleriyle tam olarak anlaşamayacağına göre arka planındaki kurguyu belirlemek gerekiyor.

Bakınız bir örnek ;

Taburcu” kelimesi Türkiye’de genel olarak hastanede tedavi süreci bittikten sonra hastaneden çıkanlar için kullanılır. Neden doktorlar hasta iyileşti çıkabilir demezler? Hiç düşünmüş müydünüz? Savaş dönemlerinde askerler tedavi olduktan sonra yeniden bağlı bulundukları taburlara döndükleri için Türkçede hastanede şifa bulup çıkanlar bu şekilde tasvir edilmiştir. Batı dillerinde bu deyimin karşılığı yoktur. Dolayısıyla bir deyimin , kavramın ve kelimenin üzerinden de dil bağlamında bu derin anlayışı hermeneutik bir bakışla değerlendirebiliriz. “Farklı bir anahtarla farklı bir kilidi açamayız” yaklaşımı da zannediyorum burada kendisine bir alan bulmuş oluyor.

Gündelik hayatta “ fili görmeden” yaşamak ve bunun üzerinden geliştirilen yaklaşımlar bize sağlıklı bir alan oluşturmayabilir. Görüyorsunuz ki en baştan beri aslında sosyoloji yapıyoruz. Hamasi sözlerden ziyade bizim görmediğimiz ama “bal gibi” ortada duran meseleler üzerine mülahazalar yapıyoruz.

Yazmak fiili failine her zaman sosyoloji yaptırır mı bilemeyiz ama yazmayı bir eylem , kitleleri harekete geçiren bir güç veya kendini gerçekleştirme aracı olarak görenler için bunu söyleyebiliriz. Komünist Manifesto’yu yazanlar , İntihar’ı konuşanlar bunu düşünmüşler midir? Bilmiyorum ancak sosyolojinin “yapılma” ve “eylem” zeminin ve tabii ki her bilim ve ilim dalının kalem ve kağıda muhtaç olduğunu söyleyebilirim.

Ele aldığımız konu ve ilişkilendirdiğimiz bağlamlar bizim görmeye çalıştığımız boyutlar , zira farklı pencerelerden de değerlendirilebilecek ve kavramsallaştırılabilecek boyutlar mevcuttur.

Bu düşüncelerle bu hafta başka bir “file” bakarken ve fiilimizi tamamlarken , insana “Oku!” mayı ve “Yazmayı!” öğretene hamd ediyoruz… Evet , yazmak bir eylemdir!

Haftaya göremediklerimizi görmeye devam etmek ümidiyle…

 

Selman ÇEVİK - Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi

Yazmak Bir Eylem Midir?” için 3 yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Facebook
Twitter
Instagram