Aile Kurumunun Toplumsal İşlevleri

aile kurumunun islevleri sosyoloji

ÖZ

Bu çalışmada sosyal kurumlar arasında önemli bir yere sahip olan ve diğer kurumlarında temelinde var olan aile kurumunun toplum içerisindeki fonksiyonları ve bu fonksiyonların değişim süreçleri, fonksiyonların işlevlerini kaybettiklerinde aile kurumu içerisinde ve toplumda ortaya çıkabilecek problemler kuramlar çerçevesinde ele alınacaktır. Aile uluslararası sosyal düzende insan hayatındaki çoğu durumun temelini oluşturur. Bu temellendirme bağlamında da toplum hayatımızın gereksinim ve işlevlerinde de ailenin rolü büyüktür.

Anahtar kelimeler: aile, kurumlar, sosyoloji, aile içi şiddet, boşanma, rol, işlev

AİLENİN TANIMI VE ÖNEMİ

Aile, dayanışmaya bağlı grupların bulunduğu bütün toplumlarda var olan, çocuklarda dahil, insanların birbirlerine bakmaları için bir araya getiren sosyal kurumdur (Macionis, 2017, s .462).

Toplumda aile kurumunun önemi büyüktür. Aile bizlere temel eğitimimizin ve kişiliğimizin başlangıcını hatta Türk toplumunda olduğu gibi bazı toplumlarda kişiliğimizin, büyüme evremizin uzun bir kısmını şekillendiren çok kapsamlı bir ortam sunmaktadır. Bu kapsamlı ortam sosyalizasyon sürecimize de pek çok katkı sağlamakta, hatta ve hatta sosyalizasyon sürecimizin başlangıç temellerini atmaktadır. Farklı tarihlerde farklı kaynaklarda çeşitli aile tanımları yapılmıştır. Ve tabi ki aile tanımı da içinde bulunulan toplumun kültürüne, yaşayış biçimine, insanlar arası bağlarına göre değişmektedir. Kimileri aile kurumunu işlevleri bakımından ele alarak tanımlarken, kimileri bu kurumu kişisel bağlarla yani daha çok duygusal yönlerini ele alarak tanımlamışlardır.

Ailenin psikolojik ve duygusal özellikleriyle beraber, cinsiyet, üretkenlik, ekonomi ve eğitim gibi temel faktörler aileyi evrensel bir kurum haline getirdiği söylenebilir. Adı geçen görevleri yerine getiren aile sosyal yaşam için vazgeçilmez bir sosyal birlik niteliği taşıdığı kabul edilmektedir (Doğan, 1996: 74)

İnsanlığın varlığından ve bir olma, beraber yaşama, yardımlaşma, üreme isteğinden bu yana süre gelen aile yapılanması her zaman bireylerin vazgeçemediği bir sosyal kurum olsa da yaşantımızdaki sosyal dinamik olgusunun getirilerine bağlı kalarak her sosyal kurum gibi değişime dahil olmuş, bundan kaçınamamıştır. Birçok işlev taşıyan aile kurumu bireylerin gereksinimlerinin değişmesiyle fonksiyon değişimlerine uğramıştır. Tarihin en eski zamanından bu zamana dek her dönemin getirisine yönelik olarak aile kurumu insanlar ve toplumlar tarafından şekillendirilmiştir.

Aile ilkel şeklinden bugüne kadar, birçok haller değiştirmiştir. Evvelden ailenin meydana gelişinde şu iki sebep rol oynamakta idi:

1.Biyolojik sebep: Ayrı cinslerden iki insanın münasebette bulunması biyolojik yaratılışımızın icabı idi.

2.Ekonomik sebep: Bir kadınla bir erkek aile kurdukları zaman aralarında iş bölümü meydana geliyor ve bundan her iki taraf da kazançlı oluyordu.

Bugün de iki sebep, ailenin kurulmasında büyük rol oynamakla beraber, onun kuruluşuna kâfi gelmezler. Eğer bu sebepler yetseydi, ekonomik bakımından muhtaç bulunmayan iki insan, çocuk yetiştirip biraz yaşlandıktan sonra pekâlâ ayrılabilirlerdi. Biz bunu toplumumuzda bir kaide halinde görmüyoruz. İlerlemiş toplumlarda, ailenin kurulmasında ve devamında bunlardan başka ve daha esaslı sebepler araştırmak lazımdır. Durkheim, ailenin her şeyden önce ahlak eğilimlerine dayandığını ileri sürmüştür. O, ailenin tarifini şöyle yaptı: ‘’Aile, aralarında gerçek veya varsayımlı kandaşlık bağları bulunan ve karşılıklı hak ve ödevlerle birbirine bağlanan fertlerin bütünüdür.’’ Görülüyor ki bu tarif, ailede biyolojik bağlara yer vermekle kalmıyor karşılıklı hak ve ödevlerin varlığını temel eleman olarak kabul ediyor (Topçu, 2001, s. 114-115).

Aile kurumunun işlevlerini yerine getirmesi de en az kurumun varlığı kadar önem taşımaktadır. Aile kurumu işlevlerinde aksaklığa uğradığında o ailenin içerisindeki bireyler yapılması gerektiği halde aksaklığa uğrayan işlevleri başka kurumlara mal ederek aile içi çatışmaya yol açılmasına sebep olabilirler. Hatta ve hatta bu çatışma büyüyerek içinde bulunulan toplumun aile yapısını değiştirmeye kadar sürüklenebilir.

Kentleşme, sanayileşme ve kapitalistleşmeden önce bireylerin fizyolojik, psikolojik, ekonomik ve toplumsal tüm ihtiyaçlarını karşılayan, toplum açısından da üretim, üreme, ailenin ve toplumun yeniden üretimini sağlayan bağımsız ve temel kurum olan ailenin, söz konusu süreçle birlikte işlevleri açısından değişime uğrayarak temel kurum olma niteliğini kaybettiği konusu yapısal işlevselci kuramcılar tarafından uzun zamandır tartışılmaktadır. Bu görüşe göre aile, hem işlevlerinin bir kısmını kaybetmiş hem de yapısında bazı değişmelere giderek yeni toplum biçimiyle uyum sağlamıştır. Bu değişme aile içindeki geleneksel otorite örüntülerinde, aile üyelerinden beklenen rollerde ve ailenin işlevlerinde değişiklik yaşanmasına neden olmaktadır. Örneğin, geleneksel toplumdaki geniş ailenin en önemli işlevlerinden birisi ekonomiktir. Böyle bir aile modelinde ailenin çekirdek yapıya dönüşmesiyle birlikte ekonomik ve sosyalizasyon işlevleri büyük ölçüde azalmış durumdadır. Sanayi toplumunda aile yapısının genişten çekirdeğe doğru bir değişim göstermesi, cinsler arası eşitliği arttırmış, cinslerin yasal ve toplumsal zeminde eşitlenmeye yönelmesi, ailenin rol ve işlevlerinde değişmeyi beraberinde getirmiştir (Ergan, 2018, s. 146).

Ekonominin ve teknolojinin de gelişip evrilmesi aile kurumunun yapısal değişimine katkı sağlayan olaylardır. Piyasanın pahalılaşmasıyla beraber geniş aile kavramının daralması çoğu ailenin üreme isteğindeki çocuk sayısının düşürülmesi buna bir örnek olabilir. Ailenin fonksiyonları ve aile içi roller de ailenin yapısına göre değişim göstermektedir. Aile kurumu statik değildir. Aksine bu kurum diğer kurumları etkileyen ve o kurumlardan etkilenen bir kurum olduğu için her türlü değişimden etkilenmiş ve her türlü değişimi tetiklemiştir.

BÖLÜM 1

AİLENİN İŞLEVLERİ

Yapısal işlevselci yaklaşıma göre aile pek çok hayati görevi yerine getirir. Bu nedenle de ‘’toplumun omurgası’’ olarak adlandırılmıştır (Macionis, 2017, s. 466).

AİLENİN BİYOLOJİK FONKSİYONU:

Bireyler kendi benliklerini var etmek için diğer insanlara ihtiyaç duydukları gibi aile olunduğunda da neslin devamını sağlamak adına biyolojik olarak üreme işlevinin yerine getirilmesi gereksinimi ortaya çıkmaktadır. Üreme fonksiyonunun yerine gelmesi için var olan cinsel olay aile içi akrabalık bağını zedelememesi için kural kapsamında yapılması uygun görülür. Bu kurala ensest tabu adı verilmektedir. Ensest tabu aile kurumunun bağları gereğince akraba olan kişilerin birbirleriyle cinsel ilişkiye girmesini ya da evlilik bağı kurmasını yasaklayan normdur.

Ensest tabu ilkel çağdan beri vardır. Henüz ailenin adlandırılmadığı ve aile yerine kabilede aynı totemleri olan grupların akraba yerine sayıldıkları dönemde bile aynı totem grubuna mensup kişilerin bu kurala uydukları görülmektedir.

Aynı totemden gelen herkes akrabadır, yani tek bir ailendendir. Bu ailede en uzak akrabalar arasında bile cinsel ilişki kesin olarak yasaktır. Böylece, bu ilkeller gerçek kan akrabalığının yerine totem akrabalığını koyarak enseste karşı bizim pek anlayamadığımız bir korku ve duyarlılık gösterirler (Freud, 1913, s. 13). Eğer aile içerisinde böyle bir sınırlama olmasaydı, yakın akrabalar arasındaki cinsel ilişkilere genellikle müsaade edilseydi, kardeşler ve bacılar veya ana-baba ve çocuklar arasında rekabet ve kıskançlık ailenin çözülmesine yol açardı. Ailenin duygusal görevleri, üyeleri arasına iş birliği, sevgi ve biz duygusu tehlikeye düşerdi (Aydoğan, 1992, s. 66).

Ailenin biyolojik fonksiyonlarından olan cinsellik eşlerin birbirlerini tatmine ulaştırmaları, uyumlu olmalarının yanında toplumun bu tatmin yöntemlerine olan tepkisini meşrulaştırmaya yönelik olarak evlilik bağının gerekliliğini de öne çıkarmaktadır. Herkes için meşru olan bir yolla cinsel tatmini yaşam ve neslin devamını sağlamak toplumca tercih edilmiştir. ‘’Bir içgüdüdür ki, hiçbir toplumda düzenlenmeksizin ve baskı altına alınmaksızın bu güdünün yol açacağı davranışlara müsaade edilmez. Düzensiz seks ilişkileri toplum ve arkabalık ilişkilerini tehlikeye düşürebilir’’ (Genald, 1982: 16).

Üreme işlevinde de kapitalizmin etkisiyle çeşitli değişimler gözlenmektedir. Kapitalizmle birlikte geniş aileden çekirdek aileye geçen toplumlar istedikleri çocuk sayısında azalmaya gitmişlerdir. Dolayısıyla doğurganlık oranı düşmüştür. Kapitalizmin teknolojik getirileriyle beraber tarımla uğraşan aileler işçi olarak doğurup yetiştirdikleri çocuklarına artık ihtiyaç duymamaya başlamışlardır.

Kapitalizmle beraber evlenmelerin azalması, gecikmesi, boşanmaların artması, doğurganlık davranışının değişmediği durumlarda bile, nüfusun toplam doğurganlık düzeyini düşürmektedir (Ergan, 2018, s. 147).

Önerilen Yazı
Türkiye’de Aile Kurumunu Doğrudan Etkileyen Toplumsal Cinsiyet

AİLENİN PSİKOLOJİK FONKSİYONU:

Aile bireylerin doğduklarında ilk bulundukları ortam olması özelliğiyle bireylerin duygusal doyum noktasına ulaşmaları için bu konuda belirli işlevlere sahip olması gereken kurumdur. Her aile bireyi birbirleriyle uyum içerisinde yaşayama özen gösterme gayesi içerisindeyken birbirlerinin duygusal ve psikolojik ihtiyacı olan ilgi, şefkat ve sevgi görme gereksinimlerini de karşılamaya özen göstermelilerdir. Bireyler aile kurumu içerisinde psikolojik ve duygusal doyuma ulaşamazlarsa aralarında sağlıklı ilişkiler kuramazlar. Dolayısıyla sağlıklı ilişkilerin bulunmadığı ortamda iç huzur sağlanamayacaktır.

Aile içerisinde eşlerin birbirine sevgiyle yaklaşmaları çocuğa da yansıyacaktır. Sevgi gören çocuk toplumsal yer edinirken bu sevgiyi de etrafına yansıtacaktır. Aile bireyleri birbirlerine saygı gösterip sevgi duydukça benlik saygıları gelişecek ve bu olumlu yönelim bireylerin iş hayatlarına, akademik hayatlarına da şekil verecektir. Saygı, ilgi ve sevgi yani bireylerin psikolojik iyilik hali aile içi problemler yaşansa da bağların kuvvetli kalmasını sağlayacak, bireylerin problemleri çözmede uzlaşması için ortam oluşturacaktır.

Aile bireyler arasında karşılıklı sevgi ortamı meydana getirir. Karı koca çocuklar bir vücudun parçaları gibi sevgi ile birbirlerine bağlanırlar. Aile üyelerinden birine en ufak bir zarar gelse aile üyelerinin hepsi bu acıyı iliklerine kadar yaşar. Çocuk karşılıklı oluşturulan bu sevgi bahçesinde bir çiçek gibi serpilip gelişir. Sevgi duymak, şefkat görmek, çocuğun ihtiyaçları arasında en önde gelenidir. Sevgi çocuğun en önemli manevi gıdasıdır. Anne-baba, çocuklarını bütün kalbiyle sever, bu sevgiyi, onları kucaklayıp bağrına basarak, öperek davranışlarıyla da gösterir. Özellikle anne şefkati aile sıcaklığının kıvılcımını oluşturur (Kır, 2011: 387).

Güven duygusu da aile içinde sağlanmalıdır. Özellikle çocuğun kendini gerektiği kadar savunamayacağı düşünüldüğünde bu eksikliği içinde hissetmemeli, ailesinin yanındayken bunun güveniyle huzur dolu olmalıdır. Çocuk eğer aile ortamında güvende hissetmiyorsa bu aile üyelerinin aşırı baskıcı ya da aşırı kontrolcü tutumundan kaynaklanabilir. Her şeyin fazlasının zarar olduğunun aşikâr olması gibi psikolojik işlevde de sevginin, ilginin, korumacılığında aşırısı zarardır. Aile üyeleri bunun bilincinde olarak üstlendiği ebeveynlik rollerini icra etmelilerdir. Aksi takdirde çocuk olan birey kendi özgüvenini geliştiremeyebilir.

Eşler ve akrabalar arasında da bu geçerlidir. İlgi düşkünü bir eş ya da kontrol düşkünü bir eş aile içinde huzursuzluğa sebep olabilir. Toplumsal olumsuz olaylara kaynak olabilir.

Modern çekirdek aile, geleneksel pek çok özelliğini kaybetmekle birlikte, üyelerine manevi destek olma anlamında psikolojik fonksiyonlarını korumaktadır. Günümüzde psikoloji biliminin gelişmesiyle de orantılı olarak ailenin bu fonksiyonunda azalmalar olabileceği ifade edilmekle birlikte, mevcut düşünceler ailenin bu fonksiyonunun başka kurumlara yüklenemeyeceğini ve ailenin halen toplum içerisinde önemli bir kurum olarak varlığını sürdürmesinde bu fonksiyonun önemli bir etkisinin olduğunu göstermektedir (Eyce, 2000: 231-232).

Aile, sanayi toplumunun yaygınlaştırdığı ikincil ilişkiler içinde yabancılaşan insanın, psikolojik olarak nefes aldığı yer olması bakımından psikolojik işlev yerine getirmektedir (Ergan, 2018, s. 148).

AİLENİN EKONOMİK FONKSİYONU:

Toplumsal düzende her bireyin ihtiyaçları bulunduğu gibi aile içerisinde de bireylerin temel ve yaşamsal zevklerinde yönelik ihtiyaçları ortaya çıkmaktadır. Tarihten günümüze kadar temel olarak barınma ve yiyecek ihtiyacını çeşitli toplumlar aile ortamında dayanışma içerisinde karşılamışlardır. Ailenin iktisadi yönünü birlik beraberlik içerisinde yürütmüşlerdir. Bu birlik beraberlik içerisindeki iktisadi idare yöntemine ‘’ev ekonomisi’’ ismini vermişlerdir. Ev ekonomisi stratejik para alış-verişine dayanmaksızın doğal biçimde ailenin ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik ortaya çıkan temeli daha çok tasarrufa dayanan aile

içi idare şeklidir. Toplumun ilkellik ya da gelişmişlik seviyesine bakılmaksızın aile içi ekonomi dengesi aile yaşamının huzuru ve sağlığı açısından büyük önem taşımaktadır.

Önerilen Yazı
Covid-19’un Aileye ve Topluma Etkisi

Aile içerisinde ekonomi birliği, anne ve baba arasındaki cinsi ilişkilerle birlikte, ailenin tüm üyelerinin beraberce yaşamasını mümkün kılan, aile üyelerini birbirine bağlayan önemli bir bağdır (Aydoğan, 1992, s. 120-121).

Toplumlar tarihten günümüze kadar yaşayış biçimlerini çok kez değiştirmiş ve yaşamlarını devam ettirmek için farklı gereksinimler duymuşlardır. Bu gereksinimlerin farklılığı ve toplumun yaşayış şekli de ailenin ekonomik fonksiyonunu değiştirip şekillendirmiştir. Bu şekillenmeler ihtiyaçlar ve bu ihtiyaçların bulunabilirlikleri doğrultusunda gerçekleşmiştir. Örneğin avcılık toplayıcılık döneminde ihtiyaçların karşılanması için bireyler buldukları aletleri kullanabilirlikleri doğrultusunda revize ederken bir yandan da dışarıdan toplama usulü yiyecek bulma gayesi içerisinde bulunmuşlardır. Bu durumda erkek bireylerin kas gücü kullanılırken kadınlarda duruma en az erkekler kadar katkı sağlamıştır. Kadın ve erkeğin aile içi beraberliği neslin devamı ve sevgi, ilgi bağıyla kalmamış her iki cins bireyde bu ekonomik dayanışmada omuz omuza ilerlemişlerdir. Yuva ortamına getirilen yiyeceklerin saklama ve paya bölüştürülme işlemi tüm aile bireyleri tarafından yardımlaşa yapılmıştır. Ekonomik düzenin devamlılığı için yapılan avcılık ve toplama işlemi, kadınların toplayıcılığıyla; erkeklerin avcılığıyla adeta bir iş bölümüne dönüşmüştür. Bu iş bölümü tarihte bilinen ilk iş bölümü faaliyeti olma niteliği taşımaktadır.

Toplumun tarıma geçişiyle beraber bu durum yavaşça ortadan kalkmış ve aile içine gelen gelir tek elde toplanıp tek elden çıkma konumuna gelmiştir. Sosyal alandaki kontrol mekanizmasının ve ortak bir kader birliğinin hegemonya koşullarını belirlediği bu aile tipolojisi içerisinde, hiyerarşinin en tepesinde yaşlılar yer almaktadır. Yaşlılar, üretim süreçleri temel olmak üzere, ailenin tüm fonksiyonlarının karar vericisi ve denetleyicisidir. Ailenin diğer fertleri ise; yönetici pozisyonundaki yaşlı aile liderinin denetimi bünyesinde, kendilerine verilen işleri yaparak gerekli sorumlulukları yüklenmektedirler (Eyce, 2000: 229).

Günümüz kapitalist toplumunda ise parasal piyasa ekonomisine geçilmesiyle beraber aile, kendi iç ekonomisinden uzak kalmaya başlamıştır. Üretim sürecine dahil olamayan aile, tüketim alışkanlıklarını değiştirerek modernleşme çabası içerisinde hareket etmiş ve kapitalizmin getirisi olan tüketimin zirve noktasına ulaşmak zorunda kalmıştır. Ev ekonomisi kapsamında yapılmaya çalışılan tasarruf alışkanlıkları yavaş yavaş yok olmaya mecbur kalmıştır. Tasarruf yapamayan aile kurumu çatışmalara sürüklenebilir. Aile içi huzur sarsılabilir bir hal alır. Kapitalizmin etkisiyle tüketmek aile içinde de doyumu olmayan sınırsız bir olgu halini almıştır. Tarımdan sıyırılan aileler çocukların varlığını işe katkı ve potansiyel işçi olarak görmeyi bırakmıştır. Bu düşünce toplumda doğurganlık tercihlerini değiştirip doğurganlık seviyesini düşürmüştür. Çocuk yapma isteği toplumda aile olarak meşrulaşabildiği için doğurganlık isteği azaldıkça aile kurma miktarı da azalmıştır.

AİLENİN EĞİTİM FONKSİYONU:

Aile kurumunun eğitimsel fonksiyonu hem kurumun toplum içerisindeki yeri için hem de kurum içerisindeki bireylerin, ebeveyn ve çocukların, yaşamlarının devamının kalitesi için büyük önem taşımaktadır. Eğitim resmi olarak doğuştan itibaren ailede başlar ve daha sonra sistemin getirisi olan eğitim kurumlarıyla devam eder. Çocuğun ailesinde ebeveynlerinden göreceği hareketler ve tavırlar ona eğitiminin temelinde adeta psikolojik bir şema olarak sunulur. Ailenin çocuk üzerindeki tavrı bilinçli ve doğru yönelimler sağlayıcı şekilde ölçülü olur ise çocuğun eğitime, okula bakış açısı o kadar işlev kazanıp doğruya yaklaşacaktır. Bu duruma toplum açısından da yaklaşıldığında küçük yaşta evde eğitimini sağlıkla tamamlamış bir çocuk büyüme aşamasına toplumda daha benlik saygısı gelişmiş şekilde ve daha kolay yer edinecektir. Toplumsal düzenin getirilerine uyum sağlamakta zorluk çekmeyerek önünde bulunan akademik hayatını da çok yüksek olasılıkla iyi bir şekilde atlatacaktır.

Aile içi eğitimde aile çocuğa dini eğitimin, saygı ve ahlak eğitiminin temellerini sağlamaktadırlar. Ailenin bu konulardaki tutumu nasılsa çocuğa da olduğu gibi aktarıldığından çocuk ileride tutumlarını değiştirmediği sürece ailesinden geleni yansıtacaktır. Bu evre topluma katkılı ve toplumsal hayatında ve kendi kişiliğinde bilinçli bireyleri yetişme açısından oldukça önem taşımaktadır. Ağacın yaşken eğilmesi atasözünde de belirtildiği gibi çocuk küçükken kendi ahlak kurallarını ailesinden gördüğüne göre kuracak ve dışarıdaki diğerlerine de ona göre davranacaktır. Aile içerisinde sağlıksız ve kötü alışkanlıkların bulunduğu, sürekli kavgaların olduğu ve ortam refahının sağlanamadığı bir yaşantı mevcutsa çocuk ilerideki hayatında bu olumsuz şartların yasımalarını görecek, psikolojik açıdan kendini yeterli ve güçlü hissedemeyecektir.

Çocuk aile içi eğitimini tamamladıktan sonra aile dışı olarak okul hayatına atılmaktadır. Çocuğun okul seçimi bulunduğu ailenin statü ve ekonomik şartlarına bağlı olarak şekillenmektedir. Günümüzde çoğunluğu ne mutlu ki kalmasa da ailenin bilinçsizce davranıp çocuklarını eğitim hayatından mahrum bırakma istekleri görülmüştür. Bu tamamen aileyi oluşturan ebeveynlerin kendi eğitim düzeylerine ve hayata bakış açılarına bağlıdır. Aile dışı eğitim hayatına başlayan çocuk seçtiği eğitim kurumunda devam eden eğitim hayatında yine ailenin desteğine ihtiyaç duymaktadır. Başarısının ailesi tarafından fark edilip desteklenmesi aile kurumunun eğitimsel işlevlerinden biridir.

Aile kurumunun hem eğitimin ilk başladığı aile içi eğitim sürecinde hem de eğitimin devam niteliği taşıyan okul hayatı döneminde çocuğun üstündeki fonksiyonlarını eksiksiz yerine getirmesi bireyin okul sonrası iş hayatında da büyük olumlu olgulara yol açacağı gibi toplumsal yaşamda da büyük kolaylıklar sağlayacak, toplumsal yaşamdaki bireylerinde takdirini gözetecek bir tutumdur.

AİLENİN SOSYALİZASYON FONKSİYONU:

Sosyologlar sosyalizasyonu, insanların potansiyellerini geliştirdikleri ve kültürlerini öğrendikleri hayat boyu devam eden sosyal deneyim süreci olarak tanımlar. Davranışları çoğunlukla ya da tamamen biyoloji ile belirlenen yaşayan diğer türlerin aksine insanlar, hayatta kalabilmek ve kültürlerini öğrenebilmek için sosyal deneyime gereksinim duyarlar (Macionis, 2017, s. 112).

Aile bireyin ilk kültürünü, toplumunu ve çevresini kavradığı yer olma özelliği taşır. Bu özelliği sadece eğitim fonksiyonunda göstermez. Ebeveynlerin evdeki hareketleri, alışkanlıkları çocuğu kültürünü deneyimlemeye öğrenmeye sürükler. Aile içi sosyalliğe göre çocukta sosyalizasyon sürecine başarıyla dahil olabilir.

Herhangi bir topluluğun aile ismini taşıyabilmesi için, bu topluluğa biyolojik birleşme ve akrabalık bağları dışında gelen içtimai (sosyal) bir tesirin ve hukuki bir kaidenin hükmetmesi gerekmektedir (Bilgiseven, 1982, s. 239).

Bireyler toplum içerişimde yer edinebilmek için yaşadıkları toplumun kültürünü, geleneksel değerlerini, yargılarını öğrenerek hareket etmelidir. Bireyin doğumundan ölümüne kadar süre gelen sosyalizasyon dönemi ailedeki ebeveynlerin öğretici rol üstlenmeleriyle ortamda hayata adımlarını yeni atan bireylere yaşadıkları toplumun kültür unsurlarının, ahlak tercihlerinin, kişiler arası ilişkinin ne şekilde ilerlediğinin anlatılarak gösterilmesini kapsar. Bu süreç aile kurumu içerisinde yerine getirilirken ailenin tutumu büyük önem taşımaktadır. Tutumların gevşek ya da otoriter olması çocuğun sosyalizasyon süreciyle beraber kişilik gelişimini etkilemekte ve olumlu, olumsuz yönleri gözeterek duruma göre toplumsal hayatta yer edinmesini kolay hale ya da zor hale sokmaktadır. Kişi aile ortamında ebeveynlerinden gerektiği gibi iyi tutum görmüş ise toplumsal hayatta bocalama, buhran yaşamaz. Fakat aksi durum gerçekleştiyse kişinin toplumsal yaşantıda yer edinme mücadelesi olumsuz ilerleyeceğinden psikolojik sağlık bile kötü etkilenebilir.

Aile kurumunun fonksiyonlarını yerine getirerek bireyi sosyalizasyon sürecine dahil etmeleri kaçınılmaz bir durumdur. Toplumsal yaşamda bu sürecin önemi çok büyüktür. Sosyal izole olunmuş durumlarda yapılan araştırmaların çoğu bireylerin sağlıklı gelişim sürdüremedikleri yönündedir. Ne aile kurumunda ne de genel toplum yaşantısında sosyalizasyon sürecinin gerekliliğini görmezden gelmek mümkün değildir.

AİLENİN DİNİ FONKSİYONU:

Ailede ebeveynlerin çocuk üzerinde dini kuralların ve bu kuralların gereklilikleri, sebeplerinin öğrenilmesi ve uygulanması en başta ailede başlar. Ailenin çocuk üzerindeki dini fonksiyonu aslında aile kurumunun eğitimsel işlevi konusuna da girer. Din eğitimi küçüklükten gelir ve hayat boyu inançlarla şekillenir. Ailedeki dini eğitim konusunda kültürden kültüre, toplumdan topluma farklar görülmektedir. Bazı toplumlar dini yönelimin çocuğun büyüdükten ve farkındalık kazanmasından sonra dinlerin getirilerini araştırarak dini seçimlerini kendileri yapması gerektiğini savunurken diğer toplumlar aksine çocuğun bu bilgiyi ve inanç yönelimini ailesinden alması ve sürdürmesi gerektiğini savunmaktadır.

Birçok toplumda çocuğun doğumu birtakım dini ritüeller vasıtasıyla kutlanır; bunlar çocuğun dinsel toplumsallaşmasının, bir başka deyişle o toplumun dinsel bağlamda bir üyesi haline dönüşmesinin ilk adımıdır. Örneğin İslam dininde, bebeğin kulağına isminin okunması ve bebek mevlidi, Hristiyanlıkta ise vaftiz gibi dinsel pratikler buna örnek gösterilebilir. Bununla birlikte İslâm dinine göre birey, bebekliğinden itibaren fıtrattan kaynaklanan din duygusuna sahiptir. Bunu pekiştirmek için ise bir takım toplumsallaşma ajanlarına gereksinim duyar, bunların başında ise aile yer alır. Dinsel toplumsallaşma da benzer biçimde ilk ve temel olarak aile tarafından sağlanır. Başta anne ve baba olmak üzere aile büyükleri çocuğa dinsel pratikleri öğretme, çocuğu bunlara dâhil etme ve bunların denetimini sağlama konusunda işlevseldirler. Bununla birlikte kültürün manevi öğelerinden biri olan dinsel bilgi ve pratikler de ancak kuşaktan kuşağa “toplumsallaşma” yoluyla aktarılarak sürekli kılınır (Erol ve Cansever, 2016: 1138).

AİLENİN BOŞ ZAMANI DEĞERLENDİRME FONKSİYONU:

Boş zaman bireylerin akademik ya da iş hayatı gerekliliklerinin anlık olarak son bulduğu ve rahatlama, dinlenmeye vakit ayırabilecekleri zaman dilimine denir. Aile kurumu açısından önemi aile üyelerinin sorumluluklarından sıyrılarak birbirlerine vakit ayırabilme fırsatına imkân sağlıyor olmasıdır. Ailenin boş zamanları değerlendirme işlevini yerine getirişi etkinlik yapmalarına, üyelerin birbirleri ile kazanımlı hoş vakit geçirmelerine bağlıdır.

Modern toplumlarda eğlenme ve dinlenmenin kurumsallaşmasıyla birlikte aile, bu işlevini başka kurumlarla paylaşsa da toplumsal kurumların işlevlerini yerine getiremediği alanlarda geniş ailenin, üyelerinin eğlenme ve dinlenme ihtiyaçlarını giderme noktasında önemli bir yeri vardır (Ergan, 2018, s. 148). Ailenin boş zamanları değerlendirme de yapacağı aktiviteler ve etkinliklerde ekonomik durumla doğru orantılıdır. Elde ne kadar imkân varsa o kadar çok çeşitli aktivite yapılabilir. Fakat unutulmaması gerekir ki kaliteli, sevgi dolu ve huzurlu bir zaman geçirmek paraya bağlı olmayıp aile içerisindeki kuvvetli sevgi bağlarını kapsamaktadır.

BÖLÜM 2

AİLE KURUMUNUN FONKSİYONLARINI YERİNE GETİREMEMESİ

BOŞANMA:

Boşanma çoğunlukla aile kurumunun fonksiyonlarını yerine getirme de yaşanan aksaklıkların sonucu olarak kurumu oluşturan eşlerin birlikteliklerine ve ortak yaşam alanlarına duygusal olarak ve resmi olarak son vermesidir. Boşanma aile fonksiyonlarının getirilerini uygulayamamasından dolayı olacağı gibi eşlerin kişilik ve psikolojik değişimleri sonucu da doğabilir. Bu olaydan aile kurumunun oluşumuyla bağ kuran akrabalar da eşlerin etkilendiği kadar etkilenir. Modern öncesi toplumlarda çoğu kültürde hoş karşılanmayan boşanma evresi, toplumlar ilkelden moderne doğru evrimleştikçe normal karşılanmaya başlanmıştır. Özellikle kapitalizmin esiri altında olan günümüz toplumlarında hepimizin psikolojisine yerleşen doyumsuzluk hissi sonucu boşanma vakaları artmıştır.

Aile kurumunda kurulan eşler arası bağın zedelenerek kopma noktasına gitmesi sonucu ortaya çıkan boşanma olayının temelinde birçok sebep yattığı tespit edilmiştir. Bu sebepler kültürden kültüre, toplumdan topluma, kadından erkeğe ve statülere göre değişmekte olup çoğu asıl neden olsa da bazıları sadece görülen nedenlerdir. Aile içi çatışma ve huzursuzluk genelde ailevi sorumlulukların yerine getirilememesi noktasında başlamaktadır. Eşlerin birbirlerine karşı olan sorumluluklarını üstlenememesi gibi durumlar her iki tarafın psikolojisine olumsuz yansıyacağı için bireyler ebeveynlik rollerini de gerektiğince devam ettirmekte zorlanarak bu durumu ister istemez var olan çocuklarına da yansıtacaklardır.

Boşanmanın sebepleri cinsiyetler bakımından ele alındığında erkeklerin belirgin olarak sebep detaylarını daha az hatırladıkları kadınların ise daha belirgin detaycı olduğu görülmektedir. Bu farkta kadın erkek arasındaki duygusal farklılıklardan kaynaklıdır. Erkekler genelde işe daha çok kendilerini verip aile yaşantısını aksatma, evlilik dışı cinsel birliktelikler vb. sebeplerden kaynaklı boşanma gerçekleştirirken; kadınlar ise alkol problemleri, cinsel uyumsuzluk, olgunlaşmamışlık, ekonomik destek alamama gibi sorunları boşanmanın temelinde yatan sebepler olarak savunmuşlardır. Toplumdan topluma değişen boşanma olayında toplumun dine bağlılık oranı da boşanma oranlarını ve sebeplerini etkileyen bir faktör olarak görülmektedir. Dine bağlı toplumlarda dinsel bazda aile yaşantısı önemsendiği ve insanların temel güdülerini karşılayan cinsellik arzusunun evlilikle, aile kurmakla meşrulaştırılıp dine göre uygun hale getirildiği için aile birliğinin bozulması tercih ve tasvip edilen bir durum değildir. Dine daha bağlı toplumlarda boşanma oranı daha düşük olmakla beraber aile içi çatışmanın bulunduğu yerde boşanmayı sosyal baskıdan dolayı tercih etmeme girişiminin taraflar üzerinde nasıl etkilerde bulunduğunu, sonuçlarının ne yönde olduğunu tartışmak mümkündür.

Bireyin psikolojik gelişimi üzerinde çok önemli bir dönem olan çocukluk ve bu dönemdeki ebeveyn-çocuk ilişkileri, birçok kuram çerçevesinde gerek klinisyen gerekse araştırmacılar tarafından incelenmektedir. Her çocuk için özellikle yaşamının ilk yıllarında anne-babasıyla olan ilişkisi çok önemlidir. Anne-babanın boşanması ise, hiç kuşkusuz hem çocuklar hem de ebeveynler için oldukça zor ve stresli bir süreçtir. Çocuk açısından düşünülecek olursa, o güne kadar en fazla bağlı olduğu iki kişiye yani anne ve babasına, bundan sonra eşit olarak ulaşamayacak ve dünyası bir anlamda bölünecektir (Öngider, 2013: 143). Ebeveynleri, çocuğa bilinçli bir şekilde boşanma kavramını lanse edemediğinde bu bölünme çocuğun kişiliğine ve karakterine de yansıyacaktır. Çocuk ilerideki akademik hayatına odaklanma konusunda da temel sebebi ailesinin boşanması sebebiyle problemler yaşayabilir. Birey akademik hayatından sonra aile kurma aşamasında da ailesinin ona gösterdiği güvensiz durumdan ötürü etrafına da güven duymayarak yaklaşıp kendi aile kurma mücadelesinde de yanlış adımlar atabilir. Yapılan araştırmalara göre anne babası boşanan bireylerin boşanma olayına psikolojik olarak daha eğilimli olduğu görülmüştür.

AİLE İÇİ ŞİDDET:

Fiziksel güç ya da kuvvetin, amaçlı bir şekilde kendine, başkasına, bir gruba ya da topluluğa karşı fiziksel zarara ya da fiziksel zararla sonuçlanma ihtimalini artırmasına, psikolojik zarara, ölüme, gelişim sorunlarına ya da yoksunluğa neden olacak şekilde tehdit edici biçimde ya da gerçekten kullanılmasına şiddet denir (Dünya Sağlık Örgütü, 2002, s.4).

İdeal aile destek ve mutluluk veren bir kaynaktır. Ancak, birçok evin rahatsız edici gerçeği aile üyesinden birinin diğerleri üzerindeki ruhsal, fiziksel ve cinsel tacizi olan aile içi şiddettir. Sosyolog Richard J. Gelles polis ve askeri saymazsak, ailenin toplumdaki ‘’ en büyük şiddet grubu’’ oluğunu söylemektedir (Macionis, 2017, s. 477).

Aile içi şiddet aile kurumunu oluşturan bireyler arasında hepsine yaşatılabileceği gibi ne yazık ki genelde kadına ve çocuğa yönelik şiddet olarak karşımıza çıkmaktadır. Erkeklerin biyolojik kas gücünün mental güç ve doğal otorite olma potansiyelleriyle eş görülmesi sebebiyle erkeğin evlilik içerisinde çeşitli nedenlerle kadın ve çocuk üzerinde psikolojik ya da fiziksel baskı kurması olayıdır. Bilinçli ve mantık çerçevesinde düşünemeyen, akıl sağlıkları yerinde olmayan ve büyüme evresini çok baskıcı, şiddet konusunda cahil bir toplumda geçirmiş, kendini geliştirmeye asla açık olmayan zihniyetli bireylerin, evlendiklerinde birbirlerine tamamen sahip olduklarını ve bu sahipliğin getirisinin baskı, zorba ve şiddet olduğunu düşünmeleri olağandır. Bu yanlış yayılım çoğu erkeği aile içerisinde, çocuğunun gözü önünde hayat eşlerine hiçbir sebebin haklı sayılamayacağı bu zorbayı yapmaya teşvik etmekle beraber aile içi huzurun tamamen yok olmasını, ailenin psikolojik işlevinin de son bulmasını sağlamaktadır. Genelde kadına ve çocuklara yönelik oluşan bu berbat durum, kadın erkeğe çoğunlukla fiziksel şiddet uygulamasa da kadının erkeğe olan psikolojik şiddetiyle rol değişikliğine tabii olabilir. Psikolojik şiddet de fiziksel şiddet kadar yaralayıcı ve bireyin psikolojik iyi halini ortadan kaldırmaya yönelik bir harekettir. Kadına karşı şiddet genelde kadın kişisinin aile bağlarını duygusal olarak önemsemesi ve çocuklarına düşkünlüğü sebebiyle yok sayılıp çoğu kez gizlenmiştir. Kadının bunu gizlemesinde ekonomik özgürlüğe sahip olmayışı, temel ihtiyaçlarını ve çocuklarının refah seviyesini sağlayamayacağı korkusu da temel sebep olabilir olsa da böylesi bir durumda gizlemek doğru bir tutum değildir. Her ülkede bunu engellemeye yönelik yasalar yürürlükte mevcutlardır ve geliştirilmeye çalışılır konumdadırlar. Erkeğe karşı şiddette ise erkek çareyi genelde boşanarak bulur ve bu baskıcı durumu sona erdirmeyi başarır. Çocuğa karşı şiddet ise ebeveynleri tarafından psikolojik ve fiziksel şiddet olarak görülmektedir. Çocuğa gelişimi ya da herhangi bir konuda tehditkâr tavır sergileyerek baskı kurmakta şiddete dahildir. Çocuk şiddeti içeriğinde ensest çocuk istismarları da görülmektedir. Çocuk istismarları çocuğun yetişkine olan güveninin ve yeterli olmayan fiziksel gücünün fırsat bilinmesidir.

Genel anlamda, aile içi şiddeti önleyebilmek öncelikle onun toplumsal bir olgu olduğunu kabul etmeyi gerektirmektedir. Bu durum, tüm toplumsal kuruluşların kendi paylarına düşeni yapmaları ihtiyacını doğurmaktadır. Örneğin hukuksal alanda cinsiyet farklılıklarını temel alarak hazırlanan yasalardan çok, kadının uğradığı şiddeti kanıtlamasına yardımcı, duygusal ve maddi zararını karşılamayı esas edinen, şiddeti uygulayana caydırıcı cezai hükümler sunan yasal düzenlemelere ihtiyaç doğmaktadır (Türk Psikoloji Yazıları, 2008: 91).

SONUÇ

Aile kurum toplumsal yaşam içerisinde önemi yüksek olan sosyal kurumlardan biridir. Diğer kurumlara da temel oluşturmakta ve onlarla çoğunlukla etkileşim içerisinde bulunan bir sosyal kurumdur.

Aile kurumunun eşlerin ve çocukların gelecek yaşantılarına yönerge oluşturan ve ihtiyaçlarına hizmet eden, aile bağlarının kuvvetli kalmasını sağlayan işlevleri bulunmaktadır. Bu işlevler yerine getirilemediğinde aile içi huzursuzluğun yordalıyıcılığıyla beraber şiddet ortamı ortaya çıkar. Bu şiddet ortamı beraberinde boşanma vakalarını getirerek aile kurumunun sağlığını zedeler.

KAYNAKÇA

KİTAP KAYNAKLAR

Bilgiseven, A. (1982). Genel Sosyoloji. İstanbul: Filiz Kitabevi.

Ergan, N. (2018). Türkiyenin Toplumsal Yapısı. Ankara: Siyasal Kitabevi.

Freud, S. (2019). Totem ve Tabu. İzmir: Cem Yayınevi.

Gerald, L. (1982). The Family Social Context. Oxford: Oxford University Press.

Macionis, J. (2017). Sosyoloji. Ankara: Nobel Akademik Yayıncılık.

Topçu, N. (2001). Sosyoloji. İstanbul: Dergah Yayınları.

MAKALE KAYNAKLAR

Aydoğan, F. (1992). Ailenin fonksiyonları ve bu fonksiyonlardaki değişmeler. (Doktora tezi). İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul.

Doğan, C. (1995). Sosyolojik açıdan günümüzde Türk ailesinin fonksiyonları. Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Eğitim Bilimleri Dergisi, (7), 77-92, İstanbul.

Eyce, B. (2000). Tarihten günümüze aile yapısı. Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu Dergisi, (4).

Erol, P. ve Cansever, B. (2016). Çocuğun dinsel toplumsallaşma sürecinin aile kurumu bağlamında incelenmesi. Journal of International Social Research, 42 (9).

Kır, İ. (2011). Toplumsal bir kurum olarak ailenin işlevleri. Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi, 10 (36), 381-404, 03.05.2020 tarihinde http://static.dergipark.org.tr/article-download/imported/5000068415/5000063477.pdf link adresinden erişildi.

Öngider, N. (2013). Boşanmanın çocuklar üzerine etkileri. Psikolojide Güncel Yaklaşımlar, (5), 140-161.

Page, A. ve İnce, M. (2008). Aile içi şiddet konusunda bir derleme. Türkiye Psikoloji Yazıları, (11), 81-94, İstanbul Bilgi Üniversitesi, 11.05.2020 tarihinde https://www.psikolog.org.tr/tr/yayinlar/dergiler/1031828/tpy1301996120080000m000151.pdf link adresinden erişildi.

Yorum Yap

Yazar Hakkında

Ben Ecem Kayan. Hacettepe Üniversitesi sosyoloji bölümü lisans öğrencisiyim. Küçüklüğümden bu yana sosyal bilimler ve çeşitli sanat dalları üzerine ilgi duymaktayım. İlgimi çeken sosyolojik konularda araştırma yapmaktan hoşlanıyorum.

Yorum yap