Aile Sosyolojisine Bilimsel ve Kuramsal Bir Bakış

aile sosyolojisine kuramsal bakis

 Özet

Aile kavramı, toplumsal bir birimdir ve birden fazla tartışmanın olduğu konuların odak noktası olmuştur. Popüler yaklaşımlar ailenin ne olduğu ile ilgilenen yaklaşımlardır. Her aile yapı, özellikleri ve gereksinimleri gereği birbirinden farklıdırlar. Aile bir toplumsal kurumdan daha fazladır çünkü toplumun üyelerine şekil verir ve besler. Ailenin işlevleri birden fazla faktöre göre farklılaşabilir. Aile üyelerinin tutum ve davranışlarını etkileyebilir. Bu nedenle sadece bireyin sağlığı değil ailenin de sağlığı son derece önemlidir. Bu bakış açıları göz önüne alınarak aile bilimsel ve kuramsal bakış açısı ile incelenecektir.

Anahtar Kelimeler: Aile, Aile Konuları,  Aile, Gelişimi, Aile Perspektifleri

1.Giriş

Aile sosyolojisi genel sosyoloji dalında gelişen alt uzmanlıklarından bir tanesidir. XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren gelişmeye başlayan bu dal sosyolojik perspektiften hareket ile aileyi ele alan tüm konuları ele almaya çalışmıştır. Toplumun temel birimi ailedir. Aile, evrensel bir kurumdur (Bozkurt, 2015, s.260). Aile hemen hemen tüm toplumlarda mevcut olan bir kurumdur. Aile tüm toplumların karmaşık bir bileşenidir. Aile açık bir şekilde eşleşme ve üreme süreçleri aracılığı ile cinsel ilişkilerin düzenlenmesi ve insan türünün yeniden üretimiyle alakalıdır fakat bunların yanı sıra iktisadi üretimin örgütlenmesi, toplumsal iş paylaşımı, mülkiyetin paylaşımı, kültür etkileşimi, çocukların eğitimi ve yaşlı bakımı gibi kişisel hizmetlerin sağlanmasını da kapsar (Turner, 2015). Aile, bireyin hayata gelişinden itibaren içinde yer aldığı, ona yaşamını devam ettirebilmesi için gerekli bakım ve desteğin sunulduğu sosyal bir ortamdır (Bayer, 2013, s.102). Aile, toplumun sahip olduğu değer yargıları, normatif kurallar ve sosyalleşmenin en yoğun ve disiplinli olarak yaşandığı yapıdır (Sayın, 1990 s.2). Popüler yaklaşımlarda aile, ne olduğu ya da ne olacağı ile ilgilenir (Doğan, 2007). Aile ile birden fazla tanım mevcutken çoğu aile teorisyenleri “yakın olan başka biriyle yaşayan ve bir mekanı paylaşan, iki veya daha fazla bireyleri içeren, bazı duygusal bağların kurulduğu, birbiriyle ilgili sosyal durumlar, roller ve görevlerin üstlenildiği, sevgi, ait olma duygularının paylaşıldığı”  konusunda ortak nokta da buluşmaktadırlar (Allender JA & BW, 2005).  Aile, yapı, fonksiyonlar ve gereksinimleri ile ayrı birer topluluktur ve toplumun üyelerine şekil vermektedir  (Hallaç & Öz, 2014, s.143). Aile üzerine yapılan çalışmalar ailedeki ve toplumdaki değişim ve dönüşümleri analiz etmek için önemli katkılar sağlamaktadır.

1.1 Aile Sosyolojisinin Konuları

En geniş anlamı ile aile sosyolojisinin konusu aile olgusunu içinde barındıran her konu olarak belirtmek mümkündür. Aile çalışmalarını incelediğimizde gün geçtikçe çeşitlendiği ve zenginleştiğini görmekteyiz. Ailenin temel konularını üç alanla sınırlamak olanaklıdır (Canatan & Yıldırım, 2018, s.16). Birinci sınırlandırma ailenin yapısının ve çeşitlerinin olmasıdır. Burada aile bağlamında kimlerin bir arada yaşadığı ve aralarındaki ilişkilerin değerlendirilmesi mevcuttur. İkinci sınırlandırmada ailenin tarihsel gelişimi ve varlığını sürdürme biçimleri ele alınmaktadır. Ailenin nasıl değişimlere uğradığı ve bu değişimlerde etkili olan faktörleri analiz etmek mümkündür. Son sınırlandırma ise ailenin anlamı ve işleri vardır. Aile kavramının anlamı ve işlevi taraflar açısından ne hissettirdiğine bakılmaktadır (Canatan & Yıldırım, 2018, s.16). Son sınırlamada bahsettiğimiz taraftarlar aile üyeleri, sosyal gruplar ya da tüm toplumu kapsayan bireyler olarak ifade edebiliriz. Bu sınırlandırmalar çerçevesinde aile, işlevleri olan bir kurumdur. Ailenin ilk kurum aşaması kendi bireylerine hizmet etmek için kurulmuş gözükse bile sınırları yalnızca aile üyeleri değildir.  Aile, toplumda işlevi olan her sosyal gruba daha da farklı işlevler kazandırmıştır (Canatan & Yıldırım, 2018, s.16).

Zaman içerisinde aile sosyolojisinin konuları değişim göstermiştir (Mayer, 1981, s.22-24). XIX. yüzyılda Batı’da büyük toplumsal değişimler meydana gelmiştir. Bu değişimler değişen ve çözülen toplumlara değinirken aileyi de içerine almıştır. Yeni aile tipi kadar evrimci ve modernist düşüncelerin etkisi ile de ilkel toplumlardaki aile tipleri ve bunların gelişimi incelenmiştir (Canatan & Yıldırım, 2018, s.16).

Sosyoloji ve antropolojinin iki önemli konusundan birisi ailedir (Canatan & Yıldırım, 2018, s.16). Ataerkil ailenin sosyal hayatın asıl ve tüm insanlığı ilgilendirdiğini İngiltere’de Sir Henry Maine öne sürmüştür. Bu yaklaşıma göre aile de erkek rolünün egemen olduğunu bu durumun da yeni kuşak erkeklere aktarıldığı görülmüştür. İsvişreli Johann Jakob Bachofen bunun karşısında bulunan bir görüşe ulaşmıştır. Bachofen’ e göre başlangıçta sonsuz bir cinsel özgürlük söz konuydu. İlerleyen süreçte ise anasoylu ve ataerkil bir toplum ortaya çıktı. Son dönemlerde ise babasoylu, babaerkil bir topluma geçiş yapılmıştır. İskoç McLennan’ın görüşüne göre de ilk insan sınırsız cinsel hayata sahipti. Farklı iki kabile mensubu olan erke ve kadın evlenmek zorundaydı. Bu ilk topluluklarda çokkocalılık yolu ile babasoylu düzeni meydana getirdiler. Bu süreçlerin ilerlemesi ile de aile bizim alışık olduğumuz şekle büründü (Canatan & Yıldırım, 2018, s.17).

Bu incelemelerin iki ortak unsuru mevcuttur. İlkel toplumlarda mevcut olan sınırsız cinsellik ve sürekli parçalanarak küçülen aile modelidir. Bu gelişim içerisinde Batı modelli çekirdek aile son aşamadır.

Siyasal akımlara farklı anlamlar ifade eden Batı dünyasında aile de görülen değişmelerdir. Muhafazakarlar için aile de görülen değişim bir bozulma ya da dejenerasyon olarak görülmekte iken liberaller ve sosyalistler bunu gerekli olan ve çağdaş bir ilke olarak algılamaktaydı. İkincilerin görüşünde ise ailede bir değişim görüşüyorsa Tanrı tarafından kurulan doğal ve değişmez bir kurum olmadığını işaret etmekteydi. Sosyalistler, devlet ve özel mülkiyetin yanı sıra ailenin de ortadan kalkacağı görüşüne inanıyorlardı (Canatan & Yıldırım, 2018, s.17).

Sanayileşmenin ortaya çıkmasıyla paralel olarak en önemli gelişme aile ile işyeri arasındaki ilişkinin değişime girmesidir. Bu gelişme aile sosyolojisindeki konulara yeni bir perspektif açmıştır. Gelişme ile beraber aile açısından etkileri de incelenmeye başlanmıştır.

Bugüne yönelik aile çalışmaları, önceki dönemlere ait makro ve spekülatif söylemlerin bırakılmasına ve giderek ampirik nitelikli araştırmaların yapılmasına sebep olmuştur. Aile sosyolojisi, sosyolojik araştırmalar içerisinde genele uyularak ampirik bir niteliğe örtünmeye başlamıştır (Canatan & Yıldırım, 2018, s.18). İkinci Dünya Savaş’ı sonrası dönemlerde aile sosyolojisi konuları çeşitlenmiştir.

1.2 Aile Sosyolojisinin Perspektifi

Aile sosyolojisi, sosyolojinin özel uzmanlık alanlarındandır. Bunun yanı sıra genel sosyolojinin ve diğer alt dallarının amacında olduğu gibi aile kurum ve sorunlarını sosyolojik perspektiften incelemektedir.

Yalnızca aile sosyolojisi değil sosyolojinin tüm dalları topluma belirli bir perspektiften bakmayı gerekli kılmaktadır. Sosyoloji literatüründe sosyolojik perspektifin ne olduğu birçok şekilde ele alınmıştır. Literatüre baktığımızda Mills’in sosyolojik düşgücü kavramı önemli ve yaygın bir kavramdır. Mills bu konuda şöyle söylemektedir: “Günümüz insanın gereksindiği şey, kendisinin dışındaki dünyaya ve kendi benliğinde olup bitenleri anlamasını sağlayacak düşünsel bir nitelik kazanmak; böylece, önünde bulunduğu bilgilerden bu amaçla yararlanabilmek için gelişkin bir düşünce düzeyinde çıkabilecek duruma gelmektedir. Bu düşünsel niteliği ise gazeteciler, bilim adamları, sanatçılar, okuyucular, yayınevleri sahipleri daha iyi anlasınlar diye toplumsal düşün yeteneği olarak tanımlamak istiyorum” (Mills, 2000, s.15).

Mills, tüm klasik sosyologların ve günümüz bireylerinin de sahip olması gerektiği sosyolojik düşünü iki farklı anlayıştan biri olarak sunmak istemiştir. “Toplumbilimsel düşünce yeteneğinin varlığını gösteren en önemli belirtken, karşılaşılan sorunları bireyin dar yaşam ortamının sorunları olarak gören anlayış ile, bu sorunları toplumsal yapının kamusal sorunları olarak ele alan anlayış arasındaki farklılıktır” (Mills, 2000, s.20). Mills’e göre toplumbilimsel düşgücü, kişiselmiş gibi gözüken problemleri toplumsal ve zamansal bağlam içinde ele almayı ifade etmektir. “Bugün biliyoruz ki, kuşaktan kuşağa, insanoğlu şu ya da bu tür toplumda yaşamakta; her insan belirli bir biyografisini tarihin belirli bir diliminde yazıp noktalamaktadır. İşte bu küçük ömürcüğü iledir ki, ne denli küçük ölçüler içinde olursa olsun, toplumun ve tarihsel durumunun ürünü olan insanoğlu, aynı anda yaşadığı toplumun biçimlenişine de katkıda bulunmuş olmaktadır”(Mills, 2000, s.16). Birey, toplumbilimsel düşüncede toplum ve zamansal olarak bir arada düşülmeli ve birbiri ile olan ilişkileri içinde değerlendirilmelidir.

Toplumsal olgu ve süreçleri değerlendirmek için sosyolojik düşgücüne sahip olmak önemli bir başlangıç noktasıdır. Bunun devamında ise, bu düşünce biçimini daha işlemsel bir boyuta taşımak ve sosyolojik araştırmalarda kullanır bir hale getirmek de son derece önemlidir. Araştırmacılar, sürekli olarak deneklerin davranış ve tutumlarını, onların toplumsal pozisyonlarıyla ilişkili bir hale getirmek ve değişkenler arasında bir bağlantı olup olmaması saptamak durumundadırlar. Metodolojik ifade ile de birey ve grupların tutum ve davranışların bağımlı değişkendir. Onların toplumsal pozisyonları bağımsız değişken olarak ifade edilebilir. Bu iki tür değişkenlerin bulunduğu sınıflar arasındaki ilişkiler incelenmelidir (Canatan & Yıldırım, 2018, s.20).

Toplumsal pozisyon, bireyin toplumsal sistem içerindeki yerini anlatır. Toplumsal pozisyon, tekil değil çoğulu ele alan bir niteliği ifade eder.

1.3 Aile Sosyolojinin Gelişimi

Aile, ilk insan toplumlarından başlayarak var olan en temel kurumdur (Canatan & Yıldırım, 2018, s.21).

Aile, toplumları etkileyen dinlerin kutsal kitaplarına ve yazarlarına göre Adem ile Havva’nın yaratılıp evlenmesi ile ortaya çıkmıştır. Aile, ilk insan ve toplumlarının başlangıcı olmuştur. İlk insan ve ilk peygamber olan Adem aile ve din kurumu çerçevesinde ilk insan toplumunda ortaya çıkan toplumsal bir kurumlardır. Din inançlar ve ritüeller aracılığıyla insan-Tanrı, insan-insan, insan-toplum ilişkilerinde rol almış ve düzenlemiştir. İlk toplumda din üzerinden bir hukuk temeli de meydana gelmiştir.

Geleneksel ataerkil toplumlarda kadın-erkek arasında bir işbölümü bulunmaktadır. Genelleme yaparsak kadın, ev işleri ve çocukların yetişmesinde rol alırken erkek ise dışarıda üretim ve yönetim işleri ile ilgileniyordu (Canatan & Yıldırım, 2018, s.21). Kadın ve erkek arasındaki işbölümüne karşı çıkanlardan birisi Platon olmuştur. Platon’a göre üç sınıf vardır. Bunlar; yöneticiler, bekçiler ve işçi- üreticilerdir. Platon’a göre ideal olarak ilk iki sınıfın aile kurma ve özel mülkiyet hakları olmamalıdır. Çünkü aile ve özel mülkiyet, iyi bir yönetme ve iyi bir cesaret ile meydana gelmektedir. Platon, kadın ve erkeğin devlet işlerinde erkeğe eşit olup olmadığını tartışırken geleneksel düşüncelere ters düşün sonuçlara varmıştır. Platon’a göre kadınlarda erkekler gibi müzik ve jimnastik eğitimi alırlarsa, benzeri olan erkekten hiçte aşağı nitelikte olmaz. Böylelikle bekçi ve yönetici olabilirler. Fakat yönetici ve bekçilerin normal bir aile düzeni sürmesi doğru değildir, bu kesimdeki kadın ve çocuk ortak olacak ve kadının görevlerini sürdürebilmesi üzere çocuklarını bakıcılara bırakacaktırlar (Platon, 2006, s.160).

Aristo kadın ve erkek eşitliğini reddetmiştir. Kadın Erkeğin yarısı ve ya eksik erkek olarak tanımlamıştır (Canatan & Yıldırım, 2018, s.22).

Nasiruddin Tusi, aileyi baba, anne, çocuklar, hizmetçi ve erzak olarak beş kategoriye ayırmıştır. “Bilmek gerekir ki, ev denildiğinde taş, kerpiç ve çamurdan yapılan bina kastedilmemektedir. Bu, öyle hususi bir kuruluştur ki karı ve koca, anne-baba ile evlat, hizmet edilenle hizmet eden, mal sahibi ile mal arasında belirli ilişkiler olmalıdır; onların yaşadığı yerin tahtadan, taştan, çadırdan, kulübeden, ağaç gölgesinden, mağaradan veya bir kovuktan ibaret olması konunun özünü değiştirmez” (Tusi, 2005, s.204-205). Nasuriddin Tusi, kavramsal olarak ev ile aile arasında bir ayrım yapar ve aileyi günümüzün geniş ailesi olarak adlandırılan sosyal bir birim olarak tanımlamaktadır.  Ona göre evliliğin amacı, neslin süregelmesi ve malın korunmasıdır. Evliliği istek ve başka motifler üzerine kurmak doğru değildir. Kadın, malda, saygıda ve evin geçimini sağlamada eşinin ortağıdır. Eşinin olmadığı durumda onun yerini tutar (Tusi, 2005, s.213).

Kınalızade Ali Efendi’ de Tusi gibi aileyi beş kategoriye ayırmıştır. Kınalızade’ye göre her çocuğun bir benliği mevcuttur. Ailenin varlığını sürdürmesi için de bir yöneticiye ihtiyacı vardır. Baba evin ilk koşulu, anne ikinci koşulu, çocuklar ise üçüncü koşuludur. Çocuklar arasında bir ayrım gözetilmemelidir ve kız çocuk dünyaya geldiğinde pişmanlık duyulmamalıdır. Çünkü bu hadise sizin kontrol altında tutabileceğiniz bir şey değildir. Çocuklar içersinde cinsiyet ayrımı bir cehalettir. Aileyi yöneten baba faktörü bir babaya benzetilmedir; ailenin sağlıklı bir şekilde varlığını sürdürmesini sağlar. Tusi, kadın konusunda döneminin düşüncelerine eşlik eder ve kadını yaratılış itibari ile zayıf ve kuvvetsiz olarak nitelendirmektedir (Canatan & Yıldırım, 2018, s.23).

Aile kurumu ilk insanların var oluşumundan beri süregelen bir yapı olduğu için düşünceler çok eskilere dayanmaktadır. Aile sosyolojisi ve sosyal felsefe etrafında ortaya atılan düşünceler arasında önemli bir ayrılık mevcuttur. Aile sosyolojisinin ortaya çıkmasından önce ortaya çıkan düşünceler mevcut aile yapısını betimlemek ve açıklamak yerine daha çok olması gereken aile hakkında fikirler sunmuştur. Fakat aile sosyolojisi normatif bir disiplin değildir. Aile sosyolojisini amacı gereği olduğu gibi kavramak ve incelemek gerekmektedir (Canatan & Yıldırım, 2018, s.23).

Bu ayrımlar dikkate alındığında aile sosyolojinin üç gelişimsel dönemden oluştuğundan bahsetmek mümkündür (Nock, 1992, s.4-6). Bu üç gelişimsel dönemin ilki 1859 yılında Charles Darwin’in Türklerin Kökeni adlı eserinin yayınlanmasından bir sonraki yüzyıla kadar sürmektedir. Dönemin ilgilendiği aile sosyolojisi konu iki önemli konuyla ilgilenmiştir. Birinci konuda Sanayi Devriminin başlangıcı ile meydana gelen toplumsal sorunlarıdır. Reformcular, yoksulluk, boşanma, fuhuş, çocuk işçi, gayri meşru çocuklar gibi problemleri, aile ile yakından alakalı problemler olarak görmektedir ancak ailenin desteklenmesiyle beraber tehditlerle baş edilebileceğini savunuyordu (Canatan & Yıldırım, 2018, s.23). Hızlı toplumsal değişme sürecinde aileyi kırılgan görüyorlar ve geleneksel değerlerin yeniden geliştirmesini istiyorlardı.

Darwin’e göre en güçlü ve en fazla uyum sağlayabilenin hayatta kalma şansının daha fazla olduğunu savunuyordu. Sosyal Darwinistler bunu sosyal alana çekiyorlar ve bunun aile kurumunda da geçerli olduğunu savunuyorlardı. Bu yazarlar geçmişteki aile yapıları ile kendi toplumundaki aile yapılarını kıyasladıklarında ailenin süreç içerisinde evrim geçirdiğini ve ilerlediğini savunuyorlardır. Daha önceki yazarların savunmasına göre aile kırılgan değil toplumsal koşullara uyum sağlayan bir kurumdu.

1.yüzyıla girerken ailenin sosyolojik olarak incelenmesi reform çabalarının yanı sıra bilimsel çalışma alanına dönmüştür. Dönem sosyologlar ve araştırmacıları aile ilişkilerini yöneten temel ilişkileri keşfetmek ve aile sorunlarının çözümüne katkı sağlamak istiyorlardı (Canatan & Yıldırım, 2018, s.24).

Dönemin hakim olduğu sosyolojik yaklaşım pozitivizmdir. Sosyal olaylar fiziksel olaylar şeklinde algılanıyordu. Durkheim’in söylemi ile olgular, şeyler olarak algılanıyordu. Charles Horton, Cooley,  George Herbert Mead, W.I. Thomas aile bağlamında kişisel gelişim ve sosyalleşme konularına yönelmişlerdir (Canatan & Yıldırım, 2018, s.24). Dönemde yaşanan I. Ve II. Dünya Savaşları’nın beraberinde getirdiği ekonomik krizler, ölümler gibi birçok faktör aile sosyolojisini etkilemiştir. Aileyi uyum içerinde olan bir kurum olarak gören sosyologlar, iyimser tavırlarından vazgeçmeye başlamıştır.

Aile sosyolojisinin son döneminde araştırma kuramın birleştirilmesi temel uğraş haline gelmiştir. Rafine araştırma yöntemleri planlanmış araştırma tasarımı ile birleştirilmeye ve hipotezlerin test edilmesine önem veren bir süreç başlamıştır. Bu süreç sosyolojinin teorik perspektiflerinin aile kurumu üzerinde uygulanması ve yeni perspektiflerin de geliştirilmesi ile zengin kuramsal çalışmaların önünü açmıştır (Canatan & Yıldırım, 2018, s.24).

2.Aile Hakkında Kuramsal Perspektifler

2.1 Giriş

Aile sosyolojisinde aile olgusunu anlamak için birçok kuramsal perspektif vardır. Perspektiflerin bir kısmı sosyolojide sosyal olguları açıklamak için de geçerlidir. Bunun yanı sıra aile kurumunu anlamak içinde geliştirilenler vardır. Literatürde kuramın birbirinden farklı anlamı olmakla birlikte kuram; “uygulamalardan bağımsız olarak ele alınan soyut bilgi” (TDK, t.y.) dir. Teori, bir olayı betimleme, açıklama, kestirmeye yönelik araştırmalarda bize yol göstermektedir. Kuramlar soyut bilgiler olduğu için bunları açık bir şekilde kullanmak ve test etme olanağımız yoktur. Bundan dolayı bir hipotez geliştirmemiz gerekmektedir. Hipotez; “bilimsel yöntemde olaylar arasında ilişkiler kurmak ve olayları bir nedene bağlamak üzere tasarlanan ve geçerli sayılan bir önermedir” (Vikipedi Özgür Ansiklopeti, 2021). Hipotezler kuramlardan yola çıkılarak elde edilen daha somut ifadelerdir. Kuramı test etme ve ya da doğrudan doğruya kullanma imkanı yokken hipotezler için bu tam tersidir.

Aile ile ilgili kuramsal perspektiflerin birden fazla işlevi mevcuttur. Bunları dört grup içerisinde incelemek mümkündür. Kurumsal perspektiflerin ilk görevi araştırmacıya yol göstermektir. İkinci olarak kurumsal perspektifler hipotezler üretmemizi sağlar. Üçüncü olarak kurumsal perspektifler bizim gerçekliği bazı boyutları ile görmemize yardımcı olurlar. Dördüncü ve son olarak teorik perspektifler, araştırma bulgularını değerlendirmemizde bize yardımcı olur (Canatan & Yıldırım, 2018, s.33).

2.2 Aile Teorilerinin Tarihsel Gelişimi

Aile sosyolojisi teori oluşumunda üç ayrı dönemden bahsetmek mümkündür (Klein & White, 1996, s.52-56).

Birinci dönem (1950-1966) de kavramsal çerçeve çalışmaları yapılmıştır. Bu dönemde teori oluşturmaya yönelik ilk adımlar atılmıştır. Bu döneme kadar yapılan çalışmalarda bir senteze ulaştırılmış ve aile konusunun teori oluşturmaları tamamlanmıştır (Canatan & Yıldırım, 2018, s.34).

İkinci dönem (1967-1979) formel teori inşa çalışmaları yapılmıştır. Hem aile sosyolojisi hem de teorik alanda yapılan çalışmaların örgütlendirilmesi konusuna girişimler sağlanmıştır. Metodolojik olarak tümevarım ve tümdengelim yöntemleri kullanılmıştır.

Üçüncü dönemde (1980 ve sonrası) çoğulculuk düşünceleri hakimiyetini arttırmıştır. Çoğulculuk fikri farklı şekillerde anlaşılabilir. İlkinde aile konusunda teorik ve pratik çalışmalar yapan araştırmacıların katkılarının niceliksel olarak büyümesinin faydalı olacağı düşünülmüştür. İkincisinde de kısmi ve uzmanlığa dayalı çalışmaların derinleştirilmesine yakından bakılmıştır. Yeni felsefe, teori ve teori oluşturma yönelimleriyle araştırma stratejilerinin geliştirmesine fırsat sağlanmıştır (Canatan & Yıldırım, 2018, s.35).

2.3 Aile Hakkında Kurumsal Perspektifler

Aile hakkındaki kurumsal perspektifler, entelektüel arka planları, temel kavramları, varsayımları ve önermeleri bakımından birden fazla çalışmalara konu edinmişlerdir (Canatan & Yıldırım, 2018, s.36).

2.3.1 Yapısal-İşlevci Perspektif

Sosyolojide modernist çerçevede en yaygın kullanılan makro yaklaşımdır. Yapısal-işlevselcilikte toplumu birbiri ile ilişkili parçaların görev yaptığı bir sistem olarak görmektedir. Örneğin Parsons toplumu koruyucu, bütünleştirici, yönlendirici ve uygulayıcı alt sistemlerden oluştuğunu ifade etmektedir. Toplumun bütünlüğünü sağlayan kurum olarak da aileyi görmektedir (Kasapoğlu, 2012, s.9).

İşlevselciğin kökeni sosyolojinin kurucusu olan Auguste Comte ve onun pozitivist felsefesine kadar dayanmaktadır. İlk olarak Fransız Devrimi sonrasında dağılma durumuna gelen toplumda birliği sağlamak amacıyla A. Comte ve daha sonrasında sanayileşmenin yarattığı anomi ve ahlaki bunalımların çözümlenmesi için organik dayanışmayı arttırmak denge ve istikrarı yeniden düzenlemek üzere Durkehim tarafından geliştirilen fikirlere dayanmaktadır (Kasapoğlu, 2012, s.10). Durkehim’e göre toplumu oluşturan parçalar işlevlerini yerine getirdikleri süre içerisinde toplumun bulunduğu konum normal durumdadır. Bunun karşıtı olarak organlar görevini yerine getiremez durumda iseler hastalıklı veya anormal durumdadırlar. İşlevselci perspektiften baktığımızda hem organizma olarak yapıya hem de oluşturan parçaların işleyişine bakılması gerekmektedir. Bir organizmanın nasıl uyum ve ahenk içinde olması onu sağlıklı kılarsa toplum içinde bu durum aynısı olmalıdır. Toplumda organizma gibi uyum ve ahenk içinde olmalıdır.

İşlevselci yaklaşım epistemolojik olarak bilginin kaynağını deneyde gören Ampirizm’den ve sosyal dünyanın da fizik dünya gibi dıştan göründüğü gibi doğrudan incelendiğini ileriye süren Pozitivizm’den temellenir (Kasapoğlu, 2012, s.12). Tüm işlevselciler böyle değildir. Buna karşın antipozitivist olanları mevcuttur. Değişim yerine mevcut durumun savunuculuğunu yapan muhafazakarlardan da işlevselciği temsil edenler bulunmaktadır. Çatışmacılar sosyal problemler ve eşitsizlik üzerine dururken işlevselciler toplumda istikrar, uyum ve bütünlüğün esasına üzerine durmaktadırlar.

İşlevselciler için aile her zaman toplumun temeli olarak görülmektedir. Toplumdaki değişmelerin aileye yansıyacağını söylemektedirler. Yapısal işlevselcilere göre aile, toplumsal yapının bir parçası olarak toplumun devamlılığını sağlamak üzere işlev gösteren bir kurumdur (Canatan & Yıldırım, 2018, s.38). Ailenin üyeleri, aile ve toplumun sürekliğini güvence altına almaktadırlar.

Yapısal işlevselcilere göre aile sistemi, işlev ve işlevler arasındaki eşgüdüme bağlı olarak işlemektedir. Aile üyelerinden bir tanesinin bile görevi yerine getirmemesi sistemin ilerleyişini engeller. Bu sebepler ailedeki herkesin kendi işlevini yerine getirmesi gerekmektedir. İşlevin yerine getirilmesi sonucunda ailenin bağları güçlenir ve kendi işlevlerini sağlayan sağlıklı bir yapı meydana gelir.

2.3.2 Feminist Perspektif

Feminist perspektifin ana konusu kadın-erkek arası ilişkiler yer almaktadır. Feminizm hem işlevselciliğe hem de çatışmacılığa eleştirel yaklaşmaktadır. Bu perspektife göre ataerkil toplumlarda cinsler arası ilişkiler eşitsizliğe dayanmaktadır. Aile ataerkil bir kurumdur (Kasapoğlu, 2012, s.17). Kadının sorumluluğu ev işleri ve çocuğun yetiştirilmesini kapsamaktadır. Kadının temel görevi ev işleri ve üremesidir. Feministlere göre, kadın ev dışında çalışmaya başladığında iki kez sömürülecektir. Çünkü kadın dışarıda çalışmaya başlasa bile ev çocuk sorumluluğu hala onun görevindedir. İşlevselcilere göre, toplumsal cinsiyet rolleri doğaldır ve değişmeyendir. Feminizme göre ise; toplumsal cinsiyet rolleri kültürel olarak sonrakilere öğretilmiştir ve değiştirilebilir (Kasapoğlu, 2012, s.17).

Marxist feministlere göre; erkek egemenliği kapitalizmin bir sonucudur. Kadının sömürülmesi aile hayatının anahtar özelliğidir. Ataerkil ideoloji kadını ikincil ve zayıf cins olarak nitelendirmektedir. Kadının rolünü ev işi ve çocuk bakmaya indirgemektedir (Kasapoğlu, 2012, s.18).

Radikal feministler göre, ataerkilliği kültürün sonucu olarak görmektedirler. Radikal feministler için ataerkillik, kadın rollerini doğal ve karma görmelidir. Böylece aile aracılığı ile kültürel olarak bir sonraki nesle aktarılmasına yardımcı olurlar.

Liberal feministlerin öne sürdüğü iki şey vardır. Bunlardan bir tanesi erkek ile eşitliktir. Diğeri ise kadının özgürlüğüdür. Liberal feministlere göre kamusal alanda çalışmak önemlidir. Çalışma, aile ve sosyal hayatta eşitlik sağlanmalıdır. Aile içerisinde geleneksel iş bölümünün olması kadının kamusal alanda çalışmasına engel olmaktadır. Kapitalizmin yeterince gelişim ve istihdam sağlaması ile aile dönüşüme uğrayacaktır (Kasapoğlu, 2012, s.18).

Sosyalist feministler ataerkilliğin değil kapitalizmin üzerinde durulması gerektiğini düşünmektedirler. Kapitalizm kadını özel alana erkeği ise kamusal alana yerleştirmiştir. Kadının özgürlüğünün sosyalizm ile mümkün olacağını düşünmektedirler. Ailenin yıkılması sosyalist bir toplumda gerçekleşir (Kasapoğlu, 2012, s.18).

2.3.3 Simgesel Etkileşimcilik

Simgesel etkileşimcilik, insan ve insanın dünyasındaki anlamlı ve karşılıklı ilişkilere odaklanmıştır (Canatan & Yıldırım, 2018, s.43).

Psikolojik gelenekten esinlenen sosyolojik ekoldür. Simgesel etkileşimciliği sosyolojiye taşıyan G. Herbert Mead ve Herbert Blumer’dir. Blummer’in görüşüne göre insanlar önce karşılarındakilerin davranışlarını yorumlarlar ve sonrasında eyleme karar vermektedirler. Blumer’e göre insanlar yorum sürecini oluşturmadan direkt eyleme geçemezler. İnsanların bu yorumlama sürecinde semboller ve işaretlere önem atfedilmiştir. Bundan dolayı simgesel etkileşim adını vermişlerdir. Anlamlandırma ve yorumlama sürecinin nasıl kurulduğu, insanların kendilerini ve karşısındakileri nasıl konumladıkları ile ilgilenir. Perspektifin savunucuları ontolojiksel olarak sosyal yaşamın dinamik olduğunu diyalektik olarak karşılıklı ilişki içinde olduğunu ve bir bütün olarak da sürekli değiştiğini kabul etmektedirler (Kasapoğlu, 2012, s.5).

Simgesel etkileşimcilikte, aile bireyleri arasındaki ilişkilerde roller ve bu rollerin algılanma biçimleri ne kadar anlaşılır olursa iletişim kalitesi de o derece yüksek kalitede olacağını beklenmektedir. Yapısal-işlevselcilik ve çatışma kuramları insani olguları olabildiğinde nesnel olarak kavramak isteyen perspektiflerin yanında simgesel etkileşimcilik sosyolojide büyük bir yenilik ile karşılanmıştır (Canatan & Yıldırım, 2018, s.44). Getirdiği yenilikler ile birçok sosyal olgunun ihlal edildiği görülmektedir. Bazı noktalarda güçlü olurken bazı noktalarda ise eksik kalmıştır. Yapısal etkenlerin rolünü göz ardı etmişlerdir. Gerçekliği nesnel olarak kavramada diğer kuramlara göre eksik kalmıştır.

Simgesel etkileşimci araştırmacılar mikro çalışmalar yapmıştır. Veri toplarken nitel verileri kullandıkları için araştırmanın genellenmesini engellemişlerdir. Elde ettikleri veriler araştırılan grup ile sınırlı kalmıştır.

Simgesel etkileşimci kuramcıların geliştirdiği kavramlar belirsiz ve yetersiz kalmıştır.

Simgesel etkileşimci yaklaşım anlama dayalı bir araştırmadır. Genellikle çapraz kültür çalışmalarında fayda sağlamıştır.

Simgesel etkileşimcilik toplumdan çok bireye odaklandığı için kurumların önemini anlayamamıştır. Yapısalcılara göre normlar, davranışı belirlerken, sembolik etkileşimcilere göre normlar, sosyal etkileşimden doğan sonuç olarak görülmektedir (Canatan & Yıldırım, 2018, s.44).

2.3.4 Çatışma Perspektifi

 Çatışma kuramında, gruplar arası çatışmalı ilişkiler ile ilgilenilmiştir (Canatan & Yıldırım, 2018, s.40). Çatışma kuramında akla ilk gelen Marksizm ailelerdir. Aile, sistemin sömürüsü dışında ücretsiz ev işi ve çocukların bakımında rol alan kadınları sömürmektedir (Kasapoğlu, 2012, s.15).

Çatışmacı kuramda daha çok ailenin çatışma ve rekabet ilişkileri ele alınmaktadır. Ailede görülen çatışma ve rekabetin temelinde kaynakların paylaşımı ve paylaşımda olan eşitsiz güç ilişkileri görülmektedir. Çatışma, otorite tipleri göz önünde bulundurulduğunda pazarlık, ittifak oluşturma ve uzlaşma ile çözüme ulaşmaktadır. Hangi çözümlenme ilkesi uygulanırsa uygulansın aile içersinde güçlü olan güçsüz olan karşısında daha avantajlı konumda olmaktadır.

3.Sonuç 

Tüm bilimsel ve kuramsal yapılar ele alındığı bakımın merkezi konumunda olan birey kendi karmaşık yapısı içerisinde hem aileyi içinde bulundururken hem de karmaşık bir yapı olan aile de yine varlığını sürdürmektedir.

Sonuç olarak; toplumsal birimin temeli ailedir ve aile son derece önemli bir kurumdur. Aileye farklı perspektiflerden bakılmış olsa da ailenin varlığı ilk topluluklara kadar uzanan bir yapıdır ve hepsi ailenin devamlılığı için çalışmalar yapmıştır.

4.Kaynakça

  • Aile Sosyolojisi. (t.y.).
  • Allender JA, & BW, S. (2005). Community Health Nursing Concepts and Practice (5. bs). Williams & Wilkins.
  • Bayer, A. (2013). Değişen Toplumsal Yapıda Aile. 4(8).
  • Bozkurt, V. (2015). Değişen Dünyada Sosyoloji (12. bs). Ekin Yayınevi.
  • Canatan, K., & Yıldırım, E. (2018). Aile Sosyolojisi (7. bs). Milli Basımevi.
  • Doğan, İ. (2007). Demokrasi ve İnsan Hakları (6. bs). Pegem Yayınclık.
  • Hallaç, S., & Öz, F. (2014). Aile Kavramına Kuramsal Bir Bakış. 6(2).
  • Kasapoğlu, A. (2012). Aile Sosyolojisi. Anadolu Üniversitesi Yayını.
  • Klein, D. M., & White, J. M. (1996). Family  Theories. An Introduction.
  • Mayer, P. (1981). Gezinssociologie. Alphen aan den.
  • Mills, C. W. (2000). Toplumbilimsel Düşün (Ü. Oskay, Çev.). Der Yayınları.
  • Nock, S. L. (1992). Sociology of the Family. Englewood Cliffs.
  • Platon. (2006). Devlet. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
  • Sayın, Ö. (1990). Aile Sosyolojisi. Ege Üniversitesi Basımevi.
  • TDK. (t.y.). İçinde Türk Dil Kurumu. Geliş tarihi 03 Kasım 2020, gönderen https://sozluk.tdk.gov.tr/
  • Turner, B. S. (2015). Klasik Sosyoloji. İletişim Yayınları.
  • Tusi, N. (2005). Ahlak-ı Nasıri (A. V. Taştan & H. Nazlıgül, Çev.). Fecr Yayınları.
  • Vikipedi Özgür Ansiklopeti. (2021). https://tr.wikipedia.org/wiki/Hipotez
Yorum Yap

Yazar Hakkında

Karatekin Üniversitesi Sosyoloji, Aile Danışmanı, Özel Eğitim Danışmanı Ek olarak; Anadolu Üniversitesi İlahiyat İstanbul Üniversitesi Çocuk Gelişimi

Yorum yap