1. Ana Sayfa
  2. Akademik Çalışmalar
  3. Aile ve Çocuk Suçluluğu İlişkisi

Aile ve Çocuk Suçluluğu İlişkisi

aile ve cocuk suclulugu iliskisi

ÖZET

Çocuk, bir toplumun mirasını devralıp sürdürecek olan nesillerdir. Buna aracı olan kurum da ailedir. Aile hem toplum hem de çocuk arasında bir köprü görevi üstlenmektedir. Bu görev hem biyolojik devamlılık hem eğitim hem de kontrol anlamında her iki taraf için de olmazsa olmazdır. Aile hem topluma hem de çocuğa bu ve bunlara benzer konularda yardımcı olmaktadır. Örneğin, çocuğun sosyalizasyonunda aile çok önemlidir. Biz sosyologlar bir kişinin neden ve nasıl suç işlediğini analiz ederken ilk olarak o kişinin ailesine bakarız.

Çocuk suçluluğuna da bakarken pek çok değişkenleri göz önünde bulundururuz. Ancak bunlardan en önemlisi de ailedir. Çünkü aile, çocuğun ilk gözünü açıp toplum içinde hayatını idame ettirme düzeyine gelene kadar tüm sorumlulukları üstelenir. Çocuğun gelişimi için yerine getirmek zorunda olduğu pek çok sorumluluk vardır. Ki bu sorumluluklar eksik kaldığı zaman çocuğun suç olgusunun içine sürüklenmemesi bir mucizedir.

Bende bu çalışmamda çocuk suçluluğunda ailenin etkisi üzerinde durdum. Bu konuda yapılmış nitel ve nicel çalışmaları derledim. Masa başında verileri analiz ederek araştırmamı hazırladım.

Anahtar Kelimeler: Suç, Çocuk, Çocuk Suçluluğu ve Aile

GİRİŞ 1

1. ARAŞTIRMANIN PROBLEMİ 2

2. ARAŞTIRMANIN AMACI 2

3. ARAŞTIRMANIN ÖNEMİ 2

4. ARAŞTIRMANIN KAVRAMLARI 3

4.1. ÇOCUK 3

4.2. SUÇ 3

4.3. ÇOCUK SUÇLULUĞU 4

4.4. ÇOCUK SUÇLULUĞUNUN NEDENLERİ VE ÇEŞİTLİLİĞİ 5

4.4.1. AİLE İÇİ İLİŞKİLER VE PARÇALANMIŞ AİLE 6

4.4.2. EBEVEYN TUTUMLARI 7

4.4.3. AİLENİN EĞİTİM DURUMU 7

4.4.4. AİLENİN EKONOMİK DURUMU 8

4.4.5. AİLEDE MADDE BAĞIMLISI VE SUÇLU FERTLERİN BULUNMASI 8

4.4.6. AİLE İÇİ ŞİDDET VE İSTİSMAR 9

5. LİTERATÜR TARAMASI 9

6. KURAMSAL BİLGİ 11

7. METODOLOJİ 13

8. BULGULAR 13

9. TARTIŞMA 18

10. SONUÇ ve ÖNERİLER 19

11. KAYNAKÇA 22

GİRİŞ

Suç ya da suçluluk, insanlık tarihi kadar eski bir olgudur. Dolayısıyla hangi tür toplumsal düzene sahip olursa olsun, suçun olmadığı bir toplum tipinden söz edilmez. Literatür incelendiğinde, gerek çok eski dönemlerde gerekse de günümüzde sadece yetişkin insanların değil -yaş sınırları zamandan zamana ve toplumdan topluma değişse de- çocuk olarak kabul edilen kişilerin de suç işledikleri bilinmektedir. Konuyla ilgili çalışmalarda çocuk suçluluğu olarak tanımlanan olgu, günümüzde bütün toplumlarda kendini gösterirken, özellikle gelişmekte olan ülkelerde sanayileşme ve buna bağlı olarak ortaya çıkan kentleşme, göç ve aile yapısından kaynaklanan nedenlerden dolayı dikkatleri üzerine çekmekte ve araştırma konusu olmaktadır.

Geçtiğimiz yüzyılda çocukların yetişkinlerden farklı oldukları ve korunmaları gerektiği vurgulanmış, suça yönelmiş çocuklarda dâhil olmak üzere çocuk haklarını güvence altına alan gerek ulusal gerekse uluslararası pek çok düzenlemeler yapılmıştır. Çocuğun yaşama, korunma, gelişim ve katılım haklarının olduğunu güvenceye bağlayan Çocuk Haklarına Dair Sözleşme, tüm çocuklar için sosyal adaleti sağlamayı amaçlamaktadır (Uluğtekin, Acar ve Öntaş, 2012). Bu sözleşmenin uygulanmasına dair Avrupa Sözleşmesi ve Koruma Mekanizması TBMM tarafından 18.01.2001 tarih ve 4620 sayılı yasa ile Anayasa’nın 90. maddesi gereği bir iç hukuk kuralı haline getirilmiştir (Alpsoy, 2005). Çocuğun haklarını ve esenliklerini güvence altına almak sosyal hukuk devleti olmanın gereğidir. Bu nedenle yukarıda anılan düzenlemenin kabulünden öncede, Anayasa’nın 41. maddesinde, çocuğun korunması için gerekli önlemleri alma görevi devlete verilmiştir (Sevük, 2006).

Çocuklara verilen bunca öneme, uğrunda verilen nice savaşa, uğraşıya rağmen onlar da yetişkinler gibi suçun konusu-mağduru olabilecekleri gibi bizatihi suçun faili olabilmektedirler. Gelmiş geçmiş bütün toplumlarda çocuk, üyesi olduğu toplumun bütün dikkatlerini üzerine çekmiş en önemli yaratıklardan biridir. Çünkü çocuk, toplumların geleceğini garanti altına alan tek varlıktır. Bu nedenle çocuğun normal gelişiminde görülen herhangi bir bozukluk veya sapma, büyük karmaşaya neden olmakta ve ilgilileri bir takım tedbirler alamaya zorlamaktadır. İçinde yaşadığımız yüzyılın karmaşıklığı, toplumsal değerlerin sürekli ve hızla değişmesi, yeni kuşakların psikolojik çekişmesinde, suçlu çocukların oluşmasında önemli etkiler yapmıştır. Yirmi birinci yüzyılda insanlık, yeryüzünde milyonlarca çocuğun açlığına, ölüp gitmesine, eğitimsizliğine, suça itilmesine, ıslah ve ceza evine düşmesine köklü bir çözüm getirememenin burukluğu ve çaresizliği içindedir. Sevgi, anlayış, eğitim, beslenme ve ilginin hepsi birden gerektiği gibi verilmezse yarının büyükleri olan çocukların suça itilmesini önlemek mümkün değildir. Çocuk suçluluğuna genel anlamdaki suç ve suçluluk boyutuyla baktığımızda bu sorunun yalnızca bir hukuki sorun değil aynı zamanda bir sosyal sorun olduğu gerçeği de ortaya çıkmaktadır (Özkök, 1996).

  1. ARAŞTIRMANIN PROBLEMİ

Araştırmanın temel problemi şudur:

  • Çocuk suçluluğunda ailenin etkisi var mıdır?

Yardımcı problemler de şunlardır:

  • Çocuk suçluluğunda ailenin parçalanmışlığı etkili midir?

  • Ailenin sosyo-ekonomik durumu çocuk suçluluğunu etkiler mi?

  • Aile içi şiddet ve istismar çocuk suçluluğunu etkiler mi?

  • Ebeveynin suçlu olması ve uyuşturucu kullanması çocuk suçluluğunda etkili midir?

  1. ARAŞTIRMANIN AMACI

Özellikle ülkemizde artan çocuk suçluluğu toplumun bir numaralı sorunu haline gelmiştir. Çocuklar bir toplum için birer yapı taşı olduğu için bu yapı taşlarındaki problemleri tespit edip; kontrol altına alabilmek için süreci bilmemiz gerekmektedir.

Ben de bu çerçevede çocuk suçluluğu konusundaki süreçleri gün ışığına çıkarmayı amaçladım.

  1. ARAŞTIRMANIN ÖNEMİ

Bir toplumun sağlıklı olabilmesi için ve ilerleyip, gelişebilmesi için çocuklarının da standartlarının çok iyi olması gerekir. Eğer bir toplum sağlıklı bir şekilde ilerleyip, gelişmek ve büyümek istiyorsa çocuklarını korumalı ve onlara en iyi imkânları sunmalıdır. Dolayısıyla çalışmamızın ana odağı olan çocuğu en iyi süreçte topluma hazırlayabilmeliyiz.

  1. ARAŞTIRMANIN KAVRAMLARI

    1. ÇOCUK

Çocuklar ile ilgili ilk uluslararası sözleşme olarak bilinen, Birleşmiş Milletler tarafından hazırlanan Çocuk Haklarına Dair sözleşme’de belirtildiği üzere; “daha erken yaşta reşit olma durumu hariç on sekiz yaşın altındaki her birey çocuk sayılmaktadır” (UNİCEF, 1988). Türkiye’nin de 1990 yılında imzaladığı sözleşmede, çocukların eğitim, sağlık ve sosyal yönden birçok ihtiyacı devlet tarafından güvence altına alınmıştır. Bazı ülkelerde değişmekle birlikte, Türkiye cumhuriyeti kanunlarına göre 18 yaş altı herkes çocuk sayılır (TCK). Doğumdan on sekiz yaşına kadar geçen bu süre değişik şekillerde evrelere ayrılarak incelenmiştir. Çocukların gelişim özelliklerine göre ayrılan bu evrelerde her bir dönem kendi içerisinde çok önemli farklılıklar gösterir. Örneğin, 11-12 yaşına kadar çocuklar anne babasının dediğini mutlak doğru olarak kabul ederken ergenlikle birlikte çevreye ilgisi artmakta ve akranlarına daha fazla önem vermeye başlamaktadır (Coşar, 2005).

    1. SUÇ

Suç, yasanın cezalandırdığı hareket veya topluma zarar verdiği ya da tehlikeli olduğu yasa koyucu tarafından kabul edilen ve açık olarak tanımlanan eylem ve hareketlerdir. Çocuk suçluluğu ise kanunen reşit sayılmayan yani 18 yaşını doldurmamış kimsenin suç işlemesi olarak tanımlanabilir. Bu durum, ingilizcede “juvenile delinquency” terimiyle açıklanmakta, Türkçe karşılığı ise tam olarak “reşit olmayanın suçluluğu” anlamına gelmekte ancak, Türkiye’de çocuk suçluluğu olarak kullanılmaktadır. Gelişmiş ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de; “suçlu çocuk” yerine, “Suça Sürüklenen Çocuk” ifadesi kullanılmasına özen gösterilmektedir. Bu yaklaşım, “Her suça bulaşan çocuk, aynı zamanda mağdur çocuktur” anlayışıyla hareket edilmesi gerektiğini göstermektedir. Çocuk suçluluğu kavramı; kendi içinde bir önyargı taşımaktadır. Suç işleme belli bir irade ile gerçekleşirse suç sayılır yoksa iradesi dışında bir bireyin suç işlemiş olması rasyonel bir durum değildir. Çocuklar korunması gereken varlıklar olmasına karşın yetişkinler ya da diğer bireyler tarafından sömürülmekte ve dolayısıyla suçlu konumuna düşmekte veya düşürülmektedirler. Diğer bir ifade ile çocuklar suçlu olarak nitelendirilmelerine karşın gerçekte istismar edilmiş olmaktadırlar. Çocuk suçluluğu bir anlamda çocuk istismarıdır.

    1. ÇOCUK SUÇLULUĞU

Çocuk suçluluğu, 18 yaşını doldurmamış kişilerin herhangi bir sebeple suça karışması olarak tanımlanmaktadır. Çocukların ve ya gençlerin ağır suçları işlemesine kötü eğitim, yetersiz aile eğitimi ya da farklı nedenler sebep olabileceği gibi, ağır suçların işlenmesinin gençler ya da çocuklar arasında görülmesinin nedenini psikolojik sorunlarda oluşturabilir. Yapılan araştırmalar, yoğun şekilde suç işleyen ya da ağır suçlar işlemiş gençler arasında ciddi sosyal problemleri olan, aile ve okul yaşamlarında ciddi zorluklarla karşı karşıya olanların varlığını ortaya koymaktadır.

Nicelik ve nitelik olarak çok yönlü bir kavram olan suç, bu özelliğinden dolayı farklı bilim dallarının konusu olmuştur. Türk Ceza hukukunda suç “ yasanın cezalandırdığı hareket” olarak tanımlamıştır; fakat nelerin suç olduğu veya olmadığı yer, zaman, toplumsal yapı gibi birçok değişkene bağlı olarak değişmektedir (Öter, 2005). Bu nedenle suç kavramı temelde sosyolojik olarak birçok farklı disipline göre ele alınması gereken sosyal bir olgudur. Çocuklar gelişim sürecinde olduklarından dolayı iyiyi ve kötüyü ayırmada yetersizdirler. Çocukların olaylar karşısında verdikleri cevaplar daha önceden aldıkları eğitim ve yaşantılarından ibarettir. Muhakeme yeteneği henüz tam gelişmemiş çocuğun suç işlemesi veya suça sebebiyet vermesi hukuksal olarak incelenmesinin yanında temelde pedagojik olarak değerlendirilmesi gerekmektedir. (Baltacı, 2011). Bu nedenlerden dolayı son zamanlarda “çocuk suçluluğu” yerine “suça itilmiş çocuk” ifadesi daha sık kullanılmaktadır. Çocuk Koruma Kanunu ile getirilen modern yaklaşım çocuğun bir suçu işlediği yönünde değil, bir suça başkaları tarafından sürüklendiği yönündedir. Bu yaklaşım, çocuğu suç işleyen bir suçlu olarak görmeyip onun suça sürüklendiğini temel ilke olarak ele almakta, bir anlamda fail çocuğu da suç mağduru konumunda kabul etmektedir. Bunun doğal sonucu olarak da suça sürüklenen çocuğun cezalandırılmasını değil korunmasını, suçtan ve onu suça sürükleyen çevreden uzaklaştırılmasını temel amaç edinmiştir. Çocukları yetişkinlerden ayıran özelliklerinden dolayı onları korumaya yönelik çeşitli yasal tedbirler alınmıştır. Türk Ceza Kanunu’nun 31/1 maddesi’ ne göre Türkiye’de çocukların ceza sorumluğunun başlangıcında asgari yaş sınırı 12 olarak kabul edilmiştir. Çocuklar doğal gelişimleri içerisinde; ruhen, ahlaken ve akli olarak belli bir olgunluğa eriştikleri için, 12 yaşından sonra kusur işleyebilme yeteneğine erişirler, fakat yine yetişkinler gibi yargılanamazlar. Türk Ceza Kanunu’nda 12-18 yaş arasındaki çocuklar kademeli olarak ceza indirimlerinden yararlandırılmaktadır. Madde 31/3’e göre 15-18 yaş arasındaki çocuklar hapis sürelerinden indirim yapılarak korunurlar. 12-15 yaş arasındaki çocuklarda ise bu indirim daha fazladır.

    1. ÇOCUK SUÇLULUĞUNUN NEDENLERİ VE ÇEŞİTLİLİĞİ

Suça itilen çocuklar yalnızca hukuksal değil, tüm toplumu ilgilendiren sosyal bir sorundur. Çocuk ile suç ilişkisini kurmaya çalışan araştırmalar, çocuğun suça itilmesini birden fazla nedenle açıklamaya çalışmıştır. Bunlar sosyal, psikolojik, fizyolojik, kültürel, ekonomik ve zihinsel boyutlardan ele alınmıştır. Bu yaklaşımların tümü bir bütün olarak ele alınmalıdır. Çünkü suç; çocuğun kişilik yapısı, yetenekleri, çevresel etkenler, yetiştiği aile yapısı ve yaşam koşulları gibi etmenlerin olumsuz etkilerinin bir bileşkesi olarak ortaya çıkmaktadır. Çocukluk dönemi suç araştırmalarında demografik verilerin incelenmesi gerekli önlemlerin alınması açısından önemlidir (Bayındır, Özel ve Köksal; 2007).

Çocuk suçlarının nedenleri ile ilgili ülkemizde yapılmış birçok çalışma mevcuttur. Bu çalışmalarda çocuk suçluluğunun nedenleri için bazı bölgesel farklılıklar olsa da genellikle benzer sonuçlar elde edilmiştir. Bu sonuçları genel olarak toplumsal ve bireysel nedenler olarak ayırabiliriz. Yapılan çalışmalara bakıldığında özellikle alt gelir grubunda; eğitim düzeyi düşük, kötü barınma koşullarına sahip ailelerin çocuklarının daha çok suç işlemekte olduğu veya suça itildiği görülmektedir (Menteşe, 2012). Göç eden ailelerin çocuklarının suç işleme oranlarının daha yüksek olması bir diğer ailesel özelliktir. Sanayi devrimi ile birlikte son yüzyılda ülkemizde ve dünyada kırsal yaşam alanlarından büyük şehirlere olan göç birçok sebepten dolayı artmaktadır. Bu metropollerdeki lüks, pahalı etmenler ve farklı yaşam tarzları göç eden ailelerin çocuklarında suç oranını arttıran önemli bir sorundur. Risk altında olan çocukların önce sokağa düştükleri, daha sonra da cezai sorumluluk yaşıyla birlikte ıslahevi veya cezaevine düştükleri görülmektedir. Bu nedenle, çözüme ulaşma açısından en önemli sorun risk grubundaki çocukların okullarında tutulabilmesi, sokağa düşmelerinin engellenebilmesi olarak ortaya çıkmaktadır. Suça bulaşmış çocuklarla arkadaşlık eden bir çocuğun suça yönelmesi olasılığı da oldukça yüksektir. Erken yaşta alkol ve sigara ile tanışan çocukların suça yönelmesi daha kolay olmaktadır (Yılmaz, 2009).

Çocuklarda her birey gibi çevresi ile iletişim halindedir. Bu iletişimde çocuklar yetişkinlerden farklı olarak daha çok alıcı rolündedirler. Bu nedenle, başta ailesi ve arkadaş çevrelerinde, daha sonra yaşadıkları sosyal çevrede suç işlemiş bireylerin olması onları daha fazla suça yönlendirmektedir. Bunlara ek olarak, aile içerisinde veya dışında, şiddete maruz kalan çocuklarda suç işleme oranı artmaktadır. Şiddete veya cinsel istismara maruz kalmış çocukların özellikle ergenlik dönemine girmesiyle suça eğilim kendini daha çok göstermektedir (Ulukol, 2009).

      1. AİLE İÇİ İLİŞKİLER VE PARÇALANMIŞ AİLE

Aile içi atmosfer, ailedeki sıcaklık ve şefkat çocuğun yetişmesinde çok önemlidir. Çalışmalarla ortaya konduğu üzere suça sürüklenmiş çocukların genellikle parçalanmış ailelere sahip olduğu görülmektedir (Yavuzer, 1998; Kunt, 2003; Bal,2004; Gürler, 2005; Öter, 2005; Akbaba, 2011). Aile, karşılıklı sevgi, saygı, güven ve dayanışma duygularıyla bireylerini bir arada tutan bir yapıdır. Ailede bir bireyin yokluğu başka birisi tarafından doldurulamaz. Ailede boşanma, ölüm, ayrılık ya da eşlerden birinin evi terk etmesi gibi durumlarda yaşanabilecek yoksunluk yani ebeveyn ilgi ve sevgisinden mahrum büyüme, temel ve toplumsal gereksinimlerinin karşılanamaması ve olumlu rol modellerinin olmaması çocuğun suça sürüklenmesinde etkili olabilmektedir (Yavuzer, 1998; Bayındır, Özel ve Köksal, 2007; Akbaba,2011; Karakuş ve Tekin 2014). Bowlby, karakterin şekillendiği ilk beş yıl içinde anneden ayrı kalmanın çocukta suçlu kişilik yapısının oluşumunda en büyük etken olacağını ileri sürmektedir (Miller, 2008). Hükümlü gençler üzerinde yapılmış bir araştırmada, gençlerin %47’sinin çeşitli nedenlerle anne ve babalarından ayrı kaldıkları, %22’sinin de parçalanmış ya da eksik ailelerden geldikleri bulunmuştur (Yavuzer, 1998). Erikson, yaşamın ilk on sekiz ayını “güven ya da güvensizlik” evresi olarak tanımlamaktadır. Bebeğin gereksinimlerine annenin yerinde ve zamanında yönelebilmesi, onun sıkıntılarını giderebilmesi, onun sözsüz dilini anlayabilmesi, anneyle bebek arasında kurulan karşılıklı anlayış ve güvenin temelini oluşturmaktadır. Bu dönemde bebeğin temel bağımlılık gereksinimleri karşılanmışsa, çocuk kendini kişilik gelişimi için ikinci evreye hazır hissetmektedir. Tam tersine bu gereksinimler yeterince karşılanmamışsa çocuk öteki evrelere geçemeyebilir (Miller, 2008). Anne babanın çocuğuyla olan ilişkisinin yanı sıra birbiriyle olan olumsuz ilişkisinin de çocuğa yansıdığı ve çocuk üzerinde psiko sosyal açıdan ciddi etkilere neden olduğu bilinmektedir. Aile içi iletişimin etkisiz ve ilişkilerin yetersiz olduğu ailelerin çocuklarında çocuk suçluluğu ile birlikte akut psikiyatrik bozukluklar, düşük okul başarısı, düşük benlik saygısı, arkadaş edinememe, gerilim, depresyon ve olgunlaşamama gibi durumlar da görülmektedir (Kunt,2003; Akbaba,2011).

      1. EBEVEYN TUTUMLARI

Aile çocuğun ilk sosyal deneyimlerini edindiği yerdir. Çocuğa yöneltilen davranış ve ona karşı takınılan tavır bu ilk yaşantıların gelişiminde büyük önem taşımaktadır. Zaman içinde çocuğun toplumsallaşması için kendisine tanınan fırsatlarının önemi büyüktür. Çocuk ailesinden ve içinde bulunduğu çevreden, sosyal bir birey olacağını öğrenirken, aynı zamanda model alacağı bir bireye ihtiyaç duymaktadır. Kişilik oluşumu için gerekli olan bu özdeşleştirme ebeveynlerle gerçekleştirilmektedir. Bu durumda anne ya da babanın bozuk bir kişilik yapısına sahip olması halinde, bu kötü özelliklerin çocuğa yansıması söz konusudur (Yavuzer, 1998; Karakuş ve Tekin, 2014). Anne ve babanın çocuğa olumlu bir model oluşturamaması çocuk suçluluğunda önemli nedenlerden biri olarak görülmektedir. Ebeveynlerin tutarsız, katı ve baskıcı disiplin uygulamaları, olumsuz ve itaatsiz çocukların yetişmesine neden olurken, çocuğu tümüyle dürtü ve istekleri doğrultusunda serbest bırakan aşırı hoşgörülü ya da umursamaz bir yetiştirme tarzı da başkalarının zararına olacak şekilde isteklerine doyum arayan bencilce davranışların ortaya çıkmasına yol açmaktadır (Yavuzer, 1998; Gürler, 2005; Akbaba, 2011). Anne babanın çocuğa uyguladığı disiplin yöntemlerinin çocukları suça itebilecek etkenler olduğu düşünülmektedir. Ailede disiplin yöntemi olarak dayak kullanılıyor ise, anne babanın çocuklara karşı ilişkileri uzak ve soğuk ise, sevgiden yoksun, güven vermeyen, düzensiz, karışık, çatışmalı aile yapısı varsa bu çocuklarda suça itilme oranı yüksek bulunmaktadır (Dönmezer, 1994; Ilci, 2002; Bal, 2003; Karakuş ve Tekin 2014).

      1. AİLENİN EĞİTİM DURUMU

Suçlu çocukların aile yapıları ile ilgili önemli konulardan biri de eğitim durumlarıdır. Bu ailelerin, genellikle eğitimlerinin olmadığı ya da eğitim düzeylerinin çok düşük olduğu bilinmektedir. Bu ailelerin çocuklarını genellikle gelenek ve göreneklerine göre eğittikleri görülmektedir. Bu tür ailelerde yetişen çocuklar toplumda uyum sorunları yaşayabilmektedir. Çünkü ekonomik, teknolojik ve sosyolojik gelişmelerle değişen toplumsal değerler ile aileden öğrenilen geleneksel değerler arasında bocalayan çocuk, ailesi ve çevresiyle çatışma yaşamaktadır. Bu çatışmanın sonucu olarak da bazen suçlu davranışlara yönelebilmektedir (Bal,2004; Akbaba,2011). Yapılan çalışmalarda suç işlemiş çocukların anne babasının öğrenim düzeyinin düşük olduğu görülmüştür. Çocukların anne ve babasının okur-yazar olmadığı, okulu bitirmemiş olduğu, ilkokul mezunu olduğu gibi sonuçlar elde edilmiştir(Yörükoğlu, 2000; Bal, 2004). Anne babanın öğrenim düzeyinin düşük olması çocukların da öğrenim düzeyini önemli ölçüde etkilemektedir. Suç işleyen çocukların önemli bir kısmının okullarını terk ettiği görülmektedir. Çocuk suçluluğunda eğitim faktörünün belirleyici rolü olduğu düşünülmektedir. Öğrenim düzeyi düşük olan çocukların doğru düşünme, bağımsız karar verme yeteneklerini geliştiremedikleri için suça sürüklendikleri söylenebilir (Bal, 2004).

      1. AİLENİN EKONOMİK DURUMU

Ailenin ekonomik düzeyinin yetersizliği denilince, ikamet şartları, beslenme, sağlık şartları ve eğitim yetersizliği akla gelmektedir. Bu koşullarda yetişen çocuklar, aşağılık duygusu, sorun ve engeller içinde bocalayacağı için güçlü ve güvenli bir kişilik özelliği geliştirememektedirler. Düşük gelirli ailelerin çocukları, yetişme süreci içinde maddi araç yokluğu yaşadıklarından zevkten yoksunluk ve aile içinde ihtilaf ve disiplin yokluğu gibi durumlarla karşı karşıya kalmaktadırlar. Çeşitli şekillerde ortaya çıkan ekonomik güçlüklerin, suçluluğun artmasında ve teşvik edilmesinde önemli rol oynadığı düşünülmektedir (Yavuzer, 1998; Kunt,2003;Bayındır, Özel ve Köksal, 2007;Akbaba, 2011; Karakuş ve Tekin 2014).

Araştırmalarda suçluluğun nedeni olarak ekonomik yetersizliğe dikkat çekilse de bazı çalışmalarda, ekonomik durumu iyi olan bazı ailelerin çocuklarının uyuşturucu kullanmak, çete oluşturmak gibi suçları işledikleri görülmektedir (Yavuzer, 1998; Akbaba,2011). Ailenin sosyoekonomik durumuna bağlı olarak bazı çocuklar da okulunu terk ederek ya da okuldan arta kalan zamanlarda aile ekonomisine katkı sağlamak amacıyla sokakta çalışmak zorunda kalmaktadır. Bu durum çocuklar için birçok tehlikeli durumla karşı karşıya kalmaları ve çocukların çeşitli olumsuz olaylara karışmalarına ve zamanla bu olayların bir parçası olmalarına yol açabilmektedir (Bilgin, 2009).

      1. AİLEDE MADDE BAĞIMLISI VE SUÇLU FERTLERİN BULUNMASI

Ailedeki yetişkinlerin suçlu ya da alkol veya uyuşturucu bağımlısı olmalarının çocukların suça yönelmesindeki önemli etkenler olduğu araştırmalarla ortaya konmuştur. Suçluluk ile bağımlılık yapan madde kullanımı arasındaki neden sonuç ilişkisi düşünüldüğünde ailede, ebeveynler tarafından alkol ya da uyuşturucu madde kullanımının olmasının çocukların suçlu davranışlar sergilemelerinde etkili olduğu söylenebilir. Örneğin uyuşturucu kullanan gençlerin büyük çoğunluğunun ailesinde uyuşturucu madde kullanan kişiler olduğu bilinmektedir (Dönmezer, 1994; Yavuzer, 1998; Bal, 2004; Akbaba,2011).

      1. AİLE İÇİ ŞİDDET VE İSTİSMAR

Şiddet aile içinde ebeveynler arasında yaşandığı gibi ebeveynler tarafından çocuklara da uygulanabilmektedir. Ebeveynlerin birbirine karşı şiddet uyguladığı ailelerde çocukların davranışlarında farklılıklar ortaya çıktığı görülmektedir. Bu olumsuz tablo karşısında içine kapanma, korkma, ağlama gibi davranışlar sergileyen çocukların yanı sıra bağırma, saldırgan davranışlar, ani öfke patlamaları yaşama, asilik, yalan söyleme gibi davranışlar sergileyen çocuklar da bulunmaktadır. Ayrıca sosyal öğrenme teorisine göre çocuk da bu şiddeti arkadaşlarına, aile fertlerine vb. uygulamakta dolayısıyla suça karışmaktadır. Bu bağlamda aile içi şiddet yaşayan çocukların suça sürüklenme olasılıklarının arttığı düşünülmektedir (Bayındır, 2010; Topçuoğlu, 2014).

Aile içinde ortaya çıkan öfke ve saldırganlığın etkilerinin tüm aile bireyleri üzerinde olumsuz sonuçlar doğurduğu özellikle çocukların bu etkiye daha açık oldukları belirtilmektedir. Bir yetişkin tarafından bilerek ya da bilmeyerek yapılan ve çocuğun sağlığını, fiziksel ve psikososyal gelişimini olumsuz yönde etkileyen davranışlar çocuk istismarı olarak tanımlanmaktadır. Çocuklarda stres kaynaklarının araştırıldığı bir çalışmada, ailedeki agresif tavırların çocuk üzerine etkisi incelenmiş ve çocuklarda en büyük stres kaynağının ebeveynlerinin cezalandırması (istismarı) olduğu bulunmuştur (Tütüncüler, 2008). Çocuğa yönelik her türlü şiddet, ihmal ve istismar içeren davranışın çocukları suça sürüklediği yapılan araştırmalarla ortaya konmuştur. Sokakta çalışmaya başlayan çocuklarla yapılan bir çalışmada, cinsel, fiziksel ve duygusal şiddete maruz kalan çocukların giderek suça eğilimli hale geldikleri yönünde bulgular saptanmıştır (Bilgin, 2009).

  1. LİTERATÜR TARAMASI

Çocuk suçluluğunun nedenlerini araştırmak amacıyla cezaevi ve ıslahevlerinde gerek yurt dışında gerekse de yurt içinde pek çok çalışma yapılmıştır.

1967’de West’in ve 1983’de de Trajanowicz ve Morash’ın yaptıkları incelemelerde parçalanmış ailelerden gelen suçlu çocukların oranının suçlu olmayanlarınkinden anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu belirlenirken (Uluğtekin, 1991:38), 1983’de Bowker ve Klein’ın ve 1988’de Vigil’in yaptığı çalışmalarda ise, tek ebeveynli aileye mensup çocukların çetelere katılma ihtimalinin yüksek olduğu bulunmuştur. 1975’de Friedman, Mann ve Friedman’ın, 1998’de LeBlanc ve Lanctôt’un çalışmalarında, düşük aile ilişkisinin ve kötü disiplinin ve yine LeBlanc ve Lanctôt’un incelemelerinde de ebeveyn çatışmasının olduğu ailelerin çocuklarının çetelere üye olma riski taşıdıkları tespit edilmiştir (Thornberry, 2003:58–59).

Gluecklerin 500 suçlu çocuk ve 500 suç işlememiş çocuğu karşılaştırdıkları çalışmada, suçlu çocukların %49,8’inin suç işlememiş çocuklarınsa %28,8’inin parçalanmış ailelere mensup olduğu belirlenirken, suçlu çocukların %60,4’ünün suç işlememiş çocukların ise %34,2’sinin ayrılık, boşanma, ölüm, bir ebeveynin uzun süreli yokluğu gibi nedenlerden dolayı ailelerinin parçalanmış olduğu tespit edilmiştir (Gibbons, 1987:196). Yine aynı çalışmada suçlu çocukların %90,4’ünün ailelerinde aşırı düzeyde alkol kullanımı ve ahlak dışı davranışlar bulunurken, bu durum suçsuz çocuklarda %54 olarak belirlenmiştir (Sutherland vd., 1992:204). Loeber ve StouthamerLoeber’in, çocukların davranış sorunları ve suçluluğun bağlantılı unsurları olarak ailevi faktörler ile ilgili olarak yapılan araştırmaları taramaya yönelik çalışmalarında ise, zayıf anne-baba gözetimi veya takibi, yanlış ya da sert annebaba disiplini, anne-babanın çocuğu reddi ve çocuğun faaliyetlerine düşük anne-baba katılımı gibi faktörlerin tamamının (anti-sosyal anne-babalar ve ailenin geniş olmasına ilaveten) suç işlemenin nedenleri olduğu bulunmuştur (Erçetin, 2006:19).

Booth’un yaptığı bir incelemede, suçlu çocukların %56’sının ekonomik yetersizlikler içerisinde büyüdüğü ve bu çocukların sıkıntılı, aşağılık duygusuna sahip, güçsüz ve güvensiz kişilik özellikleri taşıdıkları tespit edilirken (Mangır, 1992:39), Shaw ve McKay’in toplumsal faktörlerle suçluluk arasındaki ilişkiyi araştırdıkları çalışmalarında ise, büyük kentlerde yaşam şartlarının kötüleşmesinin ve çocuk suçluluğu oranlarının artmasının nedeninin yoksulluk, işsizlik, parçalanmış aile ve toplumsal ilişkilerin bozulması olduğu belirlenmiştir (Winslow, 1972:314).

Türkiye’de çocuk suçluluğuyla ilgili olarak bilinen ilk çalışma ise, 1927 yılında Rıdvan Nafiz adlı bir eğitimci tarafından yapılmıştır. 107 çocuk ve genç üzerinde yapılan incelemede, çocuklar yaş grupları, nereli oldukları, babalarının mesleği, anne-babalarının olup olmaması, okuma yazma bilip bilmemeleri açısından incelenmiş ve işledikleri 14 suç türünün neler olduğu tespit edilirken (Akyüz, 2002:35–46), Nafiz’den dört yıl sonra 1931 yılında Hilmi A. Malik tarafından 80 cezaevinde 732 suçlu çocuk üzerinde yapılan bir diğer araştırmada ise, çocukların %42’sinin cinayet, %27’sinin hırsızlık ve geri kalanın ise cinsel ve diğer suçlardan hüküm giydiği belirlenmiştir (Malik, 1931:3, 9, 70–98, vd.). 1940 yılında Ankara Çocuk Islahevi’nde Taşkıran ve Ağaoğlu tarafından yapılan bir çalışmada da, 86 çocuğun %69’unun şiddet, %28’inin cinsel ve %3’ününde de hırsızlık suçlarından hükümlü oldukları görülmüştür (Gölcüklü, 1962:13).

  1. KURAMSAL BİLGİ

İnsan biyo-psiko-sosyal ve kültürel yönü olan bir varlıktır. Onun çok yönlü bir varlık oluşu, aynı zamanda onunla ilgili toplumsal olay ya da olguları açıklarken takınılması gereken tavrı da ortaya koymaktadır. Dolayısıyla, gerek insanın çok yönlülüğü ve gerekse de onun yaratımı olan toplumun birçok alt sistemden meydana gelen karmaşık bir yapı oluşu, onda oluşan çeşitli olay ve olguların açıklanması konusunda çoklu bir bakışı zorunlu kılmaktadır. Çalışma konumuz olan çocuk suçluluğu olgusuna da bu açıdan bakılmasının doğru olacağını düşünüyoruz.

Suç ya da suçlu davranış, insanın biyolojik, psikolojik, fizyolojik, toplumsal, kültürel vb. özelliklerinin biri ya da bir kaçının neden olduğu bir olgudur. Bu açıdan, araştırmamıza konu olan örneklemin bir takım özelliklerini göz önüne aldığımızda, çalışmamızın kuramsal bakışını -konuyla ilgili geliştirilmiş olan diğer kuramların önerilerini de göz ardı etmeden- sosyolojik kuramlar içinde yer alan ve Toplumsal Yapı Kuramlarından olan Gerilim Kuramı (R. K. Merton) ve Toplumsal Süreç Kuramlarından olan ve Toplumsal Öğrenme ve Davranış Kuramları içinde yer alan Farklılıkların Birleşme Kuramı (E. H. Sutherland) ekseninde gerçekleştirmeyi düşünüyoruz. Bu kuramları kısaca şöyle ifade edebiliriz:

Gerilim Kuramı’nın önemli temsilcisi olan ve hem çocuk hem de yetişkin suçluluğunu açıklamak için sapma kavramına odaklanan Merton (Bal, 2003:190), Durkheim’ın anomi kavramını toplumsal yapıda kabul edilmiş olan amaçlarla, bu amaçları gerçekleştirmek için kullanılacak yollar arasındaki uyuşmazlık ya da engellenme sonucu ortaya çıkan gerilim durumu (Samaha, 2006: 88) olarak değiştirmiştir. Böylece suçu, psikolojik ya da biyolojik özelliklerin bir ürünü olmaktan çok, kültürel amaçlar ve kurumlaşmış normlar arasındaki ilişkiden hareketle açıklamaya çalışmıştır (Hagan, 1994: 32). Ona göre kültürel amaçlar, bir kültürün bütün bireyleri tarafından meşru görülen arzular, hedefler ve amaçlardır. Kurumlaşmış normlar ise, kültürün belirlediği amaçlara ulaşmak için izlenmesi gereken yollar olan kurumlar, örfler ve adetlerdir (Bal, 2003:190-191). Toplumsal yaşamda bireyler, ya üyesi olduğu grubun ya da diğer toplumsal etki mekanizmalarının yönlendirmesiyle kültürel amaçlara ulaşmaya çalışmaktadırlar. İyi düzenlenmiş toplumlarda amaçlar ve yollar ahenkli bir şekilde bütünleştiğinden (İçli, 1999: 74) yani toplum, barındırdığı kültürel hedeflere ulaşılabilmesi için kurumlaşmış araçları sağladığından anomi söz konusu olmazken (Poloma, 1993:38), bunun tersi durumda ise, anomi oluşmakta ve sürekli bir nitelik taşıdığında toplumsal denge bozulmakta, kültürel amaçlar ya da kurumsallaşmış değerler zayıflamakta ve kuralsızlık durumuyla beraber de sapkın ya da suçlu davranışlar ortaya çıkmaktadır (Attar, 1993:15). Örneğin, toplumda birçok olanaktan yoksun halde yaşamını sürdüren bazı insanlar, daha iyi koşullara ulaşmak istediklerinde bunu engelleyecek ya da zorlaştıracak şartlar söz konusu olduğunda meşru olmayan yollarla bu isteklerini gerçekleştirmeye çalışmaktadırlar. Toplumun normlarındaki zafiyetler buna olanak tanıdığında ise, suçlu ya da sapkın davranışların ortaya çıkması da o derece kolaylaşmaktadır.

Diğer taraftan ‘Toplumsal Süreç Kuramlarından’ Toplumsal Öğrenme ve Davranış Kuramları’nın temsilcisi olan E. H. Sutherland, kuramını oluştururken Merton’ın gerilim kuramından etkilenmiştir. Onun öncüsü olduğu ve ‘suçluluğun öğrenilen bir edim olduğunu’ savunan kuramı, ‘Etkilenme Kuramı’, ‘Ayırıcı Birleşimler Kuramı’ ya da ‘Aykırıların Birleşmesi Kuramı’ olarak da isimlendirilmektedir. Bu kurama göre, çeşitli alt-kültürlerin bulunduğu bir toplumda, bazı toplumsal çevrelerde bireylere yasadışı etkinlikler özendirilirken, bazılarında ise mevcut toplumsal normlar çerçevesinde davranılması öğretilmektedir (Giddens, 2000: 187). Dolayısıyla bir çocuğun suçlu ya da saygın bir kişi olması, yaşadığı toplumsal çevreden aldığı formasyonla ilgili bir durumdur. Başka bir ifadeyle, suçluluk ne bireysel özelliklerden, ne de sosyo-ekonomik pozisyondan kaynaklanmaktadır, suç herhangi bir kültürde herhangi bir bireyi etkileyecek öğrenme sürecinin bir fonksiyonu olarak değerlendirilmektedir (Bal, 2003:197). Bu anlamda suçluluk üzerinde genetik yapı, ruhsal bozukluklar, ekonomik yetersizlikler gibi etkenlerin belirgin bir etkisi bulunmamaktadır.

Sutherland, suçlu davranışın diğer insanlarla girilen yoğun etkileşim sonucu diğer tür öğrenmeler gibi öğrenildiğini söylemektedir (Shelley, 1981: 8). Örneğin ona göre, Amerikan şehirlerinin bazı bölgelerindeki suç ve çocuk suçluluğu oranının yüksek olmasının nedeni, bu bölgelerde kanuna karşı gelmenin bir örf ve adet haline gelmiş olması ve bunun herhangi bir örf ve adet gibi öğrenilmesidir. Başka bir ifadeyle, suç oranının yüksek olduğu bölgelerde suçluların prestijli olmaları, suç işleme tekniklerinin ve suçlu normların nesilden nesile aktarılmasını ve suçlu davranışın yaygınlaştırmasını sağlamaktadır (Bal, 2003:198). Böylece yukarıdaki örnekten hareketle suçlulukla ilgili formasyon (beceri, teknik vb.), birey tarafından doğup büyüdüğü toplumsal çevrede hazır olarak bulunmakta ve aile, akraba grubu, komşuluk vb. çevrelerindeki grup ilişkileriyle öğrenilmektedir.

  1. METODOLOJİ

Bu çalışmanın verileri bu konuda yapılmış nitel ve nicel araştırmalardan derlenmişti. Yani araştırmanın yöntemi doküman incelemesidir.

İlk bölümde araştırmanın kavramlarından, literatüründen ve kuramlarından bahsedilmiştir. İkinci bölümde ise araştırmanın bulguları analiz edilmiş ve son bölümde de değerlendirilmiştir.

  1. BULGULAR

Ailesel faktörlerin çocukların olumlu veya olumsuz davranışları üzerinde çok güçlü bir etkisinin olduğu saptanmıştır. Henry, Tolan ve Gorman-Smith (2001) ailesel değişkenlerin hem doğrudan hem de akran grupları gibi aracı değişkenler yoluyla çocuk suçluluğunda rol oynayabileceğini saptamışlardır. Buna karşın, duygusal yakınlığın ve yetiştirme yöntemlerinin yetersiz olduğu ailelerin çocuklarında, olumsuz akran etkisine bağlı olarak, şiddet ve suç davranışlarının daha sık görüldüğü sonucuna varmışlardır.

Anne, baba ve çocuklar arasındaki aile içi etkileşimin çeşitli boyutlarının çocuk suçluluğu üzerinde son derece etkili olabileceği başka araştırmalarda da desteklenmiştir. Örneğin, erken yaşta çocuk sahibi olan deneyimsiz annelerin çocuklarının, suç davranışını da içeren problem davranışlar sergileme olasılıklarının daha yüksek olduğu bulunmuştur (Cheng, 2004; Wakschlag, 2000). Genç yaşta anne olanların daha fazla olumsuzluklarla karşılaştığı ve çocuklarıyla ilişkilerinde yetersiz, sınırlı ve olumsuz bir yaklaşım içinde oldukları (Trautmann-Villalba, Laucht ve Schmidt, 2004) bilgisi bu ilişkiyi açıklar niteliktedir.

Çok sayıda araştırmada, anne-baba desteği, kontrolü ve gözetiminin yüksek olduğu ailelerin çocuklarında suç davranışının görülme olasılığının daha düşük olduğu bulunmuştur. Destekleyici ve cesaretlendirici davranışları içeren aile desteği algısı yüksek olan çocukların, halka açık alanda alkol almak, başkasının malına zarar vermek, hırsızlığa teşebbüs etmek veya hırsızlık yapmak, sahte para kullanmak, taş veya şişe benzeri nesneler fırlatmak gibi eylemleri içeren suçlarda bulunma olasılıklarının daha düşük olduğu görülmüştür (Tatum, 2001). Öte yandan suça yönelmiş çocukların ailelerinde, daha fazla aile içi şiddet (eşin istismarı, çocuk istismarı, yaşlıların istismarı, fiziksel ve duygusal istismar), daha zayıf anne-baba bağı ve aile içi işlevsellikte daha fazla yetersizlik görüldüğü bildirilmiş ve çocukların anne babalarını çeşitli değişkenler bakımından daha olumsuz algıladıkları tespit edilmiştir (Kim ve Kim, 2008).

Anne-baba rolünü üstlenen kişilerin sürekli değişmesi, diğer bir ifadeyle çocuğu gerçekten sahiplenmiş yerleşik, öz anne-baba yoksunluğu da çocuk suçluluğu için önemli bir risk faktörü olarak saptanmıştır. Biyolojik anne-babalardan ikisiyle birlikte yaşayamamanın da suç davranışı riskini artırdığı saptanmıştır (StouthamerLoeber, Homish ve Loeber, 2002). Bazı durumlarda anne-babanın boşanması aile yapısını bozabilmekte ve anne babalık işlevlerinin düzenli olarak yerine getirilmesini kesintiye uğratmaktadır. DeGarmo ve Forgatch (2005)’ın çalışmasında, anne-baba üzerinde olumsuz etkiler yaratarak annelik-babalık rolünde sapmalara ve yetersiz ebeveynliğe yol açan boşanmanın, sonuç olarak çocuklarda çeşitli uyum ve davranış problemlerini artırabileceğinden söz edilmiştir. Başka bir çalışmada da suça yönelmiş çocukların çoğunun boşanma veya ölüm sebebiyle parçalanmış ailelerden geldiği görülmüştür (Gültekin Akduman, Akduman ve Cantürk, 2007).

Spitz ve Bowly gibi önemli araştırmacılar tarafından yapılan araştırmalar, bebeklikte anne bakımından yoksun çocukların fiziki ve ruhi gelişimlerinin gerileyeceğini göstermiştir. Bowly, 44 hırsız çocukla başka problemleri olan 44 çocuğu karşılaştırmıştır. Hırsızlık yapan grubun %40’ının ilk 5 yaşları içinde anneden yoksun kaldığını diğer grupta ise bu oranın %2 olduğunu bulmuştur. Bu araştırmacıya göre anne yokluğu, duygu gelişiminde eksikliğe, sevgisizliğe ve zamanla toplum kurallarına ters düşen davranışlara yol açmaktadır.

Araştırmaların bir kısmında ise anne ve babanın, çocukları üzerinde çocuğun cinsiyetine göre farklı etkilerinin olabileceği saptanmıştır. Babaların oğulları üzerinde, annelerin ise kızlarının üzerinde daha etkili olduğu düşünülmektedir (Shek, 2005). Baba fi gürünün erkek çocuklar için kritik bir rol oynadığı ve babanın evde varlığını hissettirmesinin çocuk suçluluğunu azalttığı görülmüştür (Comanor ve Phillips, 2002). Babanın olmadığı ailelerde aynı zamanda sosyoekonomik açıdan avantajsız konumda olan erkek çocuklarının suça yönelme olasılıklarının daha yüksek olduğu tespit edilmiştir (Paschall, Ringwalt ve Flewelling, 2003). Bazı araştırmacılar, anne figürünün erkek ve kız çocukları üzerinde farklı etkileri olabileceğini belirtmişlerdir. Örneğin, Torrente ve Vazsonyi (2008) anneden gelen psikolojik kontrolün kız çocukların anti sosyal ve suç davranışlarını artırdığını, annenin desteğini almanın ise erkek çocukların anti sosyal ve suç davranışlarını azalttığını bulmuştur.

Çocuk suçluluğu ile ilgili diğer değişkenlerden biri de çocuk istismarı ve ihmaldir. Dembo ve arkadaşları (2000) fiziksel ve cinsel istismara uğrayan çocukların suç davranışı bakımından daha fazla risk altında olduklarını belirtmişlerdir. Anne-babaların çocuğa yönelik saldırganlık ve şiddet içeren davranışlarının çocuğun suçla ilişkili şiddet davranışını artırdığı bulunmuştur. Ilomäki ve arkadaşları (2006) benzer şekilde, anne-baba tarafından fiziksel istismara uğramanın kız çocukları arasında şiddet ve suç davranışını da içeren davranım bozukluklarına yol açabileceğini bulmuştur.

Araştırmacıların odaklandığı bir diğer konu ise anne-babaların sosyo-ekonomik durumu ve eğitim düzeyidir. Gültekin Akduman, Akduman ve Cantürk (2007) anne-babaların eğitim seviyesi arttıkça çocukların suça karışma olasılıklarının düştüğünü tespit etmişler ve eğitimli anne-babaların çocuk yetiştirme konusunda kazandıkları farklı deneyimlerin ve bakış açılarının bunda payı olduğunu düşünmüşlerdir. Çocuklara kendilerini suça iten sebepler sorulduğunda ilk sırada “ekonomik zorlukları” belirttikleri görülmüştür (Kocadaş, 2007). Anneleri işsiz ve eğitim düzeyi düşük olan, ayrıca düşük ekonomik geliri olan ailelerdeki çocukların daha çok ev dışında vakit geçirdikleri ve gözetimden yoksun oldukları bulunmuştur (Levine Coley, Eileen Morris ve Hernandez, 2004).

Araştırmacılar anne-babaların dini inanışlarının çocuk suçluluğu üzerindeki etkisine de odaklanmıştır. Hem anne-babaların hem de çocukların dini yönelimlerinin ve dini aktivitelere bağlılıklarının, ciddi boyutlu suç davranışını sınırlandırdığı özellikle de bu yönelim ve bağlılığın kız çocuklarını erkek çocuklardan daha iyi koruduğu bulunmuştur (Regnerus, 2003). Başka bir çalışmada, dini inanışın ancak aile üyeleri arasında paylaşıldığı takdirde aileye bağlılığı artırarak suçluluğu azalttığı saptanmıştır (Pearce ve Haynie, 2004).

Anne-babaların suç öyküsü, psikolojik ve duygusal durumu (Dembo, 2000) ve madde kullanımı çocukların suç davranışıyla ilişkili bulunan diğer faktörlerdir. Anne-babaların suça yönelmiş olması ve madde kullanımı çocuk suçluluğunu artırmaktadır. Anne-babaların suça yönelmesi nedeniyle çocukların yaşayacakları anne-baba yoksunluğunun, onların davranışları üzerinde olumsuz etki yaratabileceği düşünülmektedir (Keller, Catalano, Haggerty ve Fleming, 2002). Anne-babaların suç davranışıyla çocuğun suç davranışı arasındaki ilişki nesillerarası geçiş yoluyla da ilişkilendirilmektedir. Örneğin, Farrington, Coid ve Murray (2009) nesillerarası geçişte bireysel, ailesel ve sosyo-ekonomik çeşitli risk faktörlerinin rol oynayabileceğini belirtmişler ancak bu faktörleri kontrol etmelerine rağmen çocuklardaki suç davranışının nesillerarası olarak babadan oğullara geçtiğini bulmuşlardır.

1972-1977 yılları arasında, İzmir, Ankara, Elazığ çocuk ıslahevlerinde toplam 214 erkek hükümlü ile yapılmış olan araştırmada, çocuk suçluluğunda, ailenin diğer bireylerinde görülen suçluluğun etkisi araştırılmış ve hükümlü çocukların %54 ü gibi büyük bir bölümünün ailesinde çeşitli suçlardan hüküm giymiş bireylere rastlanılmıştır.

Tüm bu bulgular bize ailesel faktörlerin hem doğrudan hem de başka faktörler yoluyla çocuk suçluluğuna etki edebileceğini göstermektedir.

Tablo 1: Ailenin parçalanması ile çocuğun okul idaresinden ceza alması arasındaki ilişki.

OKUL İDARESİNDEN CEZA ALDIN MI?

TOTAL

EVET

HAYIR

KİMİNLE

YAŞIYOR?

ANNE, BABA VE KARDEŞLER

28

%10

252

%90

280

%100

ANNEYLE

40

%24,4

124

%75,6

164

%100

BABAYLA

3

%8,3

33

%91,7

36

%100

YUTTA

10

%50

10

%50

20

%100

AKRABALARLA

10

%20,4

39

%79,6

49

%100

KARDEŞLERLE

2

%18,2

9

%81,2

11

TOTAL

93

%16,6

467

%83,4

560

%100

Çocuğun suça eğilimini belirleyen ölçütlerden çocuğun okul yönetiminden uyarı ve ceza almasında ailenin parçalanması kadar, parçalanmanın şekli de önemlidir. Bahsedilen ilişki tablo 1’de gösterilmektedir.

Çocuk suçlarının niteliği ve niceliği her geçen yıl artmaktadır. Bu konudaki TÜİK verileri incelendiğinde, güvenlik birimlerine gelen veya getirilen çocuk sayısı 2013 yılında, bir önceki yıla göre %11.6 arttığı görülmüş ve bu çocukların %57.9’unun 15-17 yaş aralığında olduğu belirtilmiştir. Suç artışı özellikle ergenlik ile beraber artış göstermektedir. Yine 2013 yılı içerisinde güvenlik birimlerine kanunlarda suç olarak tanımlanan bir fiili işlediği iddiası ile gelen 115.439 çocuğun %88.7’sinin erkek ve %11.3’ünün ise kız çocuğu olması erkek çocuklarının daha çok suça itildiğinin açık bir göstergesidir. Bu çocuklar en çok (yaklaşık 1/3) yaralama suçuyla isnat edilmiştir (TÜİK, 2015).

Ülkemizde çocukluk dönemi ile ilgili suç araştırmalarında, suç türü olarak ilk sırayı hırsızlığın aldığı görülmektedir. Sivas’ta yapılan çalışmada olguların %42,4’ünün, Elazığ’da yapılan çalışmada %44,7’sinin (Dülger, Hancı, Ertürk ve Coşkunol, 1992), İzmir’de yapılan çalışmada %62,3’ünün hırsızlık ile suçlandığı saptanmıştır. Diğer suçlar ise sırasıyla; uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanmak, satmak veya satın almak, mala zarar verme ve tehdit suçlarıdır (TÜİK, 2015). Suç işlemenin düşük eğitim düzeyinde daha çok gerçekleştiği gösterilmiştir. Okul çağında olup da eğitimine devam etmeyen çocuklar suç işlemeye ve suça maruz kalmaya daha yatkındırlar (Wang ve Blomberg, 2005). Okuryazar olmayan çocukların çevreyle uyum sağlamaları daha güç olduğundan sosyal dayanışmaya ve bu tip arkadaş gruplarına ihtiyaçları daha fazla olmakta ve toplu suç işleme eğilimleri diğerlerine göre artmaktadır (Bayındır, Özel ve Köksal, 2007). Suç işleyen çocukların arkadaş grubu içerisindeki saygınlığı, diğer çocukların da suç işleyerek o saygınlığa sahip olma isteğini arttırmakta ve su işlemekten çekinmemelerine yol açmaktadır. Kalabalık ailede yaşamanın ve ailede çocuk sayısının fazla olmasının, sosyoekonomik düzeyi düşürebileceği ve ailenin çocuğa sağladığı eğitim fırsatlarını kısıtlayabileceği, ayrıca çok sayıda çocuğu olan ebeveynlerin çocukların eğitimi ve ruhsal gelişimi ile ilgilenmelerinin daha zor olacağı vurgulanmıştır. İlgi eksikliği, dışarıda arkadaş grupları ile daha fazla vakit geçirmesine neden olabilmektedir. Çocuk kendisini ispatlama gereği hissedebilir, bu durum onu suça daha yatkın hale getirebilir (Murray, 2010).

Ülkemizde çocuk suçları ile ilgili mahkemeler ve savcılıklar kurulmuş, çocuklar ile ilgili polis birimleri oluşturulmuştur. Bu organizasyonların genellikle çocuğa suçuna uygun ceza vermek amacı taşıdığı görülmektedir (Şen, Karbeyaz, Toygar ve Akkaya, 2012). Oysaki çocuk suçluluğunun bireysel ve toplumsal nedenleri üzerine derinlemesine çalışmalar yapılarak her çocuk kendi içinde özel olarak ele alınmalı ve genelde de toplumsal sorunların çözümü için çabalanmalıdır. Sonuç olarak; suça itilen çocuklar yalnızca hukuki boyutta değil sosyo pedagojik açıdan ele alınmalı ve topluma kazandırılmalıdır.

  1. TARTIŞMA

Çocuk suçluluğu ve çocuk suçluluğunun etkileri, üzerinde çok çalışılan, araştırma yapılan konuların başında gelmektedir.

Ailesel değişkenlerin çocuk suçluluğunda çok önemli bir rol oynadığı bilgisi, aileye yönelik desteğin çocuk suçluluğunu engelleyebileceğini ya da en aza indirebileceğini akla getirmektedir. Bu doğrultuda bazı araştırmacılar çocuk suçluluğunu önlemek için ailesel faktörlere odaklanılması gerektiğini savunmuştur ve aileye yönelik geliştirilen bazı müdahale programlarının çocuk suçluluğunda etkili olabileceği görülmüştür (Dembo, Schmeidler ve Wothke, 2003; Latimer, 2001). Örneğin, aileyi güçlendirmek amacıyla planlanan bir müdahale tekniğinin çocukların suç davranışında azalmayı sağladığı bulunmuştur.

Tek ebeveynli evlerde yaşayan çocuklar için, aile içi iletişimin güçlü olmasının koruyucu bir faktör olduğu tespit edilmiştir (Oman, Vesely ve Aspy, 2005). Anne-babaların ve çocukların birlikte vakit geçirmelerinin ve akranlarla ilişkilerin gözetim altında gelişmesinin ve ilerlemesinin çocuklar üzerinde olumlu etki yarattığı bulunmuştur. Bu bağlamda, aile ve evlilik danışmanlığının aile içi iletişimi geliştirerek suç davranışını kontrol edebileceği düşünülmektedir (Leung, 2003). Eğitim seviyesi düşük anne-babaların çocuk suçluluğu üzerindeki etkisi düşünülerek anne babalara yönelik danışmanlık hizmetlerinin artırılmasının da çocuk suçluluğunu önleyebileceği ya da azaltabileceği düşünülmektedir (Gönültaş, 2009).

DeGarmo ve Forgatch (2005) yeni boşanmış anneler ve oğullarıyla yaptıkları çalışmada aile içi faktörlere odaklanmış ve problem çözme, gözetim, pozitif ilişkiler ve teşvik gibi etkili yetiştirme becerileri ile olumsuz duyguları kontrol edebilme, kişilerarası çatışmayla baş edebilme gibi başka becerilerin kazandırıldığı bir müdahale tekniğinin etkililiğini test etmiştir. Sonuç olarak, müdahale programına tabi tutulan annelerin, özellikle sosyo-ekonomik seviyesi yüksek olanların çocuklarında suç davranışlarının ve suçlu akranlarla ilişkilerin azaldığı görülmüştür. Yüksek sosyoekonomik düzeydeki annelerin programdan çok daha fazla yararlanmış olması ise aklımıza bir kez daha faktörlerin nasıl birbirleriyle etkileşim halinde olabileceğini getirmektedir.

  1. SONUÇ ve ÖNERİLER

Çocuklar toplumun geleceğidir. Onların her türlü gelişimine önem veren toplumlar geleceklerine güvenle bakabilirler.

Suça sürüklenen çocuklarının topluma yeniden kazandırılması şüphesiz gereklidir. Çocukları topluma yeniden kazandırma girişiminden daha öncelikli olarak çocukların suça sürüklenmesini önlemeye yönelik girişimlerin yapılması gerekmektedir. Bunun için de toplum olarak hangi sorumlulukları üstlenmemiz gerektiğini düşünmek zorundayız

Günümüzde özellikle ekonomi ve iletişim alanında meydana gelen gelişmeler sayesinde her şey baş döndürücü bir hızla değişmektedir. Neredeyse tüm toplumları etkileyen bu değişim, özellikle gelişmekte olan ülkelerde geleneksel yapının çözülmesine neden olmaktadır. Bu ise, toplumdaki değişmelerden ve bunların yol açtığı sıkıntılardan etkilenmeleri daha kolay olan çocukların suçlu davranışlara yönelmelerini kolaylaştırmaktadır. Dolayısıyla onların bu tür davranışlara yönelmelerini azaltacak ya da ortadan kaldıracak önlemlerin alınması gerektiğini düşünüyorum. Bu bağlamda başta devlete, sonra aile kurumuna ve sonra da bireylere önemli sorumluluklar düşmektedir.

Türkiye’de son yıllarda çocuk suçluluğu konusundaki artış toplumsal bir tedirginliğe sebep olmuştur. Her aileyi tedirgin eden bu sorun nedeniyle de önemli ve çözümü acil bir konu hâline gelmiştir. Nüfusun önemli bir kısmını çocuk ve gençlerin oluşturduğu Türkiye’de, çocuk güvenliğinin sağlanması hususundaki çalışmalar bu sebeple her geçen gün daha da önem kazanmaktadır. Çocukların suç işlemesine sebep olacak nedenlerin ortadan kaldırılmasına yönelik çalışmaların başarısı ilk başta sorunların tespitine, alternatif çözüm yollarının bulunmasına, en makul ve uygulanabilir çözümün uygulanmasına bağlıdır. Yapılan birçok araştırma ve bu konudaki veriler gösteriyor ki çocuğun suça sürüklenmesinde en az pay bireysel faktörlere aittir. Birey doğduktan sonra başta ailesinden daha sonra çevresinden edineceği bilgi ve deneyim ile şekillenir. Sorunlu aile yapısı ve kötü çevre koşullarında yaşayan çocuklar bu bakımdan risk altındadır.

Aile toplumun çekirdeği ve temel dinamiğidir. Bu açıdan, onu zafiyete uğratan her türlü etmenin bertaraf edilmesini sağlayacak ve koruyup güçlendirecek yasal düzenlemeler yapılmalıdır. Ayrıca, devletin ilgili bakanlığı, yerel yönetimler ve konuyla ilgisi olan vakıf ve derneklerin işbirliğiyle her kesimden insanı kapsayacak düzeyde, aile kurumunun güçlenmesine yönelik seminerler verilmelidir.

Diğer taraftan eğitim öğretim sürecinin gerçekleştirildiği ve çocukların toplumsallaşmalarında önemli bir yere sahip olan okullar, fiziksel açıdan yeterli donanıma (kütüphane, laboratuar, spor salonu vb.) kavuşturulmalı, eğitim öğretim kadrosunun sosyo-ekonomik durumu iyileştirilmeli ve eğitim müfredatı dünyadaki gelişmelerle ve toplumsal yaşamla tutarlı hale getirilmelidir.

Gecekondu bölgelerinin alt ve üst yapı sorunları giderilerek, buralarda yaşayan ailelere özellikle ekonomik açıdan uygun yardımlar yapılmalıdır. Bu bölgelerde yaşayan ve her an suç işlemeye müsait başıboş dolaşan çocuklara, boş zamanlarını ve enerjilerini olumlu yönde kullanabilecekleri mekânlar sağlanmalı ve bu hususta özellikle yerel yönetimler gerekli girişimlerde bulunmalıdır.

Kontrolün tamamen ortadan kalktığı ve suçlu davranışın her türünün rahatça görülüp öğrenilebileceği internetin, kamuya açık olan yerlerdeki kullanımının -son dönemlerde çeşitli yasal uygulamalar yürürlüğe sokulmuş olsa da- ilgili kurumlar tarafından kontrol altında tutulabilmesi için gerekli yasal düzenlemeler yapılmalıdır. Aileler ise, çocuklarının gerek evdeki gerekse de internet kafelerdeki internet kullanımlarını kontrol altında tutmalı ve onlara bu konuda gerekli bilinci vermelidirler.

Suç işleyen çocukların toplum tarafından damgalanmalarını önlemek amacıyla işledikleri suçun türü göz önüne alınarak cezalarını ıslahevi dışında psiko-sosyal gelişimlerine zarar vermeyecek ortamlarda- çekmeleri konusunda gerekli yasal düzenlemeler yapılmalıdır.

Sonuç olarak suç, sosyo-pedagojik bir sorundur. Dolayısıyla, toplumsal yapıda bu olgunun en aza indirilmesi için, rasyonel düşünme biçiminin tüm kişi, kurum ve kuruluşlara uygulanması sağlanmalıdır.

  1. KAYNAKÇA

Alpsoy, N. Arif (2005). Uluslararası Hukuk ve Ulusal Mevzuatımız Işığında Mağdur Çocuklara Yönelik Düzenlemeler. Türkiye Barolar Birliği Dergisi, S. 58, 247.

Arslan, D. A. (2013). Sosyoloji ve Yöntem Yazıları. Ankara: Kalkan Matbaacılık.

Avcı M. (2008). Tutuklu Çocuklar Üzerine Bir Araştırma: Çocukların Suça Yönelmesinde Etkili Olan Toplumsal Nedenler ve Çözüm Önerileri. Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi 11(1): 49.

Avcı, M. (2011). Yazgının Yokluğunda Suçun Varlığı Meselesi Ya Da Ailenin Parçalanmasının Suçla İlişkisi. Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 15 (1), 121-140.

Bal, H. (2007). Toplumsal Eşitsizlik Temelinde Çocuk Suçluluğu (Isparta-Van Karşılaştırması). Sosyoloji Dergisi Ülgen Oskay’a Armağan Özel Sayısı, 293-311.

Bayındır N, Özel A, Köksal E. (2007). Çocuk Suçluluğu Demografisi; Kütahya Şehri Örneği. Polis Bilimleri Dergisi 9(4): 95-108.

Bayındır N. (2010). Aile İçinde Yaşanan Şiddete Karşı Çocuğun Gösterdiği Tepkiler. Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 2(2), 1-9.

Erdoğdu, M.Y. (2005). Suça yönlendirilen ve yönlendirilmeyen çocukların aile ilişkileri ile saldırganlık davranışlarının karşılaştırılması. Çocuk ve Gençlik Ruh Sağlığı Dergisi, 12 (3), 106-114.

Dülger E, Hancı İ, Ertürk S, Çoşkunol H. (1992). 1988-1991Yılları Arasında Elazığ’da Farik-i Mümeyyizlik Muayenesi Için Gönderilen Çocukların Demografik Özellikleri. Adli Tıp Dergisi 8(1-4):131-136.

Erden, G. ve Kokrkmaz, M.N. (2010). Çocukları Suç Davranışına Yönelten Olası Riskler. Türk Psikolojisi Yazıları, 13(25), 76-87.

Giddens, A. (2000). Sosyoloji, (Y.H.: H. Özel – C. Güzel), Ayraç Yayınevi, Ankara.

Gökpınar, M. (2007). Sosyal ve Kriminal Boyutuyla Çocuk Suçluluğu. Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Sayı: 72, 206-233.

Menteşe, S. (2012). Sosyo-Kültürel ve Fiziki Mekânların Çocukların Suça Yönelme Ya Da Suç İşlemeye Etkilerinin Van İli Ölçeğinde Araştırması. Gaziantep University Journal of Social Sciences 11(4): 12751305.

Sevük, Yokuş Handan, ”Yeni Ceza Mevzuatında Çocuğa İlişkin Hükümlerin Değerlendirilmesi”, Hukuki Perspektifler Dergisi, S. 7, Temmuz 2006, s. 91.

Şentürk, Ü. (2012). Sosyolojik Açıdan Parçalanmış Aile ve Çocuk İlişkisi, Kum Saati Yayınları, İstanbul.

UNICEF (1998). Çocuk Haklarına Dair Sözleşme Uygulama El Kitabı. Ajans Türk Basın ve Basım A.Ş., Ankara.

Uluğtekin, Sevda, Acar, Baykara, Öntaş Cankurtaran, “Çocuk Adalet Sisteminde Sosyal inceleme Raporları ve Gözetim Raporlarının Yeri”, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, S. 53, Temmuz-Ağustos 2004, s. 35.

http://www.tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=16121 (Erişim Tarihi:26.02.2015).

Yorum Yap

Yazar Hakkında

Merhaba ben Mustafa, Mersin Üniversitesi Sosyoloji Yüksek Lisans öğrencisiyim. Dolayısıyla bu süreçte yazdığım yazılarımı, sizinle de paylaşmak için burdayım.

Yorum yap