Çin’in Wuhan kentinde görülen ilk koronavirüs vakasının ardından üç ay kadar bir zaman geçti. Neredeyse tüm dünya salgın ile adeta boğuşuyorken Türkiye’de hiç vaka görülmemesi bir gurur vesikası olarak karşımızdaydı. Kimimiz bunu mistik anlatılar ile açıklamaya çalışırken kimimiz ‘’Türk’e bulaşmaz’’ diyerek kendimizi avuttuk (Türkiye’de 1995 yılında da ilk AIDS vakası görülene kadar ki süreçte dönemin Sağlık Bakanı dahil olmak üzere birçok meslek uzmanı: ‘Türk’ün kanına hiv/aids işlemez!’ demekten geri durmuyordu). Elbette böyle hamasi söylemler belirli ölçüde halkın tedirginliğini azaltmak için işlevsel gözükse de tedbir zaruretini de görünmez kılması anlamında oldukça da sakıncalıdır.

Neyse ki kanımıza işlemeyeceğinden değil ama Sağlık Bakanlığının özverili çalışmaları neticesinde kayda değer bir zaman diliminde koronavirüsü aktüel gündemimizden uzak tutmayı başardık. Ancak tam bir hafta önce bugün ilk vaka ile karşılaştıktan sonra artan vaka sayısı bir yana hamasi-gerçek dışı söylem ve paylaşımlar, kara borsa fırsatçıları, boşalan market rafları, insanların hayatını hiçe sayıp karantinadan kaçmaya çalışanlar, ulusal tedbirleri alenen ihlal edenler, sosyal medyada viral olan tüm cehalet videoları ve en önemlisi *tüm belirsizlik durumları hepimizin mental sağlığına zarar verdi desek yanlış olmaz.

Peki biz ilk vakaları ve yeni önemleri tartışırken dünyada neler oldu?

‘’temel motivasyon hegemonya’’

İlk vakanın üzerinden üç ay geç Wuhan kentinde koronavirüs salgını üzerine açılan hastanenin görevini tamamlaması üzerine hastanenin sağlık çalışanları tarafından yayınlanan ‘’maske çıkartma’’ görüntüsü de bir o kadar sanal alemde önümüze çıkan içeriklerden. Maskelerini harmonik olarak çıkarırken dünyaya mutluyuz, gururluyuz mesajı veren Çinliler için ölüm ve yaşamın anlamının bizim zihinlerimizdekiyle eş olduğunu söyleyebilir miyiz? Binlerce insanın ölümünün ardından verilen milli gurur pozları bizatihi insanın semantiği hakkında da düşünmemizi gerektiriyor. İnsanın salt nicel varlıktan ibaret olduğu ve ‘’daha az kayıp’’ olarak simgeleştirildiği bir toplumsal düzlem söz konusu. Ülkeler bir hegemonik güç elde etme arzusuyla aşı çalışmalarını hızlandırmış durumda, ancak daha az insanın zarar görmesi için değil statü ve maddi kazanç için gibi gözüküyor bu çalışmalar. Donald Trump’ın bilim insanı devşirme çabası da muhtemelen yine benzer motivasyon kaynaklı.

‘’Boris Johnson’ın içinden Herbert Spencer çıktı’’

Çok geçmeden İngiliz hükumetinden de İngiliz resmi ideolojisini yansıtır nitelikte bir açıklama geldi. Sonrasında eleştirilerin odağında kalsa da İngiliz başbakanı Boris, koronavirüsün zaman içinde nüfusun büyük kısmına bulaşmasının ve böylece halkın “sürü bağışıklığı” geliştirmesinin planlandığını kaydetti. Hükümet, böylece halkın her yıl mutasyona uğrayarak grip gibi tekrar hasta etme ihtimali bulunan bu virüse bağışıklık geliştirmesini umuyor. Hükümetin açıkladığı “makul en kötü senaryoya” göre 66 milyonluk İngiltere nüfusunun yüzde 80’i virüs kapacak ve öldürücülük oranı yüzde 1 bile olsa 500 binden fazla insan ölecek. Ünlü İngiliz sosyolog Herbert Spencer’ın 1800’lerin ortalarında öne sürdüğü ‘’uyum yeteneği’’ fikrine ne çok benzer bir yaklaşım öyle değil mi? Spencer, Charles Darwin’den ödünç alarak sosyal ve ahlaki alana uygulamaya çalıştığı sosyal darwinist düşünceye göre doğada hayvanların birbirlerine karşı verdiği var olma mücadelesi gibi “uyum yeteneği en çok olan” ın hayatta kalması toplumda yaşanan rekabetin sonucunda ‘’en iyi’’ olan türün hayatta kalmasını sağlayacaktı. Toplum canlı bir organizma gibi güçsüz kalan parçalarını kendisi yok edecek ve böylelikle daha güçlü bir yapı tahsis edileceği için güçsüz-savunmasız kalan insanlara müdahale etmek ‘’sürü bağışıklığını’’ düşürecekti.

Evet, çok ilkel gelebilir kulağa ama bu düşünce form değiştirerek günümüz kapitalist toplumlarında insan ve hayatının anlamının ancak onun maddi gücüyle ölçülebileceği fikrinin çeperindeki söylemlere evrildi.

Koronavirüs tehdidine geri dönersek yaşlı, kronik hastalık sahibi ve dolayısıyla savunmasız insanların virüs sebebiyle hayatlarını kaybetmesinin diğer insanları güçlendireceği fikri sanılandan çok daha kadim bir ideolojik tutumun eseri; çünkü doğal seleksiyon bunu gerektiriyor (!)

‘’Çav Bella’’

Neredeyse tüm dünyayı etkisi altına alan koronavirüsün sosyal hayatı felç ettiği İtalya’dan birkaç görüntü de sosyal medyada… Sokağa çıkma yasağından ötürü evlerinden çıkamayan İtalyanların evlerinin balkonlarından birlikte söyledikleri şarkılar bir anda viral oldu. Son verilere göre 2 bin 158 kişinin korona virüse bağlı semptomlardan dolayı hayatını kaybettiği İtalya’da balkon konserleri insanların fizyolojik riske girmeksizin kısıtlı da olsa sosyal etkileşime girmelerinin bir yolu olmakla birlikte salgın paniği ile baş etme stratejisi olarak işlevsel gözükmekte. Ancak binlerce insanın hayatını kaybettiği binlercesinin de halihazırda ölümle mücadele ettiği ülkede ‘moral olsun’ diye gerçekleştirilen enstrümantal gösterilerin semantik temeli nedir? Ölenlerinin ardından mistik müzikal rütieller gerçekleştirmek neredeyse her toplumda farklı formlarda görülür çünkü ölenin ruhu ile kurulacak bir bağ için bu gereklidir. Ancak burada doğa üstü ile ilgili değil aksine seküler bir motivasyon görüyoruz. Balkonlardan hep bir ağzından söyledikleri Bella Ciao yani Çav Bella şarkısı II. Dünya Savaşı sırasında İtalya’da Mussolini’ye karşı direnen sosyalistler tarafından sözleri değiştirilmiş bir halk bestesidir ki yine direnişte can veren devrimcilerin üzerine marş haline gelmiş olması dikkat çekicidir. Yani aksi örnekler mutlaka vardır ama İtalya örneğinden hareketle batı toplumlarının dillere pelesenk olan marşları kitlesel ölümler sonrasında ortaya çıkan ve hem ölenleri anmak hem de sağ kalanları motive etmeyi amaçlayan hareketli ve duygusal parçalardır desek yanlış olmaz. Hal böyle iken İtalyanların can kayıpları sonrası balkonlarında müzikal şölenler vermeleri tesadüf sayılmaz.

Peki ya bu biz?

Türkiye’de henüz koronavirüs kaynaklı ölüm vakası yaşanmadı, temenni ediyorum ki yaşanmaz da. Ama yaşandığı takdirde İtalyanlar gibi kendimizi motive edebilecek bir toplum olduğumuzu da düşünmüyorum. Bu tabiki kültürel düşünüş biçimleriyle ilgili toplumsal farklılıklardan kaynaklı. Bizler toplu halde ya da bireysel can kayıplarımızın peşinden ağıt yakıp ‘’Ano Yemendir’’ gibi salt anma mahiyetli türküler besteleyen bir ölüm semantiğine sahibiz. Nasıl mı? Ölen kimsenin evinde kırk gün müzik çalmaz, etrafında düğün yapılmaz, toplu halde verdiğimiz can kayıplarında bu kurallar kamusal olarak uygulanır. Çünkü insan yaşamının ve ölümünün semantiği bu coğrafyada liberalizmden farklı bir şahıs imgesi barındırır ve ölüm ile seküler yaşam pek yan yana gelir şeyler değildir; hayatın normale dönmesi için ölenin ruhunu rahatsız etmeyeceğimiz kadar süre geçmesi beklenir.

Bu nedenle muhtemelen Türkiye’de koronavirüs vakalarının ardından kimse balkonlarından marş söylemez; söyleyecek olanlar da yoğun tepki ile karşılaşır. Belki de bunun nedeni batı toplumlarındaki niceliksel insan anlayışından ziyade insanın özünde tinsel bir kutsallığı olduğu fikrinden ileri gelmektedir.

Bu konuda bir twitter paylaşımı dikkatimi çekti iki gün önce: ‘’Karantinada balkonlardan tarkan bir oluruz yolunda söylicez herkes son defa bi ezber yapsın’’ yazıyordu. Umuyorum ki Türkiye İtalya’da yaşanan kaotik durumu yaşamaz; biz de balkonlardan birbirimize bir şeyler söylemek durumunda kalmayız. Ama ülke bu salgını can kaybı olmadan ve minimum zarar ile atlattığında paylaşımı yapan arkadaşın hatrına meydanlarda ‘’bir oluruz yolunda’’ diye haykırabiliriz; bireysel önlemlerimizi aksatmaz ulusal tedbirlere karşı da direnmeye çalışmazsak (!), özsel kabullerimizle bilimsel verileri inkar etmezsek koronavirüs tehdidinden kurtuluşumuzu kutlamamak için hiçbir neden yok..

1 Yorum

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz