COVID-19 Salgınının Toplumsal Etkileri

koronavirüsün toplumsal etkileri
2

COVID-19 Pandemic and its Social Effects

Öz:

Tüm dünya son günlerde bir virüsü konuşuyor. Tahmin edilmeyen, beklenmeyen, belki de ciddiye alınmayan bir virüs şimdilerde tüm sorunların kaynağı gibi görünen devasa sistemlerden ve modern dünyadan hesap sormaya gelmiş gibi görünüyor. Kapitalizmin tüm yıkıcılığının yol açtığı yoksulluğun, önemsenmeyen ötekilerin (mülteciler, zenciler, evsizler, yoksullar, kadınlar ve çocuklar), delinmiş ozon tabakasının, kirletilmiş doğanın, yaşam alanı elinden alınmış hayvanların, milyonlarca kişinin sıkışmış bir şekilde kirli bir havayı solumak zorunda kalarak yaşadığı kentleşmenin sanki öcünü alıyor. Ne kadar büyük ekonominiz, ne kadar çok paranız, uluslararası şirketleriniz olursa olsun eğer doğayı talan ederseniz, insanı sömürürseniz, sağlığı korumayıp hastalık üzerinden para kazanmaya çalışırsanız bunun bedelini ödersiniz demek istiyor gibi. Tabii virüs bu uyarıları yaparken modern dünyaya unuttuğu bazı değerleri de hatırlattı. Bilimin önemini, “ötekiler” iyi ve sağlıklı olmadan bizlerin de sağlıklı ve huzurlu yaşayamayacağını, sadece milyon dolar kazananların değerli olmadığını; sağlık çalışanının, sokağımızı temizleyen temizlik işçisinin, gerçek bilim adamlarının ve sosyal medya iletişiminin de aslında çok değerli olduğunu bizlere gösterdi. Salgın bazı kurumların işleyişini de biçimsel olarak etkiledi. Etkisi tartışmalı olsa da eğitimin okul binaları olmadan da yapılabileceğini gördük. Spor salonlarına gitmeden, sosyal medya aracılığı ile spor profesyonellerinden dersler aldık. Psikolog ile sosyal medya aracılığıyla görüştük. Tabii evlere hapsolmuşluğun olumsuz etkilerini de yaşadık. Bazılarımız işlerimizden oldu, bazılarımız ise krizi fırsata çevirip zengin oldu. Bu süreçte pek çok toplumbilimci kapitalizm ve sistem sorgulamasıyla gündeme geldi. “Yeni bir dünya düzeni mi gelecek?” soruları zihinleri meşgul etti. Salgın neyi değiştirir ya da nasıl düzenlemeler getirir bilinmiyor fakat ilerleyen süreçte tüm dünya “yeni normaller” ile yeni yaşam pratikleri geliştirmek durumunda kalacak gibi görünüyor. Bu yazıda, toplum bilimcilerin öngördüğü olguların ışığında salgının toplumsal analizi yapılmaya çalışılmıştır. Yaşanan sürecin özellikle ekonomik sistemle ilgisine vurgu yapılmak istenmektedir.

Abstract:

The COVID-19 pandemic have occupied the journals all around the globe. Either unpredicted or unregarded, the virus is a natural outcome of the economic systems of the modern world. It was the first time upper society seemed to be affected by the ruthless living conditions of the “outcasts” (homeless, black, refugee, poor, woman or juvenile). The nature have taken its revenge as harsh as possible for its corruption. Also, the mankind has suffocated itself in cities where all humans and restrained animals had to breathe polluted air, gradually worsening its own welfare. It does not matter how big your companies or savings, the virus doesn’t discriminate. If the nature is harmed, the outcasts are exploited and the diseases are monetized, the corruption of the global health is an expected result. Of course, this pandemic has reminded the upper class that they can’t be healthy unless they keep the outcasts healthy, and also that not only millionaires are valuable. The pandemic also changed the public perspective of various institutions’ necessity. People have observed that schooling can also be done online, outside the walls of the classroom, even if its functionality is questionable. People arranged online meetings with their psychologists. People tried to do their sports at home, some used their home gyms and others hired online instructors; either way, the mankind found its way to fulfill its secondary needs without going out. Some were fired and some created an opportunity out of the crisis. The idea of a new world order occupied our minds. We can’t  know what kind of measures will be taken to prevent the spread of COVID-19 yet, but surely it will cause big changes on both laws and social rules. This article is an analysis of the relation between the socio-economic systems and the COVID-19 pandemic.

Anahtar Kelimeler: Sosyoloji, Ağlar, COVID-19, Ekonomi, Kapitalizm, Salgın

Keywords: Sociology, Capitalism, COVID-19, Economy, Networks, Pandemic

Özet:

Dünyayı etkisi altına alan COVİD-19 salgını şu günlerde tüm toplumların başına dert olmuş durumdadır. Oysa Bilimsel Devrim’i yaşayan insanoğlu doğaya hakim olduğunu, her türlü sorunla baş edebileceğini düşünmekteydi.

Maskeli balonun maskesi düşmüş sistemleri:

Bir süredir neredeyse tüm dünyanın en önemli sorunu haline gelen COVID-19 salgını 20. yüzyılın kibirli insanının yüzüne ağır bir tokat atmış gibi görünüyor. Sanayi devriminden sonra teknoloji devrimini yaşamış, tıpta art arda yapılan buluşlar, akıllı ilaçlar, radyoterapiler, ışın tedavileri, atom tedavileri, ileri görüntüleme teknikleri derken, ölümsüzlüğü araştırmaya başlamış, yapay kan, yapay organ gibi çalışmaları ilerletmişken birden bir maskesi bile olmadığı için ölümün kıyısında buluvermişti kendini. Kapitalist sistemin dev şirketleri onca teknolojiye, bilişim sistemlerine, network ağlarına, silah ve ilaç AR-GE’lerine milyonlarca dolar yatırım yapmışlardı. Zira öyle bir yüzyılda yaşıyorduk ki artık insanoğluna ne azgın doğa olayları ne de açlık zarar veremezdi. Bu yüzden koruyucu sağlık hizmetlerine, para kazandırmayan tıbbi ekipmanlara, hatta o kadar da ihtiyaç duyulmayacağına inandıkları solunum cihazlarına para yatırmak bu kibirli teknoloji toplumu için gereksiz ve aptalcaydı. Esasen dünyanın her yeri aynı avantajlı konumu paylaşmıyordu kendileriyle. Afrika’da açlıktan hala insanlar ölüyor, her yıl yüz milyona yakın insan temiz su kaynağına erişemediği veya alt yapısı olmayan kanalizasyonsuz barınaklarda, hijyen koşullarından çok uzakta yaşamlarını sürdürmek zorunda oldukları için hayatlarını kaybediyordu. Fakat bu kibirli kapitalist sistemlerin hiçbir zaman çok önemsediği bir durum olmadı. Çünkü ölenler yoksullar, zenciler, mülteciler, evsizlerdi. Bu toplumsal eşitsizlikten kaynaklı ölümlere, hastalıklara çok kafa yormadılar; zira onların şişkin banka hesapları vardı ve ölüm onlara böyle sebeplerden uğramazdı. Oysa yaşanan bu yeni salgın kimsenin banka hesabına, yaşadığı yerin saray ya da virane olmasına, açlığına tokluğuna, dinine ve inancına bakmadı. Hesap etmediği bu yeni durum karşısında şaşkına dönen kibirli  “modern”  sistemler şimdilerde nerede hata yaptığını sorgulayıp durmakta. Öyle ki dev ekonomileri bir virüsle çökme noktasına geldi. Ulusötesi şirketleri milyon dolarlık zararlar açıklamaya başladı. Siyasi sistemleri sorgulanmaya, liderleri acımasızca haklı veya haksız eleştirilmeye başladı. Hayatlarında belki ilk kez bu çağda hastalıktan yalnızca yoksulların değil kendilerinin de ölebileceğini anladılar. Binlerce insanını kaybeden “süper güç” denilen devletler ölümün soluğunu belki uzun zamandır ilk kez bu kadar enselerinde hissettiler. Modern insan ilkel bir bedene hapsolmuşluğun sıkıntısına, daha önceki bildiklerinin eksikliğine kırılmışlığına,  bilememenin acısı ve şaşkınlığına katlanmak zorunda kaldı.

Geçmişin gelecek toplum imgelemleri:

 Ulrich Beck içinde yaşadığımız çağı  “Risk Toplumu” olarak adlandırmıştır. Beck’in vurgu yapmak istediği; modern toplumun sınırları keskin hatlarla çizilmiş, kuralları net, müphemliğe yer olmayan, farklılıkları hoş görmeyen yapısının, sanayi toplumunun sonuna gelindiğinde artık yerini belirsizliklere,  risklere, iyi ile kötünün birlikteliğine bırakmış olmasıdır. Bu yeni toplum ne sanayi toplumu ne de postmodern toplumdur. Ona göre yaşanılan bu kuşkucu dönem yeni bir modern toplumun habercisidir. Beck’e göre bu yeni “Risk Toplumu”nda riskler önceden görülemez tedbir alınamaz. Risk toplumu bize nelerden kaçınmamız gerektiğini söyler fakat ne yapmamız gerektiği hakkında hiçbir fikri yoktur. Risklerin öngörülemez oluşu sorunları beraberinde getirir ve toplumsal, siyasal, bireysel, ekonomik etkileri olur. Her sınıftan insana ulaşır ve her ülkenin sınırlarını aşar. En ironik tarafıysa bumerang gibi riski yaratanı da gidip bulması ve tüm dünyayı riske atıp bundan kar elde edenleri de vurmasıdır. Günümüzde çevreyi kirletenler, sömürü sistemleriyle dünyaya yoksulluğu ve açlığı yayanlar, küresel ısınmayı önemsemeyerek iklim değişikliklerine sebep olanlar, kısaca Beck’in dediği gibi riskleri yaratanlar salgında en çok kayıp veren en çok etkilenenler olmuştur. Beck kitabında bu belirsizlik ve risk ortamında uzmanlara olan bağımlılığımızın artacağını belirtmiştir. Yazılı ve görsel basında, medyada hemen her gün karşımızı çıkan, sağlık konusunda önerilerde bulunan, falan otun, filan meyvenin virüse iyi geleceğini söyleyen, bazı ırklara ve inançlara sahip olanların hastalanmayacağı konusunda bilgiler veren, toplumun can kulağıyla dinlediğini, önerilerine uyduğunu düşündüğümüz, bilimi ranta çeviren sözde uzmanların yerini gerçek bilim adamları almaya başladı. Artık kimse onları dinlemiyor, konuşmuyor ya da medyada yer vermiyor. (Çuhacı, 2007)

Günümüz toplumu internet ağlarıyla birbirine bağlanmış, iletişim ve etkileşim hâlinde olan ulus devletlerden oluşmaktadır. Dolayısıyla içinde bulunduğumuz çağda herhangi bir toplumda olan herhangi bir olaydan tüm dünya kısa sürede haberdar olmakta ve artık hiçbir şey gizli kalamamaktadır. Manuel Castells sosyal ağlarla birbirine bağlı bu toplumsal biçime “Ağ Toplumu” demiştir. Yaşanılan salgından sonra dünyanın pek çok ülkesinde bazı işlerin ev içinde, ağ ortamında yürütüldüğünü gördük. Pek çok insan “home ofice” tabir edilen esnek çalışma modelini deneyimlemek zorunda kaldı. Bazı çalışanların bu durumu özgürlük, rahatlık olarak gördüğünü belirtmesi Pierre Bourdieu ‘nun “habitus” kavramını, özellikle de özgürlük beğenisinin geliştiği bir orta sınıf habitusunu akıllara getirdi. Bir grup insanın ise ev ortamında çalışmayı sıkıntılı bulması Marazzi’nin sözünü ettiği hayallerin ve duyguların iş yaşamına karıştığı, boş zaman ve iş zamanının ayırt edilemediği bir durumu ortaya koymaktadır. 

Salgın sürecinde en önemli toplumsal kurumlardan biri olan eğitim de okullardan sosyal ağlara taşındı. Suanpang, Petocz ve Kalceff’ yaptıkları çalışmalarda online eğitimin geleneksel eğitimden daha verimli olduğunu ispatlamaya çalışsalar da pek çok eğitim bilimci buna karşı çıkmış zihinsel ve bilişsel gelişim açısından okul ortamının önemine vurgu yapmışlardır. (Tuncer & Taşpınar, 2008) Bugün hemen hemen her düzeyde açık ve uzaktan eğitim imkanlarının lokal ya da global olarak internet üzerinde ve son dönemlerde de sosyal medya üzerinde bulunduğuna tanık olmaktayız. “Yüksek lisans eğitimlerinden yabancı dil kurslarına kadar birçok eğitim online olarak gerçekleştirilebilmektedir. Tamamen simüle edilmiş bir okul, simüle edilmiş bir sınıf ortamında eğitimlerin verildiği görülmektedir.

Baurdrillard içinde bulunduğumuz çağı simülasyonlar çağı olarak nitelemiştir. Salgının ilk başladığı yer olan Wuhan kentindeki görüntüleri tüm dünya sosyal medyadan yazılı ve görsel basından öğrenmesine rağmen sanki hiçbir şey yokmuşçasına gündelik yaşam pratiklerinden taviz vermeden izlemekle yetindi. Bu sanki Bourdrillard’ın “hiper gerçeklik” tanımlamasında sözünü ettiği gerçek ve kurgu arasındaki çizginin yok olması ve “anlamın patlaması” olarak tabir ettiği “bilgi ürettiği içeriği, iletişimi ve toplumsalı yutar, anlamı yok eder ve toplumsalı yeniliğin aksine tam anlamıyla puslu bir bilgi yokluğunun içine sokar” dediği durumun ete kemiğe bürünmüş haliydi. Ona göre televizyon sıcak olayları soğutur ve soğuk medya olayı haline getirir. Bu da olayı sıradanlaştırıp eğlenceye dönüştürür. Tıpkı savaşı televizyonda canlı seyreden bireylerin bir dizi seyrediyormuşçasına olayı sıradanlaştırmasına benzer. (Metin & Karakaya) Çin’de yaşanan salgını ve ölümleri bir film seyreder gibi ekrandan izleyen, salgının kendilerini de vuracağını düşünmek bile istemeyen ve gerekli tedbirleri almayan toplumlar ve siyasetçileri ne yazık ki bu gerçeklikle yüzleşmek zorunda kaldı.

Yeni bir dünya düzeni mi gelecek? :

Bu günlerde pek çok mecrada mevcut düzenin sorgusu başlamış durumda. Esasen bu sorgulama tabi ki marksist teoriyle 19. Yy ‘da başlamıştı. Marksizm kapitalizmin yakıcı etkilerinin proleter bir devrimle bir gün son bulacağına inansa da bu “ütopya”  günümüze dek birkaç ülke dışında hiçbir ülke ekonomik sisteminde karşılık bulmadı. Neredeyse tüm dünya ekonomik sistemleri özellikle 1980 sonrası neoliberal politikaların etkisiyle, sosyal devlet anlayışından giderek uzaklaşmış ve insani hak ve temel ihtiyaçlardan olan sağlık ve eğitim bile özelleşmişti. Kapitalizm girdiği her krizden daha da güçlenerek çıkmayı bir şekilde başardı. Son birkaç yıldır bazı çevrelerce tartışılmaya başlanan, devletin elini tüm sektörlerden çekmesinin ne kadar doğru olduğu şimdilerde birçok ekonomist ve siyaset bilimciler tarafından tartışılır oldu. Birkaç yıl önce bazı ülkelerde ilk kez 1792 yılında Thomas Paine’in kullandığı “vatandaşlık geliri” olarak tanımlanan ve bireyin üretime katılmadan sadece toplumun bir bireyi olmasından dolayı alması önerilen bir ücret referanduma sunulmuş ve halk tarafından kabul görmemişti. Liberal ekonomi kuramının önde gelen düşünürü John Stuart Mill ve Bertnard Russell ‘da vatandaşlık geliri önerisine destek vermişlerdi. (Şahin, 2018). Şimdilerde yeniden vatandaşlık geliri söylemleri gündeme gelmeye başladı. Salgın sonrasında eski ekonomik sistemlerin değişeceği ve “yeni bir dünya düzeni” söylemlerine inananlar olsa da şimdilik kulağa ütopik geldiğini düşünenler çoğunlukta görünüyor. Salgın sonrası gündelik yaşam pratiklerinin asla eskisi gibi olmayacağını, toplumsal yaşamda insan tutum ve davranışlarında köklü değişimlere yol açacağı söylemlerini sıkça duyar olduk. Normalleşmeyi değil “yeni normal” i konuşuyoruz ve artık eski “normal” lerimizi sorguluyoruz.

1970’lerden sonra yoğunlaşan modernitenin ve modern çağın sorgulamasına dayanan postmodern toplum kuramları, modern çağın bilim anlayışını da sorguluyordu. Lyotard’ın  “postmodern durum” kitabında bahsettiği “üst anlatılara inanmama” durumunun kabul gördüğü bir dönemi yaşamakta olan toplumsal bilinç, modern dönemin pozitivist bilim anlayışının pek de geçerliliğini kaybetmediğini görerek şaşırmakta. Bugün hastalanan insanların tedavileri hala bilim devrimi dönemindeki buluşlarla gerçekleşmektedir. Pek çok bilim insanına göre tüm saçmalığına rağmen bunca rağbet gören alternatif tıp vb. uygulamalar, esasen insanların duymak istediği sözlerden ya da modern tıbbın çare bulamadığı bir takım hastalıklardan kaynaklanan umutsuzluğun dışa vurumundan ibarettir. Postmodern insan kalıplara sıkıştırılmak istemiyor ve evrim teorisinin doğruluğu kadar yaratılış teorisinin de doğruluğunun kabul görmesini istiyor olabilir.  Modern bilimin pozitivizmi din kabul eden Agust Comt gibi düşünürlerinin yerine postmodern dünyada tüm bunlara şüpheyle yaklaşanlar boy göstermeye başladı. Modern çağın biyoloji çalışmalarında virüslerin bakterilerin ve tüm canlıların kategorize edilmişti.  Virüslerin yapısı hakkında oldukça çok bilgiye sahip olunması, bunların fizyolojisi ve RNA virüslerin sürekli şekil değiştirerek mutasyona uğradığı yıllar önce pozitivist bilim adamlarınca ortaya konmuş olmasına rağmen,  postmodern çağın  “bilim insanları” içinde virüsün uzaydan geldiğini, düşman bir ülke tarafından üretilip dünyaya atıldığını söyleyenler oldu. Zamanın bilime şüpheyle yaklaşan bazı düşünürleri bu işin ilaç ve aşı firmalarının işi olduğunu iddia etti. Son dönemde yaşanan salgın tecrübesiyle elimizde modern tıbbın kazanımlarına güvenmekten başka bir seçenek yok gibi görünüyor. Öyle ki birkaç yıldır yazılı ve görsel basında aşı karşıtı bazı bilim insanlarının söylemleri karşılık bulmuş ve birçok aile çocuklarına aşı yaptırmak istememişti. Şimdi ise herkesin gözü kulağı bulunacak aşıda. Belki de salgın “sosyolojinin peygamberlerini” kutsal kitaplar ile barıştırabilir ve postmodern insanı da Newton’cu bilimine yaklaştırabilir.

Düşünürler, toplumbilimciler, filozoflar tartışıyor:

Tüm dünyayı etkileyen salgın yalnızca tıp, biyoloji, ilaçbilim gibi alanlarda uzman olanları yeni bir şeyler söylemeye,  üretmeye sevk etmedi. Toplumbilimciler ve filozoflara da bu yeni durumun toplumları ve sosyal yapı ve düzenleri nasıl etkileyeceğine dair öngörülerini paylaşmaya ve bu konuda düşünmeye,  yazmaya koyuldu. En çok ses getirenlerden biri Slovaj Zizek oldu. Söylediklerini birçok düşünür ve toplumbilimci “fazla ileri gitmek” olarak değerlendirse de Zizek kendi paradoksal çelişkilerimizden bizi vurarak meseleyi anlatmaya çalışıyor. Şimdiye kadar devletin tahakkümünden şikâyet ederken, salgın döneminde yaşananlarla birlikte üretime katılsın katılmasın devletin herkese yardım etmesini yani devlet kontrolünü üstümüzde hissetmek istiyoruz. Zizek devletler bu pandemiyle baş edebilmek için baskı ve güç kullanmak zorundalar diyerek paradoksu onaylıyor. Komünizm önerisi ile tepkileri toplasa da devletin sağlıktan eğitimden yaşlı ve yardıma muhtaçların bakımından vb. pek çok sosyal işlevden elini çekmesinin yani devletin izole olmasının yeni savaşlar çıkarabileceğini söyleyen Zizek, komünizm önerimin tek alternatifi “yeni barbarlıktır” diyerek esasen başka seçeneğimizin olmadığını belirtiyor. Devlet en azından maskeler, test kitleri ve respiratörler gibi acilen gerekli şeylerin üretimini düzenlemelidir. Otellere ve diğer konaklama yerlerine el koyarak, çalışmayan herkesin hayatta kalmasının asgari koşullarını garanti etmeli ve piyasa mekanizmalarını göz ardı ederek çok daha aktif bir rol üstlenmelidirdiyerek bunun bir rüya olmadığını hatta gereklilik olduğunu vurguluyor. Sosyal izolasyon günlerinde Julian Assange’a gönderme yaparak hepimizin bir Assange olduğunu dile getiriyor ve izolasyonun diğer bedenlere temas arzumuzu artıracağını söylüyor. Byung Chul Han’ın Gelişmiş Batı ülkeleri aşırı panik gösteriyorlar çünkü gerçek düşmanlar olmadan, açık ve hoşgörülü, bağışıklık mekanizmalarından yoksun bir şekilde yaşamaya alışıklar. Bu yüzden önlerine gerçek bir tehdit çıktığında paniğe kapılıyorlar sözüyle önyargılı bir yaklaşım sergilediğini söyleyen Zizek, batı gerçekten de Han’ın söylediği kadar farklılıklara hoşgörüyle mi yaklaşıyor ve bunları tehdit olarak algılamıyor mu? Diyerek zihinlerde batı imgesinin sorgulanmasını istiyor gibi görünüyor. (Zizek, 2020)

 Han ise salgınla savaşta doğu ile batının mücadele şekillerine vurgu yaparak doğuyu daha başarılı bulduğunu belirtiyor. Çin başta olmak üzere pek çok doğu toplumunda salgınla mücadele amacıyla uygulanan biyopolitikalar son derece katı olabilmekte, ödül ve ceza sistemleri, dijital takipler ve devletin baskı yöntemleri artmaktadır. Buna rağmen halkın buna tepki göstermediğini ve başarının böyle sağlandığını dile getiren Han aynı yöntemlerin Batı’ya geçmesinden korktuğunu belirtirken bu yöntemleri ve Çin’in dijital kontrolcü devlet zihniyetini onaylıyor mu yeriyor mu anlaşılması zor. Han röportajda Zizek’e katılmadığını belirterek komünizmin bir daha asla geri gelmeyeceğini söylüyor. (Kazım, 2020)

 Salgınla ilgili konuşan bir başka fikir insanı Hariri ise pandemiyle mücadelenin ön koşulunun tüm dünyadaki sağlık sistemlerinin desteklenmesi olduğunu söyleyerek, dünyanın herhangi bir yerinde meydana gelen salgının tüm ülkeleri ve insanları etkileyeceğini bilerek hareket etmeli ve dünya sağlık örgütü gibi organizasyonları çoğaltmalıyız diyor. Zizek’i kısmen destekleyerek salgının totaliter rejimleri güçlendirebileceğini belirtirken son yıllarda hükümetlere ve medyaya güven sorunu yaşayan insanların güveninin kazanılmasının kritik önem taşıdığını ve salgınla mücadele sürecinde oldukça önemli olduğunu söylüyor. (İpek, 2020)

Sonuç:

Görünen o ki önümüzdeki süreçte dünyanın gündemini uzunca bir süre daha COVİD-19 salgını meşgul edecek. Zor günlerden geçen insanlık bu süreçten gerekli dersi alır mı, sürecin sonunda toplumsal yapılar, ekonomik sistemler, ekolojik veriler değişir mi bilinmez. Henüz buna kimse net bir yanıt veremiyor. Söylenen sözler, yazılanlar, çizilenler, senaryolar hipotezden öteye geçebilmiş değil. Sosyal temsiller kuramının temsilcilerinden olan Moscovici “Özellikle bir tehdit/kriz gibi önemli durumlarda gündeme gelen olaylar ya da yeni bir bilimsel katkının ortaya çıkması ile oluşan ve iletişim ile pekişen sosyal temsillerin amacı “tanıdık olmayanı tanıdık hale getirmektir” demiştir. Tanıdık olmayan şeyler toplumun gündelik yaşam pratiklerini tehlikeye sokan olgulardır. Cirhinlioğlu “Bilinmeyen ve yeni olan şeyler bilinen şeylerden yola çıkılarak anlaşılmaya çalışılır. Bu yoğun iletişim sonrasında oluşturulan sosyal temsiller ise sözel, yazılı ve görsel işitsel basın aracılığı ile iletişim içerisinde ifade edilir, yayılır ve değiştirilir”  demektedir (Asıl & Çetin, 2018, s. 9). Touraine (2000: 249-50)’e göre mevcut küresel ekonomik sistemler sınıfsal eşitsizlikleri azaltmalı, mali politikalar üzerinde devlet kontrolünü artırmalı ve böylece hem kültürel çeşitliliğin kabulünü sağlayıp hem de tüm bireylere eğitim ve sağlık hizmeti vermelidir. “laissez-faire” düşüncesinin demokrasiyle bağdaştırılamayacağını, aksi takdirde herkesin eşit hak ve özgürlüklerden yararlanamayacağını, bu durumunsa toplumda onarılması güç yaralara ve bölünmelere yol açacağını yazmaktadır. (Sönmez, 2012, s. 42) Belki de sosyal bir varlık olan bizler bilim insanlarının öncülüğünde içinde olduğumuz krizden yeni fırsatlar yaratmayı başararak çıkacağız. Ya da kim bilir belki Nietzsche’nin dediği gibi “ umut işkenceyi uzatır”…              

Kaynakça

Asıl, S., & Çetin, M. (2018). Sosyal Temsiller Kuramı Bağlamında Kriz Olgusu. Uluslararası Sosyal Bilimler Dergisi, 1(3), 6-28.

Çuhacı, A. (2007). Sosyoloji Dergisi, 3.dizi(14), 130-157.

İpek, E. D. (2020, Mart 16). Yuval Noah Harari: “Koronavirüs salgını totaliter rejimleri güçlendirebilir”.

Kazım, M. (2020, Nisan 23). Konuşan sınıflar:Agamben, Zizék, Byung-chul Han….

Metin, O., & Karakaya, Ş. (tarih yok). Jean Baudrillard perspektifinden sosyal medya analizi denemesi. doi:DOI NO:023101400063957

Sönmez, A. (2012). Alain Touraine: Modernlik ve Demokrasi. Çağdaş Soyoloji Kuramları (s. 42). içinde Eskişehir: Anadolu Üniversitesi Yayınları.

Şahin, L. (2018). Vatandaşlık geliri ne demektir? Mart 26, 2020 tarihinde http://www.profdrleventsahin.com/vatandaslik-geliri-ne-demektir.html adresinden alındı

Tuncer, M., & Taşpınar, M. (2008). Sanal ortamda eğitim ve öğretimin geleceği ve olsı sorunlar. Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 133.

Zizek, S. (2020, mart 26). İnsanlığın hayatta kalabilmesi için küresel komünist tedbirlere ihtiyaç var. (K. Par, Röportaj Yapan) Haber Türk Gazatesi.


  • Yazar: Fadime Sevimli | Akdeniz Üniversitesi Akdeniz Uygarlıkları Araştırma Enstitüsü  Yeni ve Yakınçağ Araştırmaları Enstitüsü Yüksek Lisans Öğrencisi

 

 

 

 

 

 

Yorum Yap

Yazar Hakkında

Sosyologer, tüm platformda sosyoloji çerçevesinde paylaşımlar yapan ve sosyologlara yayın imkanı tanıyan dijital bir platformdur. Dijital sosyoloji arşivi oluşturma amacı ile kurulmuştur.

Yorum yap