Dikizleme Günlükleri Ve Dikizle(n)me Arzumuz Üzerine

dikizleme

ÖZ:

21.yüzyıl getirdiklerinden ziyade götürdükleriyle anılmaya devam ediyor. Enformasyonla sarılmış çevremizde kalıcı olan şeylerden konuşmak gittikçe zorlaşıyor. Einstein’ın duran her nesnenin durmaya devam etmeye meyilli olduğuna değil zira popüler kültür unsurlarının hakimiyeti ele geçirmesiyle birlikte verili toplumda sabit kalan, değişmeyen herhangi bir şeyden bahsedemez hale gelmiş bulunuyoruz. Hal Niedzviecki de bu varsayımlar doğrultusunda, adına dikizleme dediği yeni bir kültürün peyda olduğundan, hayatımızı kolaylaştırdığını düşündüğümüz ve bu yolda tüm varımızı yoğumuzu paylaştığımız teknolojik cihazların mahremiyetimizi alt üst ettiğine yönelik kendi hayatından da deneysel kesitler barındıran bir çalışma ortaya koymuş. Kişilerin gönüllü katılımları dolayısıyla hayat bulan bu sistem, kapitalizmin de can suyu haline gelmiş ve hepimiz tüketen nesneler olarak bir kez de kendi varlıklarımızı tüketmek üzere iş üzerindeyiz. Bu izleme faaliyetlerinin nasılı üzerinde durup örneklerle açıklama çabasını taşıyan Niedzviecki, kitabının sonunda nihai bir çözüm üretememe sorunsalı yaşamaktadır. Bu çalışma da ise yazarın gündelik hayatın dikizleme üzerine kurulduğunu belirttiği ve bunun kültürlerimizin ve kişilerin kendilerini ifade etmelerinin de bir parçası haline geldiğini söylediği Dikizleme Günlüğü’nün sosyolojik bir okuması hedeflenmektedir.

Anahtar Kelimeler: Dikizleme, Mahremiyet, Sosyal Medya, Teşhir


Dikizlemenin ne tür bir tutkuya ve bağımlılığa neden olabileceğini bizzat kendi gözlemleriyle anlayabilme fırsatı edinen yazar, işlerin ne denli abartılabileceği ve kişinin özel hayatına ne gibi zarar verebileceği konusunda ilk elden edindiği bilgileri okuyucularla paylaşmış. Kitabına röntgencilik tanımıyla başlayan Niedzviecki (2019: 7), genel manada kişilerin kendi yaşamları dışındaki yaşamlara karşılık haddinden fazla bir merakla eğilmesi ve gözetlemesi olarak kavramı somutlaştırmıştır. İnternetle birlikte röntgencilik faaliyetlerinin sınırsız bir erişim imkanıyla donatıldığını savunan yazar, dikizleme kültürünün tamamen popüler arama motoru olan Google tarafından vakfedildiğini; yapılan araştırmaların günümüz toplumlarında arama motorlarını kullanmanın en çok rağbet edilen eylem olduğunu ortaya koyduklarını vurgulamaktadır. Kamera sistemlerinin (CCTV’lerin) hayatımızda büyük ölçüde yer edinmesi ise dikizleme kültürüne önemli bir finansman sağlamıştır. Kökenlerini Bentham’ın ve Foucault’nun Panoptikon fikrinden alan ileri düzey gözetleme pratikleri günümüzde varlığını kolayca kabullendiğimiz, dahası gönüllüsü olduğumuz ve 7/24 izlendiğimiz/takip edildiğimiz bir tür açık hava hapishanelerini oluşturmuştur.
Kameralarla izle(n)mek, sanayi sonrası toplumlarının uzmanlaşmaya dayalı ilişkilerinin kişileri birbirlerini şahsen tanımaktan uzaklaştırması ve profesyonel ilişkilerin kurulması dolayısıyla yan komşuların bile tanınmadığı, ikincil ilişkilerin hüküm sürdüğü bir toplum yapısı ortaya çıkarması sonucu güven sorununa işaret etmektedir. İnsanlar aynı ortamları paylaştıkları kişileri bile tanımamakta, dahası kapalı siteler gibi dikine büyük kapalı kuleler/kaleler inşa ederek kendi homojen adacıklarını oluşturma gayretindedirler. Önceleri kamusal alanların kameralarla izlenmesi ortak konsensüsü oluştururken şimdilerde kameralar evlerimize, özel alanlarımıza, mahremlerimize kadar girmiş ve buralardan tüm hayatımızın bir filme alınmışçasına kaydını sunmaktadır.

Kameraların hayatımızdaki yeri o kadar akıl almaz şekilde değişmiştir ki, bugün insan vücuduna dahi yerleştirilen ve bedenle bir bütün olarak çalışma gösterebilen, siborga dönüşüm yolunda da ilk adımları ortaya koyan kameralardan söz edilmektedir. Yazarın (2019: 25) kitabında da örneklediği üzere, Londra’da Lübnanlı bir sanatçı, vücudundaki her bir deliğe kameralar yerleştirmiş ve buralardan elde ettiği görüntülerle de kendi sergisini açmıştır. Görüldüğü üzere mahremin tanımı bu noktada sorgulanır hale gelmekte, görünüyorum o halde varım zihniyeti yeni teknolojilerle de birlikte bambaşka bir hal almaktadır. Ölmekte olan bir kişinin de bu sürecin kaydedilmesini istemesi üzerine bu görüntülerin sergilenmesi dikizleme kültürünün kayıt telaşı üzerine de kurulu olduğunu göstermektedir. İnsan hafızası bilinmezlerle dolu olmasına rağmen kısıtlı bir kayıt gücüne sahiptir ve unutmak kimilerince bir nimet kimilerince ise bela olarak nitelendirilmektedir. Unutmanın istenmediği anılar kayıt altına alınma telaşını ortaya çıkarmaktadır. Niedzviecki (2019:26), ‘’Bu çağda hayatın her anı kayıt altına alınmak istenir çünkü kişi ileride hatırlamak istediği şeyin ne olacağını önceden bilemez.’’ diyerek ileriye yönelik kayıt telaşımızı açıklamaya çalışmıştır. Şimdi de yaşanan bir anın, suç teşkil etmesi üzerine ileride delil olarak kullanılabilmesi adına kayıt altına alınması istenmektedir. İzlemenin son derece pratik bir hal alması, güvensizlik duygusunu da tetiklemektedir. Kişilerin özel mülklerini korumak istemeleri, çocuklarının bakıcılarıyla geçirdiği vakitleri gözetlemek istemeleri, iş yerindeki çalışanların vakitlerini verimli geçirip geçirmediklerinin bilinmek istenmesi, kamusal alanlarda, tenha noktalarda başına gelebilecek herhangi bir olumsuz olaya karşılık suçluların yakalanabilmesine yönelik gözetlemeler vb. gibi gözetlemeyi, kameralarla 7/24 izlemeyi gerekli kılacak pek çok gerekçe sıralanabilir. Üstelik bilgisayarların çok fonksiyonlu yapısı kameralar dışında çeşitli yazılımlarla da izlemeyi olanaklı kılıyor. Ebeveynlerin çocuklarını, işverenlerin çalışanlarını, öğretmenlerin öğrencilerini denetleyebilmeleri adına pek çok program örneği veren yazar, kendi denemelerinden de hareketle bu tür takip teknolojilerinin takip eden kişiyi paranoyaklaştırdığını, takibi sürekli kılmak ve hep daha fazlasını bilmek arzusuna takılı kaldığını söylemektedir.

Nasıl Röntgenci Olunur adlı ikinci bölümünde Niedzviecki (2019: 33-46), kişisel bloglardan, kişilerin kendilerini ve tüm özel hayatlarını bu bloglarda nasıl sergilediklerinden ve bu serginin kamusal alandaki hayatlarına gizliliklerini bir ölçüde koruyabilmeleri suretiyle pek de etkisinin olmadığından bahsederek MySpace gibi blogların yaygın kullanımından ve bu ağları kullanan insanların deneyimlerinden kesitler aktarmaktadır. Bu mecralarda olmak istedikleri karakterlerde olabilen kimseler bir nevi özgürlüğü bu sanal ortamlarda tatmaktadırlar. Asosyal, çekimser, dış görünüşünden memnun olmayan, kimlik karmaşası içerisinde bulunan… herkesin internetin bir köşesinde mutlaka kendisine bir yer bulacağından ve kendisi gibi olanlarla olma özlemiyle birlikte yankı odalarına yerleşeceğinden bahsetmektedir. Başkalarını izlemenin bir noktadan sonra o kişileri gerçekten tanıdığına dair hisler oluşturması ise dikizleme kültürünün sanrılarından biri olarak ortaya çıkmaktadır. Günümüzdeki talk showlar, pembe diziler, ana haber bültenleri, yarışma programları tüm bunlar ekran önünde uzun süre vakit geçiren kişilerle ekranların arkasındaki karakter arasında bir tür bağ kurulmasına neden olmaktadır. Sık maruz kalınan ise tanıdık, bilinen ve güvenilir olarak nitelenebilme gücüne sahiptir. İzlenme ve dolayısıyla da görünür ve bilinir olma hevesiyle açılmış olan internet üzerindeki çeşitli tv kanallarından da bahseden yazar, bu tarz ortamları ‘’avantajları da bulunan bir tür nezarethane’’ olarak nitelendirmektedir.

Televizyonlardaki kurgusal yaşantılara tanık olmak izleyiciyi öylesine köreltiyor ki, kişilerin her şeyi seyirlik olarak değerlendirmesi ve ölümü bile ekranlarda nasıl görüneceği üzerinden tahayyül etmek alışıldık hale geliyor. Kendi açtığı kanal üzerinden intihar edeceğini söyleyen bir kişiye yapılan akıl almaz yorumları aktaran yazar (2019: 50), yaşamların da seyirlik olmaktan öteye gitmediğini ve ekranların arkasındaki yaşantıların gerçekliğinin sorgulanmaksızın hafife alındığını söylemektedir. İnsanlar bugün kendilerine izlenecek keyif verici içerikler sunulmasına karşın açlık hissetmekte ve her şeyi ve herkesi sorgusuz tüketmektedir. Her türlü şiddet içeriğine karşı bağışıklık kazanmak, bunların sık tüketilmesiyle ve medya araçları vasıtasıyla da değersizleştirilmesiyle mümkün olmaktadır. Kamu vicdanı bu noktada sessiz bırakılmakta, toplumsal hafızanın unutkanlık özelliği devreye sokulmaktadır.

Kitleler çabuk hararetlenmekle birlikte çabuk unutma meyillisidir. Popüler kültürün pazarladığı her şeyin gelip geçici olması, sürekli yenilik ve güncellik telaşı vitrinlerden çıkıp insan hayatlarına tezahür etmektedir. Televizyon ve İçimizdeki Şiddet isimli kitabında Cheviron (2013), ölümlerin bile medyatikleştirildiğinden ve her ölümün bu anlamda seyirlik bir ölüm olmadığından bahsetmektedir. Bu noktada empatinin sonunu getiren teknolojik cihazlar, ölüm olgusunun bile ölmesine neden olmaktadır.
Kamuoyu yaratımı ve demokrasiye sağladığı katkılar düşünüldüğünde göklere çıkarılan bu araçlar, farklı kimliklerin bir arada olmasına imkân tanısa da Foucault’nun da belirttiği gibi kitlelerin kontrolüne ve manipülasyonuna da zemin hazırlamaktadır. Deleuze’ün, kullanılan tüm sosyal ağların toplumsal kontrolü sağladığı konusundaki düşünceleri, bugünün Pazar toplumu için hammadde sağlamaktadır. Kişisel verilerin toplandığı Big Data havuzunda verilerimiz pazarlanmakta, tüm mahremimiz büyük şirketlerin elinde dolaşmaktadır. Şimdinin unutulmasında ve istendik şeylerin hatırlamasında önemli bir manipülatör olarak yer alan medya araçları kimin elindeyse hatırlanacak içeriklere de o karar vermekte, bu da genellikle büyük şirketler ve devlet eliyle olmaktadır. Devlet doğası gereği kendi varlığını meşrulaştıracak örneklerin hafızalarda yer tutmasına imkân verir, şirketler ise Pazar ekonomisini düşünerek unutmayı bir nimet olarak görür. Ortaya konulan içeriklerin kullanıcılar tarafından geliştirilmesine ve dahası bir yaşam tarzı haline getirilmesine olanak tanıyan teknoloji devleri, kişileri bir tür madde bağımlısı haline getirmekte ve gerçek yaşamdan koparıp sanal dünyaya kişilikleri hapsetmektedir. Bununla övünen şirketler, kullanıcılarından her defasında kendilerinden daha çok mahremiyetini paylaşmasını istemekte, paylaşılacak hiçbir şey kalmayana dek bireyleri sömürmektedir. Dikizlemenin bulaşıcı olduğunu belirten yazar (2019: 64), tanımadığımız kişilerin bizlere ilgi göstermesi, varlığımızdan haberdar olması ve bize (görmese bile) bakması heyecana neden olurken; bu heyecan duygusunun kişilerde bağımlılık yaptığını söylemektedir.

Gözetlemekten ve takipten kendini alamadığını karısının çantasına koyduğu takip cihazıyla bizzat deneyimleyen Niedzviecki, kişinin hep dahasını istediğini, isteyeceğini ve bu dikizlemeye doğulan açlığın asla sonunun gelmediğini, bu sürecin patolojikleştiğini aktarmıştır. Kişiler bir noktada kendi özel yaşamlarını herkesle paylaşıma açıyor oldukları sürece sınırsız takip ve bilinme arzularına da yanıt veriyor olmaktadırlar. Kitle iletişim araçlarının bu denli yaygınlaşması ve her türlü içeriğin kolay yoldan zahmetsiz ulaşılabilir olması, bireylerde çabasız ün yapma heveslerini de ortaya çıkarmaktadır. Kendi hayatından paylaştığı çoğu insanca manasız olan içerikler, belli bir kitle tarafından ilgi gördüğünde kişilerin sosyal medya fenomeni haline gelmesi herkesi kendi hayatlarının kaydını tutma maratonuna ayak uydurmaya itmiştir. Günümüzde özellikle Youtube ve Instagram üzerinden paylaşılan içeriklerin %80’ine yakının bu tarz paylaşımlarla dolu olduğunu söylemek mümkündür. Halbuki yapılan her paylaşımla bireyler özel hayatlarından bir parça daha kaybetmekte ve internetin asla kaybolmayan dehlizlerine kendi isimlerini kaydettirmektedirler.
İnsanların eskiye oranla hiç olmadıkları kadar siber yaratıklar haline geldiklerini savunan yazar, babası adına başvurduğu bir dedektiflik sitesi vasıtasıyla hakkında öğrendiği akıl almaz detaydaki bilgilerle aslında isteyen ve biraz parası olan herkesin istediği herkes hakkında en mahrem bilgilere erişebileceğini ve bunun çok pratik yollarının olduğunu göstermiştir. Günümüzde sosyal medya uygulamalarından tutun da arama motorlarına kadar her bir paylaşımımız ve girişimimizin kayıt altında tutulması, kişilerin bile kendi haklarında kesin bir yargıya varamadıkları konularda siber alemlerin kişilik portföylerimizi oluşturması ve bunu da ilgili kişi ve/veya şirketlere pazarlamasının çok olağan hale geldiğini görmekteyiz.

Kendinden en çok verenlerin yani özel hayatlarını en fazla açık edenlerin en başarılı ve popüler sayıldığı çağımızda, vermek teknoloji dünyası vatandaşlarının almak ise siber uzay yöneticilerinin görevi haline gelmiştir. Bu yolla özel hayata tecavüz ve özgürlük haklarımız arasındaki ayrımların bulanıklaştığından dem vuran yazar (2019: 85), özel hayat paylaşımlarının yeteri kadar uzun ve sürekli yapılması noktasında öyle olmasa bile paylaşılan her şeyin gerçek olduğunu düşünmeye sürüklendiğimizi söylemektedir. Bu noktada insanlar sürekli olarak Pazar ekonomisini besleyen tüketiciler olmaya sevk edilmekte ve dahası için sürekli meraklı bir hale getirilmektedir. İzlediğimiz her içerikte kendimizden bir şeyler bulmayı başarmamız ise bu kültürün devamlılığını sağlamaktadır.
Kaynağını Amerika’dan alan ve Türkiye’de de pek çok örneğini gördüğümüz ve görmeye de devam ettiğimiz uyarlama reality showlar ve pembe diziler gibi içerikler, alt üst ettiği katılımcıların hayatlarıyla sınırlı kalmayarak izleyicileri de etkisi altına almaktadır. Bu izleklerin müptelası olan kimseler, hayatlarını tamamen buraya kanalize ederken gönüllü bir şekilde tüm yaşantısını döken kimseler ise diğerleri tarafından görülmeyi ancak kendilerinden bir şeyler verdikleri ölçüde makul görmektedir. İçinde yaşadığımız toplumun izleyicilerden değil de röntgencilerden oluştuğunu söyleyen Foucault (2006), sadece tek bir bakışla her şeyi görmemizin mümkün olduğu bir tür makine içerisinde yaşadığımızı vurgulamaktadır. Hiçbir iz bırakmaksızın göçüp gitmek ve hatırlanmamak günümüz insanının modern korkularını oluşturmaktadır. Var olmaya yüklenen yeni anlamlarla varlığını ölümsüzleştirme yoluna giden bireyler, güvenlik kameralarının her yerde olmasını mahremiyetlerinin üzerine dikilmiş bir mum olarak görmektense tüm hayatlarını kayıt altına almanın devlet tarafından kolaylaştırılması olarak görüyorlar.

Niedzviecki (2019: 155), dikizlemenin insanlar için en önemli hale geldiği anın gördüğümüz her şeyin anonimleştiği anlar olduğunu söylemektedir. İnternetin, yüzümüzü ortaya sürmediği müddetçe her türlü hakaret içeren yorumların, partizan davranışların ve türlü siber zorbalıkların yuvası olması kendimizi utandırmadıkça başkalarını utandırma işine soyunduğumuz (2019:
167) noktaları oluşturmaktadır. Ancak günün sonunda işe alımlar, eğitim başvuruları gibi resmi işler esnasında da başımıza işler açabilecek siber uzay kimliklerimizin sıkıntı yaratabileceğinin örneklerini de sıralamış ve bunların da gözden kaçmamasını söylemiştir. Mahremiyet endişesi taşımadan paylaşımlarda bulunsalar bile insanların geçmiş hayatlarında sosyal medyalarda paylaştıkları her türlü içerikten ötürü daha sonrasında sorumlu tutulabileceği ve gerçek hayattaki kimliklerimizin de ötesinde sanal hayat için ortaya konulan kimliklerin de artık bizi tanımlamak konusunda etkili olduğu gerçeği bu mecraların kullanımlarında bireyleri daha dikkatli olmaya sevk etmektedir. İnternet uçsuz bucaksız bir dehliz olmakla birlikte siz silseniz bile verilerinizin asla kaybolmadığı ve ortaya çıkmak için doğru anı beklediği durumlarda bu verilerimizin kimlerin elinde olduğu önemli hale gelmektedir.
Dikkat çekmek, görünür olmak dolayısıyla teşhir kültürü hepimizi etkisi altına almış görünüyor. Dikizlemeye olanak veren pek çok gelişmiş teknolojiye sahip olmamızın da bundaki payı elbette ki yadsınamaz. Hal Niedzviecki, tüm bu dikizleme etkinliklerini bizzat kendi ve ailesi üzerinde deneyimleyerek insanların neleri, nasıl paylaşmaları gerektiği; kendilerinden ne kadar ödünler vermeleri gerektiği, popüler ve sevilen birisi olabilmek adına yapılması gerekenler; ailesi ve yakınları hakkında bilmek istediği detaylı bilgiler için kimlere/nerelere başvurması gerektiği ve bu bilgilerin nerelerden toplanıyor olabileceği gibi kafa kurcalayan pek çok soruya da yanıt bulmuştur. Bugün internetten ücretsiz olarak aldığımız her türlü hizmette aslında ürün olarak bizim de kullanılıyor ve pazarlanıyor olduğumuz da dikkatlerden kaçmamalı. Yaygın bir söylem olmakla birlikte haklılık payı yüksek olan bu durum, AVM’lerde alışverişlerimiz sonrası verdiğimiz telefon numaralarının bir havuzda birikip tüm şirketlere satılması ve zaten sürekli yanımızda taşıdığımız takip cihazları olan cep telefonlarımızdaki konum uygulamaları vasıtasıyla takibimizin mümkün kılınması yine aynı Pazar kültürünün teknolojik hilelerini oluşturmaktadır. Dikizleme kültürünün parametrelerini oluşturan takipçiler de günümüz ilgi meraklısı görünür olma arzusu dolu insanının ateşini körüklemektedir adeta. Takipçi sayısı birer güç olarak kullanılmakta ve tanınır/bilinir olmanın yegâne göstergesi olarak lanse edilmektedir. Facebook, Twitter ve bloğunda paylaştığı tanışma etkinliği ile birlikte yazar, kaç kişinin böyle bir daveti kabul edip gerçekten tanışmaya geleceğini görmek istemiştir. Sonuç yazar için de okuyucu için de hayli trajikomik olmuştur zira bu davete katılabileceğini belirten yaklaşık 20-25 kişi olmasına rağmen (700 arkadaş arasından) sadece 1 (bir !) kişi katılmıştır. Bu örnek üzerinden de açıkça görebileceğimiz gibi sosyal medya üzerinden kurulan arkadaşlıklardan gerçek dost sıcaklığı beklemek aşırı bir beklenti olabilir ve bu insanların hayatımızdaki yerlerini belirlemek konusunda bariz hatalara düşebiliriz. Niedzviecki’nin görüşme yaptığı pek çok kişinin de belirttiği üzere bu ağlarda yaşamak bu kişilere gerçek hayatlarının ötesinde pozitif etkiye sahip daha güzel bir yaşam sunsa da normal yaşamlarında karşılığını bulamayacakları durumların içinde bulduklarında kendilerini depresyona girebilmektedirler. Elimizdeki kumandalar ya da telefonlarımız her neyse, içerisinde bulunduğumuz gerçekliği hemen değiştirebileceğimiz yanılgısını vermektedir. Oysa ki gerçek hayat bu tarz büyülü güçlere gebe değildir ve yapılan her eylemin mutlaka bir sonucu olacaktır. Kim olduğumuzu saklayabileceğimizi düşündüğümüz ve yaptıklarımızdan da sorumlu olmayacağımıza inandığımız sosyal mecralarda saklanmak sonsuza kadar mümkün değildir. Paylaştığımız her türlü verinin sonsuza kadar peşimizi bırakmayacağı bilgisiyle hareket edip, bu tarz mecraları başka hayatlara da dokunduğumuz bilinciyle daha dikkatli kullanmamız gerekmektedir. Yazar kitabını sonlandırırken bilinmeyenin cazibesine rağmen bilmemenin gerçekten en büyük nimet olduğunu belirtmiştir. Bilmek istenciyle dolu olan insan, imkânı ölçüsünde her türlü araca başvursa bile bilebileceklerinin sınırlı olması daha sağlıklıdır. İnsan bildikçe bilmek ister ve bu sonsuz bilmek istenci beraberinde yaşadığı insanlar için çekilmez bir hal alır. Öyleyse bu kitap son kertede, dikizleme çağında mahremiyetlerin artık verisel bir değerini olduğunu ve görünmek arzusunda olan bireylerin de bu isteklerinin karşılığını bulabilmek adına kendilerinden ne türde ödünler verebileceklerini gözler önüne sermektedir. Unutmayalım ki gözün iktidarı hegemonik bir iktidardır ve bireyler gönüllü köleler olarak burada varlıklarını sürdürmektedir.

Kaynakça
Niedzviecki, H. (2019). Dikizleme Günlüğü, İstanbul: Ayrıntı. Foucault, M. (2006). Hapishanenin Doğuşu, İstanbul: İmge.
Cheviron, T. N. (2013). Televizyon ve İçimizdeki Şiddet, İstanbul: Kırmızı.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz