1. Ana Sayfa
  2. Değerlendirme Yazısı
  3. Frankfurt Okulu’nun Aydınlanmaya, Pozitivizme, Modern Topluma Ve Kültür Endüstrisine Yönelik Temel Eleştirilerine Sezgin Kızılçelik Perspektifinden Bakmak

Frankfurt Okulu’nun Aydınlanmaya, Pozitivizme, Modern Topluma Ve Kültür Endüstrisine Yönelik Temel Eleştirilerine Sezgin Kızılçelik Perspektifinden Bakmak

frankfurt-okulu-kultur

Giriş

Frankfurt okulu 1920’lerde Carl Grünberg ile temelleri atılan ancak başlangıcından gelişimine çok daha derinleşmiş olan bir eleştiri geleneğidir. Alman kökenli bir gelenek olan Frankfurt okulu’nun Marksist tarihçisi Grünberg enstitü başkanlığını yapmış, düşünce sisteminin şekillenmesi 1930 yılında Max Horkheimer’ın enstitü’nün başkanlığını devralmasıyla gerçekleşmiştir. Eleştirel sosyolojik nazar, I. Ve II. Dünya savaşlarının toplumsal ve siyasal sonuçlarına istinaden oluşmuş, yükselen faşizmin gölgesindeki iktidar maskelerini eleştiride hedefe koymuşlardır. Okulun teorik kökeni ve düşünsel altyapısı Marksizmin Ortadoks kolunun ötesinde Batı yönlü bir Marksizme devşirilmiştir. Batı Marksizminin fırtınalı teorisyenleri her şeyin eleştirisini yapmışlar, eleştirinin içe dönüşlü ve oldukça dönüştürücü bir yönü olduğunu savunmuşlardır. İktidarın maskelerini eleştirirken, klasik marksizmden farklı olarak ekonomik alt yapının yanında kültürel üst yapıya vurgu yapmışlardır. Marx’ı elli yıl sonra yeniden canlandıran eleştirel gelenek faşizm, kültür endüstirisi,,aydınlanma, marksizm, sanat, sinema, müzik, ideoloji, psikanaliz, bilim felsefe vb. neredeyse iktidarın tesir edebileceği tüm alanları eleştirmişlerdir. Lucaks , Gramschi gibi isimlerden etkilenen okul içinde birçok önemli temsilci bulunmaktadır. Erich From, Herbert Marcuse, Walter Benjamin, Leo Löwenthal, Friedrich Pollock ve daha nice düşün insanlarının katkılarını taşıyan bir temsilci bülteni olduğunu söyleyebiliriz.1930 , 1950 ve 1970’li yıllar okulun gelişimi açısından en kritik yıllardır. 1950’de Alman ırkçılığından kaçan okul ABD’ye göç etmiştir ve 70’li yıllarda eleştirinin köklendiği Almanya’ya tekrar geri dönüş gerçekleşmiştir. Horkheimer ve Adorno’nun 1969-1970 yılları içerisinden gerçekleşen ölümleri sebebiyle okul, ikinci kuşak eleştiri geleneğinin başında görebileceğimiz Habermas ile yoluna devam etmiş ve eleştiri geleneği böylelikle köklenerek süregelmiştir.

I.Frankfurt Okulu ve Aydınlanma Eleştirisi

17. yy’dan 19.yy’a kadar süregelen aydınlanma düşüncesi, döneme damgasını vuran rönesans ve reform hareketinin bir sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu düşüncenin doğuşu toplumsal hareketler ile var olmuş olsa da, aslında felsefenin kendisinin doğuşundan beri süregelen sorgulamalar, sorgulayana bir ‘aydınlanma’ fikri bahşetmiştir. Bu doğrultuda 17.yy düşünürlerinden Descartes ‘metodik şüphesinden’ mütevellit aklın dehlizlerine yolculuk denilebilecek bir bakış geliştirmiştir. Kant da bu doğrultuda ‘ergin olmayıştan çıkan kendi iradesine kavuşan akıl’ düşüncesiyle çok farklı bir noktada durmuş değildir. Esasen tüm aydınlanma filozoflarının metodları her ne kadar farklı meşguliyetlerle donatılmışsa da, amaçları dogmalardan kurtarılması gereken insanlığın faydacı benliğinin yaratım serüvenine bir adım atabilmektir. Tam da bu noktada ele alacağımız eleştirel gelenek bakışından Horkheimer aydınlanma düşüncesini sert bir şekilde eleştiriye tabii tutmakta ‘nesnel olanın öznelleştirildiği’ni’ öne sürmektedir. Bu demektir ki, bir akım olarak tanımlayabileceğimiz aydınlanma öznel akla vurgu yaparak Adorno çeperinden bir bakışla söyleyecek olursak; hakikati yok etmenin peşindedir. Aydınlanmanın vaat ettiği özgürleşme, aslında özgürleşememe, bir manada gerçekliğe yapılan bir istismardır. Gerçekliğin ölümü, gerçeklik olarak gösterilen ile gerçekleşmiştir. Adorno ve Horkheimer, aydınlanma ile birlikte ‘araçsal akıl’ vurgusunun ön plana çıkmasına insan yaşamında var olan tüm alanlarda hegemonik bir söylem mahiyetinde yerleşmiş olduğu eleştirisi ile asıl noktayı koymaktadırlar. Her şeyin rasyonel temelde açıklanması ile bir araçsallığın göstergesi olarak ‘akıl’ nesneleşmiştir. Nesneleşen aklın araçsallığı amaçlaştırılmış ve bu insanlığın kurtuluşu sayılan nihai bir amaç, insanlığın doğasına yapılan bir saldırı olarak iktidar tekelinde toplumsallaştırılmıştır. Althusser’den esinlenerek aklı ideolojik bir baskı aygıtına benzetebiliriz. Din ve metafizik, toplum ve insan, kutsallık ve sağduyu gibi ikiliklerin araçsal akıl tahakkümü ile şeffaflaştırıldığı bir dönemecin eleştirisinde Frankfurt okulu temsilcilerini görebilmekteyiz. Frankfurt okulu temsilcileri aklın rasyonelleştirilmesi dahilinde aklı biçimlendiren unsur olarak iktidarın eleştirisini yapmışlardır. Eleştiri bu noktada iktidar aygıtlarına yönelik akılcı bir tutum olarak karşımıza çıkmaktadır. Aydınlanmanın insanın mükemmelleştirilmesine yönelik çizilecek yol olan araçsal akıl söylemi ile kurduğu iktidar bir toplumun narsistleştirildiği, tüm ötekilerin düşman kesildiği, herşeyin içinin boşaltıldığı nihilist bir yoldur. Bilim ve teknoloji’nin akıl yolu ile ortaya çıkması ve yine aklın araçsallığının kontrolünde olması Adorno ve Horkheimer için aydınlanmanın totaliter bir yönü olduğunu gözler önüne sermektedir. Aklı başa alan aydınlanma, akıl için akıl diye her alanı istila etmiş, dogmaların yıkımı arzusundayken arzusunu dogmalaştırmıştır. Genel anlamda baktığımızda karşı durulan noktanın öznelleştirilen araçsal aklın nesnelleştirilmiş olan sınırlarının ne koşullarda belirlendiğine yönelik olarak aydınlanmanın diyalektiği sorunsalıdır. Aydınlanmanın temel ilkeleri eşitlik, hoşgörü, özgürlük, insan yaşamının sonsuz mükemmelliği vb.’ ilkelerin bu noktada toplumda nasıl aynı etkiyi göstereceği düşünülebilmektedir? Öznel olanın öznelliği, nesnel olanın nesnelliğinin tanımlanması özgürlük ilkesi kapsamında ne derece eşdeğerdir ve anlamlıdır? Hoşgörü araçsal akıl yoluyla, manevi bir ilke olması açısından nasıl bir amaç ile anlaşılabilmektedir? Bu soruların yanıtının nasıl farklılık içereceğini öngörebiliyor isek, bu farklılıkların birbirleri üzerindeki manipülatif dayatmalarını da doğru ve yanlış ölçeğinde anlayabileceğiz. Çünkü her cevap kendi doğrusunun gerçek olduğuna ve kendi bildiği yanlışın aforoz edilmesi gerektiği sonucuna varacaktır. Bu noktada bir uzlaşmadan çok uzlaşmasız bir çatışmanın içinde ‘özgürlük’ tanımlamaları karşımıza çıkacak, kendisini rasyonellik perdesi altında pazarlayan ‘aydınlanmacı akıl’ dogmatik araçlarını irrasyonel bir tutum ile yıkacaktır. Habermas aydınlanmanın açmazlarını daha fazla aydınlanma yolunda çözebilecek bir demokratikleşme sürecini önermesi ile eleştirel tutumunu pekiştirmiştir. Aydınlanma her ne kadar açmazlar barındırsa da bazı temel bilimsel disiplinlerin anlaşılabilmesi adına yenilikler sunuyor oluşunun da ayriyeten gözden kaçırılmaması gerektiğini söylemiştir.

Önerilen Yazı
Frankfurt Okulunun Pozitivizm Eleştirisi

II.Frankfurt Okulu ve Pozitivizm Eleştirisi

Eleştirel teorisyenler aydınlanmanın araçsal fetişist bilimi olan pozitivizme yönelik, Comte’un pozitivist anlayışı, mantıkçı pozitivizm ve yeni pozitivizm örneklerini pozitivist bilimin eleştirisi olarak eleştirmişlerdir. Bu üç kulvar pozitivist anlayışın temelinde, tinsel, hermeneutik, materyalizm vb. felsefi sistemlere karşı çıkış , ayrıyeten felsefeyi bilimin nesnel yasaları üzerinden salt gözlenebilirliğe indirgeme anlayışı vardır. Comte’un pozitivist anlayışının yanında, mantıkçı pozitivizm bilimciliğini felsefi söylemleri yasalaştırma çabası ile kurmaktadır. Yeni pozitivizm denilen Carl Popper’cı pozitivist anlayış ise, olguların doğrulanabilirliğinin yanında yanlışlanabilir olması gerektiğini de savunmuştur. Bu kapsamda Popper’ın pozitivist anlayışı pozitivizmin tümevarımcı temeline bir karşı duruş mahiyetindedir. Popper’ın pozitivist anlayışı daha çok sosyal fenomenlerin incelenmesi üzerine bir sorunsallık olarak değerlendirilebilir. Popper kendini pozitivizm çemberinin dışında bir aydın olarak değerlendirse de, eleştirel teorisyenler tarafından nesnellik biliminin nesnesine atfedilen nesnelliğin araştırmacının kimliğinden daha mühim bir konu olarak lanse ettirmesi yönünde eleştirilmiştir. Kısaca eleştirel teorisyenler Popper’ın pozitivist anlayışını fakir bir felsefenin birikimini sürdüren ‘eleştirel akılcılık’ anlayışı taşıması bakımından eleştirmişlerdir. Pozitivist düşüncenin, bilimin doğrudan gözlenebilir unsurları merkeze alan, metafizik ve din gibi yapıların insanların ilerleme yolculuğunda engel teşkil ettiğini ileri sürdüğünü bilmekteyiz. Frankfurt okulu perspektifi üzerinden bu düşüncenin emeli, her ‘izm’de’ görüldüğü gibi ideoloji yaratmak ve toplumu yönetmektir. Bentham’ın denetimsel hapishane modeli ‘panopticon’u’ bu noktada pozitivist bilimin sadece gözlenebilir olanla ilgilenmesi ve onu denetlemek için kendi yöntemsel panopticon’unu yaratma istemi içerisinde bir aygıt olduğunu ileri sürmek açısından anlamlı bir örnektir. Gözetlenen her daim gözetim altında ve var olan egemen sistem içerisinde, egemen sistemin ideolojik aygıtı ‘pozitivist bilim’ aracılığı ile herhangi bir hortlamanın önüne geçilebilmekte ve sistemin bozumu da engellenmiş olmaktadır. Frankfurt okulu düşünürleri için, pozitivizm her şeyi doğa bilimlerinin yasasına uydurma sevdasında indirgemeci yasaların arayışında bir bilimdir. Çünkü pozitivizm değişime kapalı bir bilim-ideolojidir. Frankfurt okulu, pozitivizm ile birlikte doğru epistemenin bir sorun olduğunu, pozitivizmin ‘dönüşlülük ilkesine’ arkasını dönmemesi gerektiğini söylemişlerdir. Horkheimer pozitivizmi fakir bir felsefe olarak değerlendirirken, fikir babası olan teorik bilgiyi dışlamış ve ‘olgu’ adı altında her şeye belirlenimcilik ile yaklaşarak insan istemini bilgiden arındırmış olmasına atıf yapmaktadır. Horkheimer, pozitivizmin her ne kadar ‘özgürlük’ istenci ile doğduğunu dile getirse de iktidarı onaylayan bir sistem olması sebebiyle insanı nesneleştirici oluşu bakımından eleştirmiştir. Frankfurt okulunun eleştirel düşünürleri için olgulara nesnel bağlamda yüzeysel yaklaşmanın ötesinde bir ’öz’ vardır ve yüzeysel nesnellik olan pozitivist düşünceden ziyade kendileri bu özü keşfetmeye yönelmişlerdir. Pozitivizm eleştirisine Adorno perspektifinden baktığımız zaman, pozitivist araştırmaların sübjektiflikler üzerinden genellemelere gitme çabasının gerçekliğe ciddi bir saldırı oluşu vurgusu vardır. Bu vurgu ‘kimler’ ve ‘neler’ için hangi hizmet amacıyla yapılmaktadır? Adorno pozitivist metodun nesnelleştirilmiş hegemonik özne yaratımı bağlamında iktidara hizmet ettiğini eleştirmektedir. Adorno için pozitivist metod yine de önem taşımaktadır. Pozitivist araştırmaların analizleri eleştirel bir topluma olanak sağlaması bakımından yabana atılmamalıdır. Adorno’nun ‘yanlış hayat doğru yaşanmaz’ sözünün mottolaşması eleştirel bakışın ne tarafta durduğunu anlamak bakımından elzemdir. Yanlış hayat, ‘fetişleşmiş-fetişleştirilmiş , şeyleşmiş ve hatta yabancılaşmış’ hayattır. Yanlış bir hayatın doğruları da fetişleşecek, şeyleşecek ve hatta yabancılaşacaktır. Adorno’nun bakışını kısaca özetleyecek olursak, pozitivist metodun ‘sosyal yasalara’ dayanarak incelemeler yapması, verilerin ilişkilendirilerek tümevarıma gidilmesi ve tabii bir toplumun salt empirik bulgular ile indirgenmesine karşı çıkmaktadır. Genel olarak Frankfurt okulu teorisyenleri, pozitivist bilimin ‘bilimci’ bir bilim olduğunu, yöntemin amaçlaştırılmasını eleştirmektedirler. Pozitivizmin indirgemeci ve fetişleştirici tutumu eleştirel teorisyenlere göre ‘statükoculuktur.’ Pozitivizm devr-i daim gibi sistemi tekrar tekrar yeniden üreten bilgi teknolojisi, teknokratik bir bilinç yaratımı olması bakımından eleştirilmiştir. Esasen Frankfurt okulu teorisyenleri, eleştirel teori bağlamında sosyolojinin başlangıcından günümüze süregelen yapı-fail tartışmalarına eleştirel bir yaklaşım ile atıf yapmışlardır. Bu tespite en yerinde örnek pozitivizmin olguları bireylerin üzerinde, toplumun üzerinde ‘şey’ler’ olarak ele alması üzerine Marcuse bu tanımı olguların bireyler üzerinde bir baskı aygıtı olarak tanıtılmış olduğunu söylemektedir. Pozivitizm olguların tarihsel inşasına odaklanmamış eleştirel teorisyenler ise ‘toplumun tarihsel inşası’ kapsamında odaksızlaşan bu metodu eleştirmekten öte bir çıkar bulamamışlardır. Pozitivizm praksis’i, yani bilinçli pratik eylem heyulasını teori ve pratik birliğini ihmal etmiştir. Bu kapsamda eleştirel okul, sosyal olgular insan etkileşimi ile tarihsel olarak inşa edilmiştir demektedir. Foucault’un evrensel verili bir kültür olmadığını, kültürün tarihsellik içinde öznel iktidarlar dolayımıyla inşa edildiği teorisini hatırlamak yerinde olacaktır. Tarihin öznel deneyimlerden doğuyor oluşu ‘sosyal gerçeklik olarak dogmatik olgular’ nazarında bir metod olan pozitivizmin ‘nesnellik’ iddiasını da ayrıca sorgulamamıza yol açmaktadır. Foucaultvari bir bakıştan olguların sadece yorumdan ibaret olduğu söylendiği zaman, pozitivizm tarafından putlaştırılan olguların yıkımı eleştirel bir bakış ile gerçekleşecektir. Olguların alacakaranlığında bırakılan toplumlar tek boyutlu bir modele indirgenerek iktidarın terörizmine ‘bilim acalığı ile’ maruz kalacaklardır. Hiçbir toplumsal olgu kendi kendine yeterli değildir, onları dinamikleştiren ve resmileştiren toplum ile etkileşmesidir. Pozitivizm’in vecihelerini salt var olan olgular ile sınırlandırması, bahse konu baskı aygıtlarının iktidarını ‘hakikat’ olarak ortaya koymasına sebep olacak, toplumun üzerindeki ‘tanrı öpücüğü’ misali tanımlanan olgular fetişleşmiş dogmalar olarak kendisini yeniden kurmuş olacaktır. Pozitivizmin öznenin nesnelliğine yaptığı vurgu, Marcuse’a göre bilgiyi üreticisinden bağımsız bir özne olarak ele almasını sağlamakta , bilgiyi üreticisinden bağımsız bir obje olarak açımlamaktadır. Bilginin kapitalist toplum içerisinde yüceltilen bir imge olarak yaratıcısına uzak bir mesafeden ele alınması ‘tek boyutlu toplum’ inşasını oluşturur. Yapılara failinden bağımsız yapılan bu ısrarcı vurgu kapitalizm için çalışan pozitivist şirketlerin ‘çıkarlarına’ hizmet eden bir vurgudur. Değer yargıları ile donatılmış insanlığın ürünü olan ‘şeyler’ değer bağımsız olarak açıklanmak istendiğinde robotlaşmış bir toplum inşası baş gösterecektir. Sürecin baş aktörleri ‘bireyler’ ürettikleri olguların değerlerinden bağımsızlaşacak toplumun inşasına yabancılaşmış bireyler olarak karşımıza çıkacaklardır. Marcuse ayrıyeten sanayi toplumunun baskı aygıtı olarak gördüğü pozitivizm için özneler arası iktidarı dahi belirleyen manipülatif bir ideoloji olduğunu öne sürmektedir. Bu noktada ‘dil ve söylem’ aracılığı ile insanların birbirleri üzerine kurdukları statüsel belirlemecilik anlamlı bir örnek olacaktır. Konuşmak eşitsiz bir eylemdir. Çünkü bir toplumda egemen olan dil ve söylem biçimine sahip olan kesim ile, o çemberin dışında kalan kesimin birbirleri ile kesişememesi, birbirlerinin konuşmaları üzerinden statü belirlemeciliği yapmalarına sebep olacaktır. İktidar söylemi yaratmakta ve bunu konuşma eylemi ile sınıf-arası bir çatışmaya dönüştürmek için ‘ideolojik aygıtlarını’ kullanmaktadır. Habermas pozitivizm eleştirisini rasyonelleşme üzerinden bir aydınlanma eleştiri olarak yapmıştır. Okulun diğer düşünürleri gibi Habermas da, pozitivizmin değer yargısızlığını eleştirmiş, sosyal bilimlerin doğa bilimlerine indirgenmeci tutumunda bir anti-özgürlükçü anlayış olduğunu öne sürmüştür. Doğa bilimlerinin yasaları insan unsuru barındıran toplumlar için yanlış bir çıkarımdır. Habermas’a göre pozitivizm tüm tinselliklere savaş açarken kendisi kült bir tinsel iktidarlık olma yoluna gitmiştir. Habermas bilimi kapitalizmin tekelinde olması açısından bir güç gösterisi misali iktidar seçkinlerinin alanlarında görebileceğimizi söylemektedir. Askeri alanlar ve çeşitli ticari pazarlar bu siyasi seçkinlerin kanaatleri altında gözetilmekte ve yerellikleri de tekelleştirme amacı taşımaktadırlar. Habermas nazarından pozitivizmin bir diğer açılımı olarak toplum mühendisliği açılımını bilimin kapitalist iktidar içerisinde ideolojik bir aygıt olan rasyonel mentalitesini toplumsal bir politikaya dönüştürmüş olduğunu anlamaktayız. Bu durumu besleyen bilimsel ve formel gelişmeler eleştirel perspektif açısından dikkate değerdir. O halde bilimsel gelişmeler, insani gelişmelerin ve ilerlemenin taşıyıcısı değil, iktidarın taşıyıcısı olarak karşımıza çıkacaktır. ‘İlerlemeci ve aydınlanmacı’ vaatler hakikatin yerini almış iktidar maskeleridir. Ayrıca pozitivizm Marksist bir bakışla baktığımızda sınıfsal eşitsizliğe yeni sınıflar doğurma güdümüyle fayda sağlamaktadır. Gelişen teknoloji , bilim ve teknik bir egemen sınıfın doğuşuna yol açacak ‘intiba’ sahibi olabilmek adına kendi içlerinde çatışma başlatacaktır. İktidarın gölgesine düşen ağaç misali, bilim adı altında farklı farklı genelleştirilmiş söylemler ortaya çıkacak, kendilerini sistemin çarkına bırakılmış bir insafın ürünü olarak pazarlayacaklardır. Eleştirel teori tüm bu açımlamalar dahilinde, özelleştirilen özneliğin yabancılaşma politikası olduğunu eleştirme amacı taşımaktadır diyebiliriz. Son olarak egemen söylemin bilimsel teorileriyle eleştirel teori arasındaki diyalektik bir bağlantı olduğunu söyleyebiliriz. Eleştirel teori herşeyin eleştirisi olması, hatta eleştirinin eleştirisi diyebileceğimiz bir eleştiri geleneği olması bakımından ‘refleksif’ ve hakikat kaşifliği amacındadır. Pozitivizmin tersine eleştirel gelenek için hakikat olgusal değil, olguların ters-yüz edilmesinde gizlidir. Toplumun değişmesi determinizmden sıyrılıp her şeyi eleştirmekten geçer. ‘Kime göre, neye göre ve kim için olgu? ‘sorusu eleştirel teorinin pozitivist kulvarını anlamak ve anlamlandırmak adına elzemdir.

Önerilen Yazı
Eleştirel Kuram(Frankfurt Okulu) Kısaca Tanıtımı | Sosyoloji Notları

III.Frankfurt Okulu ve Modern Toplum Eleştirisi

17-19 yy Aydınlanma dönemi ile başlayan ve günümüze kadar devam eden modernizm süreci Frankfurt okulu düşünürleri tarafından, modern ‘devlet’ kapsamında eleştirilmiştir. Frankfurt okulunun modernlik eleştirisi, kendilerinden önceki büyük düşünce insanlarının eleştirilerinden beslenen bir gelenektir. Bu kapsamda Rousseau, Marx ve Nietzsche’yi örnek verebiliriz. Bu düşünürlere göre modern toplum kötücül, sahte, hasta, stilize edilmiş biçimsizliğin toplumudur. Kapitalizmin endüstri çarkında üretim araçlarına yabancılaştırılan emeğin, emeksizleştirilen yabancılığıdır. Modernlik maskeli bir balo gibidir. Modern toplumun hastalıklı insanları metaların fetişizminde hiçleşen birer balon gibi patlamak üzeredirler. Modernlik tinselliğe karşı açılmış meta-fetişist bir savaştır. Bu savaş yanılgıların zafer kazandığı, kınını rasyonellikle kuşanmış kılıçların birbirlerine değdiği anda ortaya çıkan irrasyonellik heyulasıdır. Modern toplum mülkiyet çıkarlarının tepe noktasındaki kaymak tabakanın toplum yaşamını metalara biçtikleri değer yargıları ile mülkiyetsizleştirmesidir. Ortaya düşünce reformu olarak çıktığı düşünülse de modernizm kavramının kökeni ekonomiktir. Ekonomi toplumsal yaşamın bütün sınırlılıklarını veya hayali sınırsızlıklarını ‘modernizm’ perdesinin arkasına sığınarak belirlemektedir. Modernlik ve modern toplum sürecinde, kapitalist gelişmelerin yarattığı birey ve toplum tanımlamasındaki değişimler egemen sisteme hizmet etmektedir. Modern toplum süreci ile birlikte ‘meta fetişizmi’ , ‘tüketim kültürü’ ve ‘sekülerizm’ gibi konular gün yüzüne çıkmıştır. Marx deyimiyle ‘katı olan herşeyin buharlaştığı, kutsal olan herşeyin dünyevileştiği’ bir çağdır bu. Kapitalizmin getirdiği burjuva ve proleter sınıfın arasındaki uçurum modernliğin cezbedici ‘metaları’ karşısında sınıfların niteliksel olarak daha da farklılaşmasına sebep olmaktadır. Şehirlerin planlanması, işçi sınıfının tüketime yöneltilmesi cezbedici bir aura içine hapsedilmiş, toplumlar ‘modern devlet’ ideali üzerine gözetilmeye başlanmıştır. Bu noktada Goethe’nin Faust karakterini örnek vermek anlamlı olacaktır. Faust sonsuz güç ve sonsuz başarının ölümsüzlüğü için ruhunu Mephisto(şeytan)’ya satmıştır. Üç başkalaşım( hayalci ,aşık, gelişmeci) aşaması geçirerek modern bireyin hezeyanlarını bir profil olarak göstermiştir. Modern dünyada insanlar ya hep ya hiç mantığında sahip olma arzusunun nesnesi konumuna geliyor, her şey arzu ve güdüler temelinde metalaşıyor diyebiliriz. Modernizm modern bireylerden talep etme istemini talep eden bir tüketim zinciri gibidir. Faust örneğinde olduğu gibi eğer birey sükunete ve geçmişin duygusallığına dönse dahi orada bulduğu ile yeni bir modernist aracıda ya tüketecek ya üretecek ya tüketilecektir. Frankfurt okulu teorisyenleri, modern toplum eleştirisini tüm bu bahsedilenler adına ‘modern aklın eleştirisi’ olarak eleştirmişlerdir. Esasen modern aklın eleştirisi, araçsal aklın modern tezahürünün eleştirisi, yani iktidar aklının eleştirisidir. Eleştirel teorisyenler bu eleştiriyi Weber’in rasyonelleşme kavramından yola çıkarak geliştirmişlerdir. Weber’e göre rasyonelleşme Batı’nın kendi aklı ile düşmüş olduğu ergin olmayış halini kendi akılcılık girişimi ile tahrip etmesi ve özgürleşme uğruna girişilen tüm faaliyetlerin bir demir kafes içerisindeki ‘akılsal kapatılma’ olabileceği bir faaliyettir. Modern toplumda, öznellik mecburiyettir. Mecburi öznelliklerinin içine sıkışmış, ihtiyaçların değil ihtiyaçların yerine geçen metaların imgeleri hortlamaya başlamıştır. Teorisyenler ,anlamların içinin boşaltıldığı, değerlerin şeffaflaştığı ve sanat,müzik,kültür,medya,bilim,edebiyat vb. birçok alanda farklılıkların yan yana gelecek şekilde salt ‘ticarileştiğini’ eleştirmektedirler. Bu çağda her şey ‘mallaştırılmıştır’. Okul , bürokrasi, ordu , sağlık sektörü gibi tüm iktidar alanları insan ilişkilerinin dahi belirleyicisi olmaya başlamıştır. Marcuse modernlik eleştirisini modernlikle birlikte gelişen ilerlemeci anlayışın ürünü olan teknolojik-teknokratik sistemlere göre yapmıştır. Bireyin varoluşu teknokratik bilinç içerisinde bir yok oluşa dönüşmüştür. Modern toplumun teknolojik anlayışı içerisinde her alan birbiri ile özdeşleştirilmiş ve bireyin eleştirel yeteneği tekdüzelik içerisinde silinip gitmiştir. Bireyler kendi ürettikleri teknolojik formların içerisinde erimişler, teknoloji metaları üreticilerinin kabusu olmuştur. Ruh ölümü sanallığın mesnetsizliği içerisinde kaybolmuş modernlik adı altında hayat durağanlaşmıştır. İşçi sınıfının devrimci kültürü modern toplum içerisinde bir anti-tezin sentezine dönüşmüştür. Devrim bilinci kapitalizmin teknolojik oyuncakları içerisinde asılı kalmış, sınıf bilincinin kendisi dahi parçalanmıştır. Tek boyutlu toplum, teknolojinin karşısında sözsüz kalan düşüncenin iktidar eli değen bireyi sosyolojik, örgütsel ve ideolojik manada aygıtlaştırdığı pasifize bir toplum modelidir. Marcuse tek boyutlu toplumu Alman toplumuna benzetir. Marcuse’un kavrayışından bakılacak olduğunda, I. Dünya savaşı ile birlikte çığ gibi büyüyen teknolojik faşizm, II. Dünya şavası sonrası Alman toplumunda tek boyutluluk olarak karşımıza çıkmış ve diğer tüm kapitalist toplumlara sirayet etmiştir diyebiliriz. Teknoloji faşizmin bamtelidir. Faşizan aygıt olan teknoloji, iktidar dolaşımının elinde toplumu ve doğayı baskılayan, hayatsızlaştıran zehirli bir sarmaşık gibidir. Teknoloji ile birlikte özgürlüğün bağları çözülmüştür, çözülme tüm bağları bünyesinde eritmiştir. Marcuse bilimsel-teknolojik ussallığın yasalarını evrensel yasalar olarak tanıtması vesilesi ve ileri sanayi teknolojisi sayesinde mavi yaka işçilerin beyaz yakalara göre her geçen gün kayıtlandığını ve bütün bu teknokratik ilerlemeciliğin toplumda bir tezatsızlık, muhalefetsizlik yarattığını ileri sürmüştür. Modern toplum herkese potansiyel vaad eden ancak bütün potansiyellerin iflasına yol açan menfi bir yöntemdir. Marcuse’a göre teknolojik egemenliğin biçimlendirdiği modern toplumda birey, özgürlük düşü ile metaların prangalarına vurulmuş düşünme yetilerinin iktidar aygıtlarınca yönlendirildiği ‘planlanmış’ bir figürdür. Özgürlük anlam yitimine uğradığı için değişim de bir düşe hapsolmuş, değişimi gerçekleştirecek insanlar modern toplumda tek boyutlulaşmış ve bu kapsamda devrimin tek kurtarıcılarının marjinaller olabileceğini öngörmüştür. Habermas’ın modernlik eleştirilerinde Weber’den yoğun bir şekilde etkilendiğini söylerek söze başlamak gerekir. Habermas iletişimsel eylem kuramında Weber’den referans alarak oluşturduğu üç eylem tipinden bahseder. Teolojik, normatif ve dramaturjik eylem tipleri ile modern toplumun dinamizmini açıklamaya çalışır. Teolojik eylem bir anlamda nesnel dünyanın verili ürünleri ile girilen ilişki sonucu oluşan eylem tipi iken, normatif eylem toplumsal yasalar ve normların gerektirdiği eylem tipidir. Son olarak ve esasen konu babında en önemlisi olan dramaturjik eylem özneler arası değerlerin oluşturulduğu dil faktörünün etkin olduğu yaratıcı bir eylem tipidir. Dramaturjik eylem eyleyicilerinin kişiliklerini ön plana çıkarabilecekleri bir fırsat sağlamakta ve modernliğin negatif sonuçlarını kendi içinde değer yargıları üreterek aşabilecek toplulukların eylemselliği olabilmektedir. İnsan öteki ile girdiği ilişkiler ile benliğini kurabilir. Eğer ötekinin arzusunda yeterince kendisini göremez ise bir birey aslında toplumunu keşfedememiş olacaktır. İnsanlar söylemler üretmeli , dili iktidar aygıtlarına karşı kullanmalıdır. Modernliğin yaratmış olduğu değer kaybı ancak bu şekilde önlenebilir. Weber’e göre daha optimist bir bakışa sahiptir diyebileceğimiz Habermas, iletişimsel eylem ile bireylerin iktidarın stratejik eylemlerine karşı durabilecek olduklarını düşünmektedir. İletişimsel eylem kültürel bilginin özneler arası aktarımını sağladığı gibi düşünümsellik içerisinde yeniden toplum lehine yapılandırılabilir. Dil insanları birbirine bağlayan görünmez bir el gibi, bütünleştiricidir. Buna örnek olarak bir toplumun hafızasının ortak yas tutma becerileri ile doğru orantılı geliştiğini söyleyebiliriz. Habermas, modern toplumun insanları birbirinden uzaklaştıran felsefesine karşın bireyler birbirlerinin sevinçleri ve kayıpları ile yine ‘insan olmanın doğasında’ özdeşleşerek yeni yaşam alanları oluşturmaları için bir iptida saymıştır. Habermas perspektifinden bir sonuca varacak olursak, modern toplum yani ‘nesnel-sistem dünyası’ , özneler arası etkileşimin olduğu ‘yaşantı dünyasını’ rayından çıkarmış, kolonileştirmiştir. İletişimsel eylem kuramı tam bu noktada çözümü, yaşantı dünyasının kendine ‘özgü’ , kendi hakikatini kendinde bulan bir ‘dil’ geliştirmek gerekliliği olarak sunmaktadır. Toplumsal tutunumun dilde başladığı ve insanın dil ve kültür oluşturmaya müsait oluşundan mütevellit , nesnel dünyanın tahakkümü ancak yaşantı dünyasının dil hakikatini geliştirmesi ile alaşağı edilerek toplumun demokratikleşeceğini söylemektedir. Frankfurt okulu temsilcilerine göre her türlü akılcılık faydacılığı kutsallaştırma adına bir görüşü veyahut bir nesneyi anlamsız kılmanın en etkili yoludur. Gelişen kapitalist üretim teknolojileri ve üretim aygıtları ‘fabrikalar, makineler’ insan emeğinin değersizleşmesi, işçinin kendi ürettiği ürüne yabancılaşması sanayi kapitalizminin başlıca özelliklerindendi. Modern toplumun esnek üretim biçimleri ve gelenekselliğin yerine ‘ihtisaslılığın, uzmanlığın’ geçmesi bizlere teknolojinin tekelleşmesini ve emek sürecinde rol oynayan karar mekanizlarının ne kadar değiştiğini göstermektedir. Teknolojinin hizmetkarları olan bilim insanlarının keşifleri dahi birer metadır bu çağda. Sınıflar hem nicelik hem nitelik bakımından bozguna uğratılmış, emek-değer skalasında maraton koşan robotlara dönüştürülmüştür. Modern toplumda bireyin üst-düzey bir dinamizme sahip olması beklenir. Ancak bir adım ötesi bu girdabın içerisinde hareketsizlik demektir. Frankfurt okulu eleştirmenleri çerçevesinden bir bakışla, her türlü ‘makinenin politik bir nesne’ olduğunu söyleyebilir, modern toplum teknolojilerini de politik nesnelerin tepe hiyerarşisi olarak örnek verebiliriz. Modern toplum faşizan bir toplumdur, nesnelerin egemenliği altına alabildiği ölçüde özgürleşen toplumların toplumudur. Modern toplum ihtiyaçları manipüle eden otoktarik bir toplumdur. Modern devlet, bireylerin özgürlüğünü, bireyciliği ilerleme mekanizması şeklinde sunarak kısıtlamakta, bireylerin istenç ve iradelerini gasp eden meta fetişizminin belirleyicisi konumundadır. İnsanların düşünce dünyalarını metaların içine gömen, seçimlerde, eylemlerde ,davranışlarda kendisini hapseden bir modernlik iktidarı vardır. Öznelliğe yapılan nesnel vurgular, Kartezyen felsefenin özneci anlayışına yeni bir modern boyut kazandırmıştır. Ötekinin arzusunda düşünüyoruz o halde düşündüğümüz yerde değiliz, diyebileceğimiz bir çerçeve vardır modernliğin akışkanlığında. Ve modern devlet, asıl iktidar alanı olan kişisel iktidar alanına saldırmıştır. Aydınlanmacı modern iktidar ‘aklı’ öznelleştirirken herşeyi özelleştirmiş bir ideolojidir. Toplumsal yaşamın yönetsel alanlarını baskılamış, özneleştirirken yabancılaştırmıştır. Modern toplumda insanlara ilerlemeci olmanın gelişmeyi arzulamanın mutluluğa sevk edeceği empoze edilmiştir. Frankfurt okulu düşünürleri için bu külliyen bir yanılgıdır. Mutluluk peşinde koşturulan, bulmak için aranması gereken bir duygu metasına dönüşütürülmüş, bir kafesin içinde koşturan fare misali ‘anlık’ tatminler modern insanın kaçınılmaz sonucu olmuştur. Modern toplum düş kırıklıklarına gebe bir illüzyon, kapitalist ekonominin yarattığı bir depresyondur. Habermas ayrıyeten 1980’lerde yükselişe geçen ‘karşı modernlik’ akımı olarak ortaya çıkan postmodernistleri yeni muhafazakarlar olarak eleştirmiştir. Habermas akıl kavramının yenilenmiş biçimini reddettikleri için ve bu karşı duruşun aslında modernliğin olumsuz yönlerini beslemek adına girişilen bir eylem olduğunu öne sürerek postmodernistlere karşı çıkmıştır. Lyotard, Baudrillard, Derrida gibi isimlerin içinde olduğu postmodern düşünce Habermas tarafından sadece modernliğin estetik alanlarına odaklanarak mantıksal gelişmeleri reddedişlerini öznelcilik olarak tanımlamış, bu kapsamda modernliğin kötücül yanlarına hizmet eden faşist bir bakış açısına sahip olduklarını söylemiştir. Habermas postmodernlere nazaran aydınlanmanın tamamlanmamış bir proje olarak değersel ve ahlaksal olarak etkileşim ve birlik sağlandığında tamamlanacak bir proje olduğunu savunmuş, modernliğin bilgi reformunu, ekonomik gelişmelerini, bireysel özgürlük düşüncesini de yabana atılmayacak gelişmeler olarak sıralamıştır.

Önerilen Yazı
Frankfurt Okulu ve Eleştirel Teori

IV.Frankfurt Okulu ve Kültür Endüstrisi Eleştirisi

Marksist gelenekten farklı olarak alt yapı yerine üst yapı, yani ‘kültür’e’ vurgu yapan Frankfurt okulu temsilcilerinden Adorno ve Horkheimer ‘kültür endüstrisi’ kavramını ilk defa 1947 yılında ‘Aydınlanmanın diyalektiği’ eserinde kullanmışlardır. Frankfurt okulu’nun kültür endüstrisi eleştirisi Amerikan toplumunu esas alarak ortaya çıkmıştır. Kültür endüstrisi bilindik olanı kitlelerin tüketimini çağrıştıracak şekilde yeniden üreten bir iktidar mekanizmasıdır. Kültür endüstrisi iktidarını sanat, edebiyat, müzik, medya, spor, teknoloji, moda ve reklam gibi ‘metalar’ üzerinden kurmaktadır. Kültür endüstrisinde kitleler bu metaların büyüsü üzerinden idealize edilerek yönetilmektedirler. Her sınıftan ve kesimden insanı içine çeken bir büyüdür bu. Adorno kültür endüstrisinde ticarileşen metalardan özellikle ‘sanat’ alanına fazlaca vurgu yapmıştır. Sanat tekelleşen kapitalizmin edilgen kitleler üzerindeki pazarlama aracına dönüşmüş ve içi boşaltılmıştır. Özellikle jazz ve popüler kültür ile ortaya çıkan diğer müziklerin, egemen kültürün hesapçılığının bir ürünü olduğunu, kitlelerin odağını anlamsızlığın anlamlılığı ile kendine çekmeye çalıştığını ve insanları aptallaştırdığını söylemektedirler. Çünkü jazz siyahilerin müziğidir ve siyahiler köleleştirilmiştir. Jazz müzik kültür endüstrinin iktidarı içerisinde, demokrat bir bireysellik ile kendini var edendir. Adorno jazz müzik eleştirilerini, aynı ritmin bir marş edasında dönüp durmasını ve insanlara absürd bir rahatlamaya sebep olmasını otoriteryanizmin tahakkümünden başka bir şey olmadığını öne sürerek yapmıştır. Jazz müzik için söylediklerinden farklı olarak diğer popüler müzikler’in (rock.pop vb.) standartlaştırılmış melodilerinin bireyleri egemen kültür içerisinde yapay ve sahte zevklere hapsediyor oluşunu da eleştirmiştir. Kültür endüstrisi insanları insanlıktan çıkarmayı arzulayan ideolojik bir aygıttır. Benjamin kültür endüstrisini değerlendirirken alt ve üst yapıya birlikte odaklanmıştır. Arendt’ten etkilenen Benjamin’in nazarında, kapitalist-kültür endüstrisi’ni alaşağı etmek onun aygıtlarını, metalarını kullanarak karşıya yansıtma yapmaktan geçer. Yani sistemi yıkabilmek için sistemin içinden ‘akıllıca’ geçebilmek gerekir. Esasen güçlü bir iletişim aygıtı olabilecek olan radyonun kullanımında salt dinleyicilik konumunda olmamak bu iletişimsel aygıt üzerinden kitleler halinde örgütlenebilmek de gerekir. Löwenthal eleştirel okula katkı yapan bir diğer isimdir. Löwenthal edebiyat sosyoloğudur ve sanatın kitleler üzerindeki anlam yitimine sebep olacak şekilde araçsallaşmış olduğunu eleştirmektedir. Benjamin çeperinden bir bakışla, bu öyle bir hale yitimidir ki; kitleler yaşamın içerisinden doğan sanatsallıklara ve onların kendi kendilerini tekrar eden döngülerine başkaldıramayacak kadar ruh kaybına uğradıkları için pasiftirler. Örneğin sinema, aşk ve cinselliğin ruhunu öldürmüş artık bir sonraki adımın tahmin edilebilirliği içerisinde seyirci ekranın içine gömülmüştür. Sinema sadistik kurguları ile izleyicisine oyun içerisinde oyun oynatan bir kontrol mekanizması olmaktan geri duramamıştır. Marcuse eleştirel okulun önemli bir diğer temsilcisi olarak, kültür endüstrisinin kitle iletişim araçları ile toplumsallaşmayı öldürdüğünü söylemiştir. Kültür endüstrisi geleneği kendi totaliter dil aygıtlarına hapsederek bireylerin gelişim aşamalarını ters yüz etmektedir. Aile içerisinde kendiliğini bulan çocuklar, reçeteli dil kalıpları ile dış dünyanın kurallarına entegre olmuşlardır. Bu reçeteli kalıplar, başı ve sonu belli olmayan tekdüze söylemlerdir. Kültür endüstrisinin tüketim objeleri, ihtiyaçları dönüştürmüş ‘gerçek ve sahte’ ihtiyaçları birbirleri bile bütünleştirmiş tepeden inme doktrinler ve hatta bireyin ihtiyaçlarını reklam filmleri içerisine içkinleştirerek gerçek kültürü ve değerleri gasp etmişlerdir.. İktidarın mesajı araçsallaştıran aygıtları kimliğin inşasında aslolan kültürün değerlerini hiçe sayan egemen birey inşasına damga mahiyetindedir. İşte tam bu noktada Mills eleştirel okula katkı yapan bir diğer isim olarak örnek verilebilir. Mills kitle iletişimin yönetsel aygıtlarını orta sınıf hegemonik birey yaratmaya, bireylerin hayatlarını istenilen şekilde tasarlamaya teşvik eden eğlence üzerine kurulu sektörler üzerinden açımlamıştır. Sosyal denetim magazinsel mesajlar üzerinden sağlanmakta, bireyi düşünmeye sevk eden hayatsal değerler yerini tekelci şirketlerin kontrolüne bırakılan fikirsizliğe bırakmıştır. Kitle haberleşme pazarı şeklinde tanımladığı iktidar sistemini, siyasal ve sosyal alanı tek düzeliğe indirgemecilik bağlamında eleştirmesi bakımından Marcuse ve diğer düşünürler ile benzerlik göstermektedir. Her şey ‘an’ içerisinde zamansız bir zaman diliminde gerçekleşmekte ve bireyler bu zamansızlığa kayıtlanmış kölelere dönüşmektedir. Olduğu gibi görünen ve göründüğü gibi olmayan, görmek istenilene göre görünmeye çalışan benlikler türetilmiştir. Mills bu teorisini iktidar seçkinlerinin toplumu şirketleştirme adına giriştiği pragmatist bir bakış açısı olarak tanımlamaktadır. Eleştirel teorisyenler tüm bu eleştirilerini, buz dağının görünmeyen kısmı, Amerikan toplumunun anti-özneci ve anti-demokratikçi ve nitekim şirketsel organizatörlüğüne yönelik yapmışlardır diyebilmekteyiz. Kültürün endüstrileştiği tüketim esaslı bir toplumda tüketim toplumsal yaşama dahil olabilmenin sempatizanlığı olarak sunulmuş, toplumsallaşamayan yani tüketemeyenler ise ayrık otları olarak toplumdan temizlenmek istenmişlerdir. Değişim değerinin dahi eşitsizleştirildiği bir sistemde hüküm süren faşist metalar ezileni daha fazla ezmek için pazarlanmaktadır. Frankfurt okulu nazarında kültür endüstrisi toplumuna yönelik bir slogan önerilse idi eğer, ‘tüketmeden toplumsallaşmayın’ olurdu diyebiliriz. Sonuç olarak, geçmişten bugüne el veren fikir geleneği bizlere distopik bir Amerikan rüyasını filmlerde, müzikte, sanatın her halinde ve medya gibi birçok unsur içerisinde büyülü bir gerçeklik olarak sunmaya devam ettiğini göstermiş bulunmaktadır. Kültür endüstrisi toplumun tüm katmanlarını tüketime çeşitli pazarlama stratejileri ile sevk ederken, eşitsizliği derinleştirmek emeli taşıyan maskelenmiş iktidar görünümlerinin sektörü olarak toplumsal yaşamı rehin almış bir hayduttur.

KAYNAKÇA :

  • Kızılçelik, S. (2013). Frankfurt Okulu. Ankara: Anı Yayıncılık, 3.Baskı.
  • Kızılçelik, S. (2019). Çağdaş Sosyal Teorisyenler II. Ankara: Anı Yayıncılık , 1.Baskı.
Yorum Yap

Yazar Hakkında

İzmir Bakırçay Üniversitesi Sosyoloji Yüksek Lisans Öğrencisi. Gezgin ruhlu. İnstagram: @dilaraayydnnn , mail: aydindil35@gmail.com

Yorum Yap

Yorumlar (1)

  1. dilaraaydin90_avatar
    1 ay önce

    Modern toplum yerine ‘modernizm’ kullandığım yerler için ‘modern toplum’ düzeltmesi yapıyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir