Hume’un Pratik Akıl Anlayışının Moral ve Politika Bağlamında İncelenmesi

Hume’un Pratik Akıl Anlayışının Moral ve Politika Bağlamında İncelenmesi
+ - 0

Descartes, insanın birbirine indirgenerek iki özden oluştuğunu söyler. Nitekim bunun Thomas Hobbes iki değil bir tane oluşunu söyleyerek karşımıza çıkar. Locke ise hepimizin kafasını karıştırarak önce tözün olmadığını daha sonra da onu idelerin arasına koymuştur. O halde kendisini var olmayan fakat ide olduğunu ileri sürebileceğimiz bir şey olarak karşımıza çıkmıştır. Bunun yanında elimizde hakikati, metafizik yapmanın yani tözü iddia etmemizi sağlayan teorik akıl, bir de kendisi sayesinde metafizik ve bilim yaptığımız pratik akıl vardır (bu ikisi ikili bir yapıda). Peki bu ne demek? Hakikati bilmek her şeyi çözer mi? Öte yandan hakikatle ne yapılabileceği ayrı bir yerdedir. Yani bir işin doğrusunu bilmekle doğrusunu yapmak aynı şey değildir. Bunun için ikinci bir şey gereklidir o da pratik akıl yani teorik aklın size sunduğu hakikatleri pratiğe geçirmektir…

Eski dünyada hakikati bilmek, hakikati tabii olmayı gerektirdiğini düşündükleri için pratik akıl, teorik akla hizmet eder fakat modern dünyaya gelince işler değişir. Çünkü Newton’un fiziğiyle beraber biz hakikati dışarıda bırakmaya “gayret” diyoruz. Thomas Hobbes ve Locke’a göre hayata yön veren teorik akıl değildir. Yazdıkları eserlerden de anladığımız üzere çoğunlukla pratik aklın alanına giren konular yazmışlardır. Çünkü merkezde olan şey sıradan, günlük hayatın kendisidir. Yani ahlaktır, politikadır… Bunlar da eskiden olduğu gibi yüksek ideallerle ilgili şeyler değildir. Yüksek iyiler, yüksek ahlaki hakikatlere dayanır.

Hume, insanın toplumsal bir varlık olduğunu söyleyerek ahlakın kökenini de buna dayandırmıştır. O, akla dayalı bir ahlak anlayışından söz etmez. Dolayısıyla şunu söyleyebiliriz ki, bireylerin toplum içindeki huzuru, mutluluğu akıl yoluyla değil duygu yoluyla gerçekleşmektedir. Tüm bu duyguların temelinde sempati duygusu, başka bir deyişle duygudaşlık bulunmaktadır. Duygudaşlık her bireyde farklı seviyelerde olsa da her bireyde var olan bir duygudur. İnsanın var olmasından beri arzulanan, kilit bir erdem olana adaletin nasıl sağlanacağı konusunda çeşitli uygulamalar olmuştur. Adalet her zaman insanın zihninde bulunan bir kavram olup bireylerdeki duygudaşlık duygusu ile öne çıkmıştır. Dolayısıyla ahlaki ayrımlarımızın kaynağı duygudaşlıktır.

Laiklik ilkesine çok derinden inanmış olan Hume, din ve yönetim ayrımının kesin olarak ayrılması gerektiğini savunmuştur. O, dindar olan insanların büyük çoğunluğunun alçak ve ahlaksız olduğunu ve siyaset konusunda orta çağ ve dinlerin etkisinden kurtulması gerektiğini savunuyordu. İzlenimlerimiz ve duygularımızdan meydana gelmektedir. Bu doğrultuda Hume’a göre açık ve seçik düşünceler izlenimlerden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla Hume, nedensellik ilkesinin zihinde nasıl ilerlediğini anlamaya çalışır. Tanrıyı evrenin yaratılmasında ilk neden olarak görmek ona göre akla ve deneyime aykırıdır. Bu çerçevede Hume, nedensellik ilkesinin tanrı konusunda uygulanamayacağını vurgular. Hume’a göre Tanrı’nın varlığı ve niteliklerine göre dine yönelik bir inanç geliştirmek tanrının var olduğu anlamına gelmez. Her zaman şu soru vardır. “Eğer öyleyse evrende neden bu kadar açlık ve yoksulluk var?”. Burada önemli bir ikilem vardır. Siyasi ve ahlaki gerekçeler ortaya koyarak tanrı ve din konusuna yönelik inanç geliştirmek pek de mantıklı değildir. Din kitaplarında öne sürülen mucizelerin de olup olmadığını bilmek mümkün değildir. Çünkü mucizelerin gerçekleşip gerçekleşmediğini akıl ve deneyim yoluyla ortaya koymak olanaksızdır.

Hume’un pratik akıl meselesine verdiği yanıtları bir arada görmemiz gerekir ve Hume şu konuda çok açıktır: Ona göre insan, hiçbir zaman fenomenin dışında bir varlığın bilgisini elde etmez ve buna göre fenomen dışındaki varlıkların hepsi hayalidir. Mesela insan doğası diye bir şey yoktur onu göremezsiniz fakat insan doğası hakkında söz etmeye başladığımız zaman herkesin kendine göre bir şey söylemesi kaçınılmazdır.  Thomas Hobbes “homo homini lupus” yani insan insanın kurdudur demiştir. Oysa Hume’a göre “homo homini lupus” demek insan başkalarını kötülüğünü ister demektir. Yani bu da insanın sürekli düşünen bir varlık olduğunu göstermektedir. İnsan olmak gerektiği zaman gerektiği yerde gerekli ölçüde düşünmemektir. Onun için hayatlarımız inişli çıkışlı ve renklidir. Biz karar değiştiriyor ve hata yapıyoruz bu da demek oluyor ki aklımızı tam verimli kullanamıyoruz. Dolayısıyla Thomas Hobbes, bizim aşırı derecede rasyonel varlıklar olduğumuzu ileri sürmektedir.

Peki insanlar neden bir arada olmak istiyorlar? Bunun cevabı çok basit… Çünkü güvenlik sorunlarını halletmek ve ihtiyaçlarının karşılanmasını istiyorlar. Bir sosyal organizasyonun iyi veya kötü olmasının ölçüsü insanların aradıkları mal veya hizmeti ne kadar kolay bulabildikleriyle ölçülür. Çünkü politika denen olguyu insanlar her şekilde yapmaktadır. Hume’a göre doğada baktığımızda bizim dışımızda ve varlığını teyit edebileceğimiz bir neden-sonuç ilişkisi yoktur. Peki ne vardır? Biz deney ve gözlem yoluyla a ile b arasında bir ilişki olduğunu düşünürüz daha sonra a ile b arasında öncelik ve sonralık ilişkisini gözlemleriz daha sonra ise bunların arasında bir ardışıklık olduğunu görürüz. Buradan bir çıkarım yaparsak, b’nin a’nın sonucu olduğunu söyleyebiliriz. Oysa olan biten şey sınırlı bir gözlem ve deneyden hareketle yapılan bir genellemedir. Bunun tek bir anlamı vardır: bilgi aslında alışkanlık ve beklentidir. Çünkü güneşin yarın sabah doğudan doğup batıdan batacağını kanıtlayamazsınız.

Hume’a göre;

  • Teorik akıl demokrasiye aykırıdır,
  • Demokraside hakikatten söz edilemez,
  • Demokraside kutsallık olamaz.

Hume teorik aklın bilgi veremeyeceğini öne sürer. Peki niye böyle demiştir? Çünkü Teorik aklın bütün iddiaları metafiziktir. Metafizik bilgi vermez. Biz bilimi nasıl yapıyoruz sorusuna gelirsek “Bilim, gerçek olanla sınırlı olan bir etkinliktir ve biz onu aklımızla yapıyoruz” cevabını alırız. Biz bu akılla yemek yaparız, bilim yaparız, arkadaşlık kurarız yani tek akılla yola devam ederiz. O da pratik akıldır.

Hume’un felsefesi pratik akıl imparatorluğudur. Bu başından sonuna kadar tek bir ülke ve her alana yayılan bir felsefedir. Bunun merkezinde bilgi ve bilim, onun yanında ahlak daha sonra da politika bulunur. Peki pratik akıl nasıl çalışır? Bu sorunun yanıtını almak istediğimizde Hume’un bize vereceği yanıt “bilim” olurdu. Biz bir şeyin bilgisini elde etmek istediğimizde Newton’un yaptığı gibi yaparız. Newton, doğa olaylarını gözlemledi, deneyler yaptı ve bize formüller verdi (formüller doğa olaylarının matematiksel ifadesidir). Biz bu durumda doğanın bilgisine erişmiş olduk. Peki o bilgi ne? Hume’a göre fizik bilimin yani modern fiziğin bize bilgi diye sunduğu şey aslında deney ve gözlemin içinde elde ettiğimiz izlenimlerdir. Bu bilgiyi birdenbire elde etmeyiz, yaptığımız gözlem ve deneylerden bize gelen ve bizde kalanlardır onlar. Biz bilgiyi parça parça elde ederiz ve bilginin değeri her şeyden önce duyumdur. Hayallerimizi duyumsayamayız yani nesnel bir dış dünya vardır. Biz bu dış dünyayı partiküller halinde duyumlarız. Önemli olan onun bizdeki duyumsal karşılığıdır ve daha sonra onunla ilgili deney yaparız. O halde sonuç olarak deney, var olan bir şeyle ilgilidir. Fakat değişmeyen bir şey vardır ister duyusal veri ister deney verileri aynı temel üzerinde ilerlerler. Pratik akla göre bilgi olmadığı halde ona bilgiymiş gibi davranmamız gerekir. Pratik akıl çağrışım ve benzerlikle durumları bir araya getirir. Bunlar psikolojik kategorilerdir. Psikoloji insan zihninin işleyişiyle ilgilidir. O halde deney aslında deneyimdir. Bilim yapıyorum demek varlıkla belli türde ilişkiye girmektir. Bilim yapmanın âşık olmaktan bir farkı yoktur çünkü orada da pratik akıl devrededir.

Siyasetin dinin etkisi altında kalmasından rahatsız olan Hume, tanrının varlığını, peygamberleri, mucizelerin oluşunu gibi düşüncelerin akla ve deneyime aykırı olduğunu düşünüyordu. Hume’a göre bunlar insan aklını aşan bilinmez konulardı. Buna karşılık olarak akıl ön planda olmalı ve bu yapıldığı zaman bütün insanlarda ortak payda olan akıl, ortak hakikati de insanlar arasında ortaklaşa bir kavrayışa yol açabilir. Bu durumda dinsel farklılıklara, öğreti farklılıklarına gerek yoktur. Bu düşüncenin temeli şunlardır: Tanrı vardır aklı olan insan da buna inanır. İkinci olarak, “insanda bir ben duygusu ve doğal olarak bir ahlak duygusu vardır. Ahlak bilinci doğaldır ve aklidir.

Dolayısıyla tüm bunların üzerine siyasal sistemin ve toplumsal düzenin kurulması kabul edilemez bir gerçekti. Hume, ister politika ister ahlak ister aşk hepsinde de aynı şekilde çalışır. Çünkü başka türlü hakikati iddia edebilir ama kanıtlayamazdı. Bu durumda insan hayatına basiret yön veriyordu. Yani biz aslında deneyden deneyimi anlamak zorundaydık..

Sonuç olarak Hume, başından sonuna kadar pratik akıl felsefecisidir. Elimizde sadece bir tane akıl vardır. O da karşınızdaki problem ya da içinde bulunduğunuz alandır (bilim, tin). Dolayısıyla bizim yapabileceğimiz tek şey bu aklın nasıl çalıştığını incelemektir. Biz bunu daha önce bilgi ve bilimle işlemiştik daha sonra moral ve politikayla inceledik ve bu aklın çalışmasını temek aksı, hazlarımız oluşturmuştur. Şunu biliyoruz ki bütün hazlarımız ve özgürlüklerimiz tam da buradan çıkmaktadır. Bu tam olarak iç güdü ve tutkularımızın bir bütün olarak hazlarımızı güvence altına alma meselesidir.

Kaynakça: Ege Üniversitesi Genel Felsefe 2 Ders Kaydı.

Yazar Hakkında

Ege Üniversitesi Sosyoloji Lisans Öğrencisi.

Yorum yap