1. Ana Sayfa
  2. Deneme
  3. İbn-i Haldun ve Onun Ümranı | Tarih, Devlet ve Toplum Üçlemesi

İbn-i Haldun ve Onun Ümranı | Tarih, Devlet ve Toplum Üçlemesi

ibni haldun umran bilimi

Tarihe damgasını vuran büyük sosyolog ve devlet adamı İbn Haldun’un asıl amacı olan İber Tarihini yazmadan önce, bu eserine bir mukaddime yazmak ister. Birçoğumuz “İber Tarihi” adlı eserini bilmesek de İbn Haldun’un Ümran ilmi çerçevesinde tarih, toplum ve devlet üçlemesini ayrıntılarıyla sunduğu“Mukaddimesi”ni biliriz. Ben de bu yazımda İbn Haldun’un tarih, devlet ve toplum ile ilgili düşüncelerine yer vereceğim.

Anahtar Kelimeler: Ümran ilmi, Tarih, Devlet, Toplum, Mukaddime, Medeniyet, Coğrafya, Toplumsal Değişme, Asabiye


İbn Haldun yaşadığı dönemde haciplik de olmak üzere birçok siyasi makamda görev almış ve devlet erkanı tarafından sürekli danışılan bir kişi olmayı başarmıştır. İbn Haldun siyasi dadaların arasında yapmak istediği şey, İber tarihini yazmaktı. Peki İbn Haldun neden tarih anlatmak istiyordu? Çünkü İbn Haldun medeniyetin tarihten geçtiğini, tarihi bilmekten geçtiğine inanıyordu, İbn Haldun’a göre geçmişte insanın ne yaptığını, nasıl davrandığını, nasıl yönettiğini, nasıl yönetildiğini bilirsen neyi doğru neyi hatalı yaptıklarını bilirsin. O zamanda bir ümran, bir devlet ortaya koyulabilir. Devlet demek iyi yaşam demektir, iyi yaşamak için devlete ihtiyaç vardır. İbn Haldun buraya kadar Platon, Aristotales ve Farabi ile aynı fikirdedir. Platon’a göre devlet, adaleti, Aristotales’e göre ahlaki, Farabiye göre ise hakikati tesis etmek içindi fakat hepsinin ortak amacı mutluluktur, iyiliktir. Bu kişiler felsefi bir akımla mutluluğa erişilebileceğini savunurlar. Iyiyi bilmek felsefede akıl, kalp, duyularla alakalıdır, felsefe tüneller ile ilgilenir. Ibn Haldun’a göre bizi mutluluğa ulaştıran şey ise tarihtir. Eğer tarihi iyi anlarsak, devletlerin neyi doğru yapıp yapmadığını kavrayıp ona göre bir yol çizersek o zaman mutluluğa erişebiliriz. Bu şekilde paradigmayı ilk defa felsefeden tarihe çevirmiştir. Ibn Haldun’a göre iyi devlet, tarihi bilmekten geçer. Ibn Haldun tarihi biliminin asli unsuru, asli aracı haline getiriyor. Bu şekilde Ibn Haldun’un ortaya koyduğu tarihselci perspektifin yeni dünyanın ana perspektifi haline gelmiştir diyebiliriz. Ibn Haldun Mukaddimesinde felsefeyi ağır bir dille eleştirir. Felsefenin bir bilinmeyenle yola çıkıp o bilinmeyeni anlatmak için daha da çok bilinmeyeni ortaya çıkarttığını ve bu şekilde baştan sona hiçbir şeyi açığa kavuşturmadığını, bilinmeyenlerle dolu olduğunu söyleyerek eleştirir. Felsefeyi bir kenara bırakarak bir akıl sınıflandırması yapıyor. Temyizi akıl; ayırt etme gücü, her insan iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırabilir. Bir diğer akıl; tecrübi ve son olarak da nazari akıldır. Nazari akıl ise teoridir, genellemedir. Ibn Haldun tümelleme yapmaz, bir olaya bir olguya genellemelerle bakar ve yorumda bulunur. Ibn Haldun olması gereken ile değil olan ile ilgilenir, soyut olan ile değil somut olan şeylerle ilgilenir, sistemi olan üzerinedir. Onun için önemli olan sorular, düşüncelerdi; olan ne zaman olması gereken hale gelmelidir, olan olması gereken olsun mu gibi bir doğrultu çerçevesinde ilerliyordu. Ibn Haldun değerler üzerinden yürümez, o olayları, olguları, vakaları inceler ve düşüncelerini bu yönde sunar. Ibn Haldun tarihi “Zahiri ve Batini” olarak ikiye ayırır. Zahiri, görünen kısmı olayı anlatır. Ibn Haldun asıl tarihi ilim yapan şeyin ise “batini” tarafının olduğunu söyler ve bu şekilde tarihe ilim tasnifinde bir yer açıyor ve ilk defa tarih bir ilim haline geliyor. Zahirde olanlara, olayları olduğu gibi aktaranlara tarihçi değil, vakanüvist denilmesi gerektiğini söyler. Onun için tarihi ilim yapan şey, onun kendi dönemi içerisindeki kurgusudur. Tarihçi bunu niye yaptı, nasıl yaptı, o dönemde kimler neler demiş, siyaset nasılmış, insanlar ne yermiş, nasıl giyinirmiş, olayların nedeni ve sonuçları neymiş soruları çerçevesinde düşünen, yazan ve aktaran kişidir. Mukaddimenin ilk bölümünde olguları, olayları, anlatabilmek, insan doğasını anlayabilmek için tarih yazdığını anlatır. Ikinci bölümde ise coğrafyanın, iklimin mizacı nasıl etkilediğinden uzun uzadıya bahseder. Coğrafi şartların uygunluğuna göre bir medeniyetin kurulup kurulamayacağını söyler, bu düşüncelerini de Galen tıppına dayandırır. Örneğin sıcak bölge insanının medeniyet kuramamasını; bulundukları bölge sıcaktır, beyin ise özü gereği soğuktur ve soğuk ister, eğer çok sıcak bölgedeyseniz beyin erimeye, sulanmaya başlar bu sebeple sıcak bölgeleri insanlarının beyinleri çok çalışamadığından medeniyet kuramamasına dayandırır. Ibn Haldun uygarlık ve toplulukların çeşitlerini, zaman içindeki değişim ve bu değişimlerin nedenlerini coğrafyaya dayandırdığı için de determinist olarak eleştirilir. İnsan tek başına doğada yaşayamaz , gücü ve kuvveti buna yetmez bu yüzden bir araya gelir bir araya geldiginde de kabileler işbirliği, yerleşik hayattakiler de işbölümü yapar. Ibn Haldun için bütün devletler ilk başta göçebelerle, asabiyetle başlar, bunlar ya büyür ya da yok olurlar. Göçebelerden bahsetmişken tekrar Ibn Haldunun neden Iber tarihini, mukaddimeyi yazmak istedigine değinmekte fayda var, Ibn Haldun Iber tarihini vakaları insanlara anlatmak icin yazmıştır. Bunu olan üzerinden anlatmaya çalışır, insan doğasını ise hakim olmak icin inceler. Insan doğasını anlar ve onun doğasını bilerek idare ederseniz hakim olursunuz, hakimin sonu adalet ve adaletin sonu iyillik iyiligin sonu da mutluluktur. Bahsettiği “insan doğasını” bilmekten kasıt elbette felsefik temellere dayanan bir insan doğası değil, insanların ne yaptıgı, nasıl yaptıgı, davranışlarının nasıl geliştiğini bilmektir eğer bunları bilmezseniz ya da bilirde uygulamazsanız insana hakim olamazsınız ve dolayısıyla tahakküm edersiniz iste buradan da zulüm ve düşmanlık ortaya çıkar. Ibn Haldun toplumları gözlemleyerek, toplumların gelişim aşamalarını anlayarak bir siyaset oluşturduğu için de çok önemli bir sosyologdur. Toplumlar böyle davranır sözü Ibn Haldundan sonra kullanılmaya başlanmıştır. Insanlarin biraraya gelmelerinin zorunluluğundan bahsetmiştim ancak insanlarda doğası gereği bir çatışma da vardır, insan kıskanır, insan haset eder bu sebeple insanlar biraraya geldiklerinde bir yönetici , bir hükümdar otomatik, doğal olarak ortaya çıkar. Bütün devletlerin başta göçebelere, kabilelere dayandığını söylemiştim, bu topluluklar küçük alanlarda yaşayan ve aynı soydan, kökten gelen bu sebeple de çok güçlü bağları olan ki Ibn Haldun bu güçlü bağlar icin “asabiye” kavramını kullanır. Bu bağlar ya kan ya menfaat ya da süt bağı ile oluştuğundan gönül bağına dayanır işte bu yüzden de iliskileri çok kuvvetlidir. Bir asabiyet büyümeye başladığında da aralarinda “nesep bagi” vardir. Bu topluluktakiler kabile reisini “nesep” bağından dolayı sever, gönülden rıza vardır dolayısıyla bir normdan bir zorunluluktan bahsetmemiz mümkün olmaz. Giderek genişleyen ve güçlenen kabileler ya yeni bir devlet oluştururlar ya da yıkılmakta olan bir devleti yenerek o devletin yerine geçerler. Bir devlet bir asabeden bir kabileden büyüdüğü için asabenin asli unsurları artık yöneticiliğe yetmez, sınırları genişleyen ve dolayısıyla da toplumda bulunan kişiler artacağından ve bu insanlar da doğaları gereği saldırgan olacağından ve artık eskisi gibi bir kan bağından bir gönül bağından bahsedemeyeceğimiz için toplumun düzenini sağlamak amacıyla normlar oluştururlar. Devleti kuran ve ardından fetihlerle güçlenen devlet bolluk dönemini yaşadıktan sonra devletleri fesata uğratan asli öğeler olarak; rehavete düşerek tembelleşmeleri ve lükse girmeleriyle devlet çöküş dönemine geçer, bu çöküş süreci kaçınılmaz bir sondur. Gücünü yitiren devletin yerine güçlü bağlara sahip olan kabileler geçer ve yine bu kabilede devletin gelişim aşamalarını yaşar ve bu şekilde kısır döngü devam eder. Ibn Haldun Mukaddimesinde de bu geciktirmeyi yapmak icin ugrasmistir. Ibn Haldun tüm bu sistemini, umran ilmini; üstün gözlem yeteneği ve müthiş zekası ile oluşturmuştur. Özetlemek gerekirse; Ibn Haldun için iyi devletin, tarihi iyi kavramaktan geçtiğini, yaptıkları hataları ve doğruları akıl süzgecinden geçirerek doğru gördükleri şeyleri uygulayıp yanlışların doğurduğu sonuçları bildiklerinden bu hataları yapmamaya özen göstererek “iyi devleti” oluşturabileciğini ve toplumları da mutluluğa ulaştıran şeyin tüm bunlar doğrultusunda tarih olduğunu söyler.

Yorum Yap

Yazar Hakkında

Merhaba, ben Feyza Başaran, Hacettepe Üniversitesi Sosyoloji bölümü öğrencisiyim.

Yorum yap