Judıth Butler’ın Queer Kuramı Üzerinden Bir Toplumsal Varlık Olarak LGBTİ Bireyler

Judith Butlerin Queer Kurami Uzerinden Bir Toplumsal Varlik Olarak LGBTI Bireyler

ÖZET

Bu çalışma çerçevesinde Judıth Butler’ın Queer kuramı esas alınarak, onun cinsiyet kavrayışı ve fikirlerinin Queer kuram içerisindeki yeri irdelenemeye çalışılmıştır. Bununla birlikte kuramın merkezinde bulunan cinsiyet ve biyolojik cinsiyeti ayrımı üzerinde durulmuştur. İnsanlar anne karnında belirlenen cinsiyetleriyle dünyaya gelse de, zaman içinde cinsel yönelimlerinin, cinsel kimliklerinin toplumun kabul ettiği normlara uzak bir şekilde farklı olduğunu anlayabilmektedir. LGBTİ bireyler olarak açıkladığımız, eşcinsel, biseksüel, travesti ve transseksüel bireyler toplumun birçok noktasında ayrımcılığa maruz kalmaktadır. Bireyler, toplumun kalıp yargıları ve cinsellik anlayışları nedeniyle özgürce cinsel yönelimi ifade etmekten çekinmekte, dışlanma çekincesiyle kendi içlerine çekilebilmektedir. Özellikle, herkes gibi hayatını idame ettirmek üzere çalışması gereken queer bireyler, çoğu zaman cinsel yönelimleri nedeniyle uğradıkları zorbalık, ayrımcılık, aşağılanma ile ya işten ayrılmaktadır ya da işveren tarafından işyeriyle ilişiği kesilmektedir. Bu anlamda LGBTİ bireylerin cinsel kimlikleriyle toplumda var olmalarının birçok anlamda zor olduğunu söylemek mümkündür.

Anahtar Kelimeler: Toplumsal Cinsiyet, Cinsel Kimlik, Judıth Butler, Queer Teori, LGBTİ Bireyler 

GİRİŞ

Bir toplumda cinsiyet rolleri, her iki cins üzerinden belirlenen göre sorumlulukların dağılımı, cinsiyet algıları ve cinsiyete ilişkin tanımlamalar, âdet, gelenek, görenek ve birtakım pratikler çerçevesinde kodlanarak kuşaktan kuşağa aktarılmaktadır. Günümüzde tıbbın ilerlemesi ile birlikte, henüz anne karnındayken bebeğin dahi cinsiyetini öğrenmek mümkünken; yeni doğan bebek mavi veya pembe kodlarla karşı karşıya kalmaktadır. Çocukluk evresinde kız ve erkek çocuklar, ailesi ve çevresinden üstleneceği rolleri, ayıp ve yasak olarak görülen davranışları, hangi davranışların kabul edilebilir olduğunu, aslında o toplumda erkek ve kadın olmayı öğrenirler. Gelişim sürecinde ve dolayısıyla sosyalleşmeye başladığında da birey; aile, okul, sosyal medya ve arkadaş çevresinden, kısacası toplum tarafından cinsiyet rollerini öğrenir ve ileri tarihlerde bu yerleşik kalıpları sorgulamaya başlar. Bu sorgulama sürecine bağlı olarak da öğrendiği kalıp yargıları değiştirir ya da değiştirmeden kullanmaya devam eder.

Cinsel yönelim kavramı, ilgimiz doğrultusunda bulunan cinsten bir bireye duyulan ya da kimseye hissedilmeyen romantik veya cinsel çekimi açıklamak için kullanılır. Heteroseksüel yönelim de ataerkil toplumlarda hâkim olan, karşı cinse ilgi duymayı açıklar. Bu toplumlarda kadınlık ve erkeklik halleri, kadın ve erkeğin cinsiyet rolleri heteroseksüellik üzerine kurulmuştur. Toplumda genel olarak kabul gören heteroseksüel yönelimi olmayan bireyler de toplumda ayrıksı kabul edilerek, anormal olarak görülecektir.

Gerçek ki, toplumun kadına ve erkeğe yüklediği cinsiyet rolleri gibi mevcut düzene uygun görülen evlilik türü, heteroseksüel bireylerin oluşturduğu evliliktir. Fakat eşcinsel,  biseksüel, transseksüel gibi toplumun ‘normal’ olarak algıladığı karşı cinsten hoşlanan bireyler gibi olmayan queer bireyler; duygusal ilişki yaşarken, aile kurma yolundayken ve çalışma hayatı gibi hayatın birçok alanında birtakım sorunlar yaşamaktadır. Ayrımcılığa maruz kalırken, cinsel yöneliminden dolayı işten çıkarılan bireylerin oranı yüksektir. Cinsel kimliğinden dolayı birey suçlu ve sapkınmış gibi hissettirilmektedir.

  1. CİNSİYET/TOPLUMSAL CİNSİYET AYRIMI

Günlük hayatta ve dilde genel olarak ayrım yapılmaksızın birlikte kullanımlarına karşılık, cinsiyet temelinde ele alınan biyolojik özellik ile bu özelliğin üzerine oluşturulan toplumsal durum, bilim camiasında cinsiyet (sex) ve toplumsal cinsiyet (gender) kavramları ile ifade edilerek, farklı şekilde adlandırılmaktadır. Bu çok yeni bir ayrımdır. Toplumsal cinsiyet (gender) kavramını sosyoloji literatürüne ekleyen Ann Oakley, 1972 yılında yayınladığı Sex, Gender and Society eserinde belirttiği gibi, cinsiyet (seks) biyolojik anlamda belirlenmişken; toplumsal cinsiyet (gender) erkeklik ile kadınlık arasındaki toplumsal eşitsizliğe tekabül etmektedir. Modern anlayışa karşı perspektifle, cinsiyet ve toplumsal cinsiyetin birbirleriyle açık ve basit bir şekilde iç içe geçmiş iki kavram olduğu düşüncesi devam etse de, günümüzde bu iki kavramın birbirlerinden ayrı anlamsal kapsamlarını ele alan zengin bir literatür vardır (Vatandaş, 2007: s.31).

Türk Dil Kurumu cinsiyet kavramını, ‘‘bireye, üreme işinde ayrı bir rol veren ve erkekle dişiyi ayırt ettiren yaradılış özelliği, eşey, cinslik, seks’’ olarak tanımlamıştır (Türkçe Güncel Sözlük, 2011).

Toplumsal cinsiyet teriminin (gender) biyolojik cinsiyetten ayrıldığı nokta; onun, toplumun kadına ve erkeğe yüklediği görev ve sorumlulukları içinde barındırmasıdır. Dişilik terimi doğum ile birlikte elde ettiğimiz nitelikleri içerirken; kadınlık, zamanla toplumda sosyalleşme süreci içinde kazanılan, bilincin bulunduğu, toplumsal, tarihsel ve kültürel süreçlerin bir araya gelmesiyle oluşmaktadır. Biyolojik bir özelliği yoktur, toplumun kadınlardan ve erkeklerden ne beklediği, iki cinsiyetin de hangi rolleri üstleneceğinin önemi sosyalizasyon sürecinde öğretilir. Toplumsal cinsiyet, kadınlar ve erkekler için onay almış ve geçerli görülen davranışlar, tutumlar, değerler ve normların tümünü ifade ederken; biyolojik cinsiyetin belirlendiği andan itibaren cenine dişi veya erkek cinsiyetinden biri yerleştirilmektedir (Butler, 2008: s.50-51’den Akt; Kayır, 2015: s.75).

Sosyalizasyon, bireylerin toplumun genel anlamda kabul gören norm ve değerlerine uyum sağlamayı öğrenme, kültürlenme süreci olarak tanımlanmaktadır. Fakat cinsel yönelim konusunda herhangi bir öğretim mevcut değildir. Oysaki kişinin cinsel duygularının hangi cinse yönelik olduğunu açıklayan ve duygusal ve cinsel çekim olarak ifade edilen cinsel yönelim, her birey için farklı, kişiye özgü ve özeldir (Kayır, 2015: s.75-76).

Toplumsal cinsiyetin inşası ile birlikte beden, kimlik ve cinsiyetin çözümünü güçleştirmiştir. Biyolojik cinsiyet ile toplumsal cinsiyet arasında bir sınırın bulunduğu söylenebilir. Söz konusu sınır tam da burada karşımıza çıkar. Doğumla birlikte ortaya çıkan cinsiyetin gerçek cinsiyet olduğu doğru değildir. Gerçek cinsiyet olsa da cinsel kimliği oluşturan bir yapı olarak karşımıza çıkmaz. Öyle ki, bir kadının doğum ile birlikte kazanılan heteroseksüel bir cinsel kimliği olmadığını ya da bir erkeğin aynı şekilde toplumun ona yüklediği kimlik ve normlarla cinsel kimliğinin oluşmadığını söylemek mümkündür. Kadın ve erkek cinsel organı bulunan birey henüz yeni doğduğunda kendisini adı, giyimi ve davranışları gibi planlı bir hayatın içinde bulur. Süreç içerisinde mücadele vererek ya ona uygun görülen cinsel kimliği onaylayacaktır ya da cinsel kimliğinin farkına vararak mümkün olduğu kadar kendi kimliğini oluşturma yolunda çaba gösterecektir (Demiral, 2017: s.21).

Butler’a göre (2019: s.50-52), cinsiyet ile toplumsal cinsiyet ayrımı öncelikle biyolojinin kader olduğu düşüncesine itiraz getirmek amacıyla kullanıldığını, aynı zamanda da cinsiyetin biyolojik açıdan ne kadar geri dönüşü olmadığı düşünülse de toplumsal cinsiyetin kültürel açıdan oluşturulduğu belirtmiştir. Dolayısıyla cinsiyetin bir nedene bağlı sonucu olarak da onun gibi durağan bir şey olduğunu doğrulayacak bir sav olarak da kullanılmamaktadır. Top­lumsal cinsiyetin cinsiyete çoklu yorumlar getirilmesine imkân sağlayan bu ayrımdan dolayı öznenin birliği zaten tartış­ılabilir bir konudur. Cinsiyetin değişmezliğinin kabul edilmediği durumda, “cinsiyet” denilen inşanın toplumsal cinsiyet kadar kültürel bir yapı olduğu gibi, “cinsiyet”in aslında toplumsal cinsiyet olarak var olduğu düşüncesi oluşmaktadır. Toplumsal cinsiyet yalnızca verili bir cinsiyetin üzerine kültürün anlam yüklemesi değil, aynı zamanda cinsiyetleri oluşturan üretim sisteminin ta kendisidir.

Toplumsal cinsiyetin kurulması, cinsiyetin ya da bedenin de oluşturulabilen bir şey olup olmadığının sorgulanmasına neden olur. Butler için toplumsal cinsiyet, cinsiyetin performansı konumundadır. O, cinsiyet ve toplumsal cinsiyet terimlerini Foucault’nun cinsellik/cinsiyet terimlerini temel alarak şekillendirmiş; buna binaen de bu iki kavramın yanına toplumsal cinsiyet terimi eklemiştir. Ayrıca, Butler’a göre Foucault’nun cinsellik ve cinsiyet terimleriyle ilişkili olan iktidar ve söylemler toplumsal cinsiyeti yeniden oluşturmaktadır (Demiral, 2017: s. 23).

Her kavramın bir toplumda kullanılacağı yerler ve çağrıştırdığı kültürel anlamlar değişiklik gösterebilmektedir. Örneğin bireyleri biyolojik açıdan açıkladığını belirten “sex” sözcüğüne, toplumumuzda cinsiyetten çok cinsellik, cinsel aktivite ve cinsel ilişkiyi açıklama amacında yer verilmektedir. Modern toplumların bu kavrama atfettikleri anlamın değişiklik göstermesi, kavramın bizim toplumumuzdaki kullanılışını tümüyle içermediğini göstermektedir. Ayrıca, cins kavramı da aslında varlık çeşitleri içerisinde dişiliği ve erkekliği gösteren bir grup iken; cinsiyet, bu varlık gruplarına ait oluşumsal özelliklerle birlikte zaman zaman değer yüklü bir anlamı da karşılayabilmektedir. Dolayısıyla, bizim kültürümüzde ve batı toplumlarında, cinsiyet kavramının biyolojik ve sosyal anlamlar içermesinden dolayı, fazlasıyla yakın algılamalarının bulunduğu anlaşılmaktadır (Ersoy, 2009: s.211).

Beauvoir, kişinin kadın “olduğu” fikrini net bir şekilde belirtir fakat bunun kaynağı her zaman kültürel bir zorunluluk olmasıdır. Yine net bir şekilde ifade edilmektedir ki bu zorunluluğu oluşturan “cinsiyet” değildir. Beauvoir’ın düşünce yapısında, kadın olma durumunu gerçekleştiren “kişi”nin mutlaka dişi olduğuna dair herhangi bir ifade bulunmamaktadır. Beauvoir’ın bedenin bir durumdan ibaret olduğu savının kabul edilmesi duurmunda, kültürel olarak zaten çoktan yorumlanmamış bir bedene gönderme yapmak imkânsızdır. Bundan dolayı cinsiyet, söylemsellik öncesi beden yapısının oluşumu olarak ele alınamamaktadır. Bu düşünceden hareket ederek, tanımı itibariyle cinsiyetin, aslında hep toplumsal cin­siyet olarak var olduğu anlaşılacaktır (Butler, 2019: s.54).

  1. CİNSEL YÖNELİM/CİNSEL KİMLİK

Cinsel yönelim sözcüğü erkeklere, kadınlara, her iki cinsiyete de, hiçbir cinsiyete veya karşı cinse yönelik duygusal ya da cinsel çekimi ifade etmek için kullanılır. Geleneksel bir bakış açısıyla da cinsel yönelimin heteroseksüel, lezbiyen/gey ya da biseksüel olmak olarak tanımlandığını söylemek mümkündür. Fakat bazı kişiler kendilerini seksüel olarak tanımlamakta, bu kişilerin her iki cinsiyete karşı da ilgilerinin bulunduğuna dair kanıtların miktarı zamanla yükselmekte ve kendisini Üçüncü Cins olarak ifade eden kişilere yönelen bireylere karşı bilinçlenme artmaktadır. Batı toplumlarında, bu yönelim transseksüel bireylere duyulan ilgiyi belirten ‘‘trans-yönelimli’’ sözcüğüyle açıklanabilir (Davies, 2012: s.1).

Heteroseksüellik, karşı cinsel yönelik ilginin bulunduğu ve ataerkil toplumların sorgulamadan onayladığı cinselliğin bir türüdür ve toplumsal yaşamda hâkim düşünce olarak kendini gösterir. Heteroseksüel bireylerin egemen olduğu toplum; bireylerin cinsiyet kalıplarına göre davrandığı, hegemonyanın bulunduğu, denetim ve baskı ile normlar aracılığıyla, sosyalleşme süreci içinde kuşaktan kuşağa devamlılığı sağlanan nitelikleriyle hüküm sürer. Toplumun kadın ve erkek olmak üzere iki cinsiyetin bireylerine de atfettiği roller ve beklentiler, normatif ve heteroseksüellik üzerine kurulmuştur. Toplum değerlerini ve normları esas alıp kişiler üzerinde kontrol kurma, özgür cinsel ilişkileri önleme, kalıplara ayırma şeklinde görünür bir duruma gelen toplumsal kontrol aracı, toplumda “heteronormatif” davranış şekillerini kültürel, ekonomik ve politik olarak toplumsal yaşamın her alanına dağılımını gerçekleştirir. Fakat karşı cinsten hoşlanmaktan ziyade, farklı cinsel yönelimleri bulunan bireyleri toplum kolayca kabul edemezken, onlara yönelik homofobi gelişebilmektedir. Öyle ki, Türkiye de homofobinin en fazla görünür olduğu ülkelerden biri olma özelliğini taşımaktadır (Kayır, 2015: s.77).

Butler, toplumda insanların zorunlu olarak heteroseksüel bir yönelimi olduğu bir heteroseksüel sözleşmeden bahsederek, homo/hetero karşıtlığının bulunduğu, kültürlenen toplumda; normalize edilenin heteroseksüel yönelim önemle belirtir (Butler, 2008: s.49’dan Akt; (Kayır, 2015: s.78). Toplumun dayattığı “normal” cinselliği yaşamayan, heteroseksüel olmayan bireyler ise toplum tarafından anormal, hasta, sapkın, ahlaksız ve dahası, suçlu kişiler olarak değerlendirilmektedir.

Connell’a (2019: s.349-351) göre, toplumsal cinsiyet ilişkilerinin doğal olgular olarak yorumlanmasına olağanüstü sık bir şekilde rastlanır. Cinsiyete dayalı iş bölümleri de, istisnasız devamlı olarak bu şekilde sunulur. Heteroseksüel yönelim, her zaman doğal bir şey ve toplumsal olarak yasaklanmış ilişkiler olarak açıklanır. Doğallaştırma, biyoloji bilimi için neyin açıklanabilir veya açıklanamaz oluşuna yönelik önemsiz bir hata değildir. Kolektif bir düzeyde, biyolojik olguları sürekli önemsemeyen, fazlasıyla güdülenmiş ideolojik bir pratik olarak karşımıza çıkmaktadır. Doğa, açıklamadan ziyade, haklı çıkmak için bir kanıt olarak öne atılır.

Herek, cinsel çekim ve ifadenin, romantik ilişkinin önemli bir öğesi olduğunu ve dolayısıyla cinsel yönelimin insanların aşk, sadakat ve yakınlık gereksinimlerini gidermek için başkalarıyla kurduğu bağlarla güçlü bir ilişkisi olduğunu belirtir. Bu bağlar yalnızca cinsel eylemlerden kaynaklı değildir. Yoğun bir şekilde hissedilen aşk, paylaşılan amaçlar, değerler, destek gösterme, sadakat ve garantiliği de içermektedir. Bundan dolayı cinsel yönelim, yalnızca bir karakteristik olarak düşünülmemelidir (Herek, 1996: s.4’den Akt; Arık, 2014: s.4). APA’nın (Amerikan Psikoloji Birliği, 2008: s.1) açıklamasında da cinsel yönelim, bireyin erkeklere, kadınlara ya da her iki cinse karşı da duygusal, romantik ve/veya cinsel çekim hissettiği bir örüntü olarak tanımlanmaktadır.

Homoseksüel terimi, farklı cinse karşı ilgi duyan heteroseksüel bireylerin aksine, aynı cinsten bireyler arasındaki ilişkiyi açıklamak için kullanılır. Günümüzde homoseksüel bir ilişki düşünüldüğünde,  ilişkilerin statü duruma getirildiği, bir ‘‘aktif’’ ve bir ‘‘pasif’’ rolünü üstlenen iki birey akla gelmektedir. Aktif rolündeki birey haz almaya odaklıyken, pasif rolündeki birey daha ziyade partnerinin etkisi altında kalmaktadır. Her iki cinsiyete karşı ilgisi bulunan, cinsel çekim yaşayan bireyler de biseksüel olarak tanımlanmaktadır.

Hormonlar tedavileri ve cerrahi müdahaleler ile biyolojik cinsiyetlerini değiştirmeyi tercih eden bireyler ise transseksüel bireylerdir. 20. Yüzyıl’ın başlarında cinsiyet değiştirmeye yönelik ameliyatları destekleyen bilim insanları ve hekimler, bütün erkeklerin dişi ve bütün kadınların da eril özellikler barındırdığına inanan evrensel bir karma-cinsiyet düşüncesi benimsemekteydi. Bu evrensel biseksüellik teorisi, kadın ve erkeği ayrı, değişmez ve birbirinin zıttı olarak gören 19.yy’da rastlanan ikili cinsiyet düşüncesine tümüyle karşı çıkmaktadır. Cinsiyete dair gelişen bu yeni perspektif ile de birkaç hekim, vücudunu değiştirmek isteyen bir grup insana hormon tedavisi uygulamaya ve cerrahi müdahale yapmaya başlamıştır  (Arık, 2014: s.27).

20. yüzyılın ilk zamanlarından itibaren uygulamaya geçilen cerrahi müdahale ile cinsiyetini erkekten kadına ve kadından erkeğe dönüştüren ve diğer “sapkınlardan” uzaklaşma çabası içinde olan transseksüeller, edinilmiş kadınlığı da edinilmiş erkekliği de kabul etmeyen toplumun saldırılarından kaçamadığı gibi, “sapkınlarla” aynı grupta bulunmak zorunda kalmaktadır. Toplum, belirlediği norma uygun olmayan kimliklerin tümüne öfke duymaktadır. Birey, biyolojik cinsiyetine uygun bir şekilde, kadın ise kadın, erkek ise erkek olarak yaşar ve ölür (Arık, 2014: s.29).

Kinsey’in araştırma sonuçlarında görüşmecilerin % 50’sinin tüm yetişkin hayatlarında tamamen heteroseksüel olduğuna ve yalnızca % 4’ünün yaşamları boyunca tamamen homoseksüel olduğuna ulaşılmış; popülasyonun % 46’sının hem heteroseksüel hem de homoseksüel yöneliminin bulunduğu ya da yetişkinlik yaşamları boyunca iki cinsiyetten bireylere de ilgi, çekim duydukları ortaya çıkmıştır (Kinsey, 1948,1952’den Akt; Arık, 2014: s.20).

Mandimore’un açıkladığı üzere homoseksüel yönelim, binlerce yıldır insanlar tarafından cinsel bir tercih (kırmızı şarap yerine beyaz şarabı seçmek gibi), yaratıcı tarafından sunulan bilgelik hediyesi, iyileştirici bir kuvvet, korkunç bir günah, ruhsal bozukluk ve doğal bir insan çeşitliliği olarak zıt durumda olabilen şekillerde tanımlanmıştır (Mandimore, 1996: s.2’den Akt; Arık, 2014: s.9).

Cinsel kimlik, bireyin biyolojik anlamda belli bir cinsiyete ait olduğuna yönelik bilgisini, aynı zamanda da aynı kategoride bulunduğu diğer bireylerin cinsiyetlerini anlayabilme durumunu açıklamaktadır. Cinsel kimlik oluşumu çok erken yaşlarda gerçekleşmeye başlar. İki yaşındaki çocuklar, iki farklı cinsiyetin var olduğunun, kendisinin de bunlardan birine ait olduğunun ve babasının er, annesinin ise dişi olduğunun farkındadır. Bu çocukların cinsiyet anlayışı, biyolojik özelliklerden ziyade giyimler, roller ya da başka etmenler üzerinden oluşmaktadır. Cinsiyetin değişmez bir olgu olduğunun ancak beş ya da altı yaşlarındayken farkına varırlar ve bunu bir bilgi haline getirirler. Cinsel kimliğin belirlenmesi sonrasında da, insanların cinsiyetlerini tanıma kadar, bireylerin diğer cinslerden ayrılan yönleri ve belki de, ayırt edici yönleri çözmeye yönelik anlayışları ortaya çıkar (Vatandaş, 2007: s.31-32).

Cinsel kimlik kavramı bireyin nasıl hissettiği üzerinden tanımlanırken, cinsel yönelim kavramı ise bireyin kendi haricindeki başka bireylere yönelik nasıl hissettiğini göz önünde bulundurmaktadır (Aşiyan, 2018: s.9’dan Akt; Erdoğan, 2020: s.36).

  1. JUDITH BUTLER VE QUEER KURAM

Dünya’da ve Türkiye’de 1990 yılında yayımlanan Cinsiyet Belası eseri ile tanınan Judıth Butler’ın bu kitabı, onun ve tüm queer yapıtlarının temel eseri olarak kabul edilmektedir. Cinsiyet Belası’nın kuramsal içeriği, Fransız post-yapısalcılığıyla eleştirel bir diyalogdan oluşmaktadır. Butler, kitapta bir nevi kültürel çeviri yaptığını ve Post-yapısalcı kuramı ABD kökenli toplumsal cinsiyet kuramlarına ve feminizmin içinde bulunduğu zorluklara taşımış olduğunu çok geç farkına varmıştır. Cinsel farkı kesin bir biçimde savunan Post-yapısalcı kuramı, zorunlu olarak heteroseksist önermeler içerdiği sebebiyle eleştirse de Butler; Fransız kuramında rastladığı heteroseksizme karşı söz konusu post-yapısalcı yöntemi ele aldığı çalışmalarda bulunacaktır (Özkazanç, 2015: s.24-25).

 Butler, cinsiyet üzerine geliştirdiği sorgulamaya, kadın olmanın ve kadınlar kategorisinin ne olduğuna dair bir soruyla giriş yapmaktadır. Toplumun onay verdiği kadına ait davranışlar göstermek, bir kadın olarak o toplumda var olmaya ve hukuki ve siyasi temsil hakkını elde etmeye fayda sağlamaktadır. Bu sebeple kadınların cinsiyetlere uygun olarak problem yaşamadan varlıklarını sürdürebilmelerinin şartı, kadın olma koşullarını yerine getirmektir. Buradan hareketle Butler’ın inandığı şey; kadının kendisini, kendi dilediği gibi inşa etmediği için bir özne olamamasıdır (Butler, 1990: s.45’den Akt; Kılıç, 2010).

Butler Cinsiyet Belası kitabının 1999 yılına özgü yazdığı önsözünde, queer kuramın, kitabın temel metinlerinden biri olarak dikkat çekeceğini beklemediğini belirtmiştir. Queer kavramının asıl anlamı tuhaf, acayip, garip, yamuk olarak açıklanmaktadır. LGBTT (Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Travesti, Transseksüel) de, bireyleri ifade etmek için aşağılayıcı bir söz olarak kullanılırken, aynı zamanda eşcinsel ve trans bireylerin mücadelesinin daha çok genç kesimin üyeleri aracılığıyla sahiplenilmesi ile kavrama olumlu bir anlam atfedilmiştir. LGBTT eşcinsel, biseksüel, travesti, transseksüel ve cinselliklerini hakim olan heteroseksist normlardan uzak yaşayan heteroseksüellerini içeren bir şemsiye tanımdır (Butler, 2019: s.11). Queer kuram da norm olanı ihlal eden, zaman ve mekâna indirgeyen normal örneğin bütün başka tekil varoluşlarını sorgulayan bir kuramdır (Direk, 2014: s.69-70).

Eşcinsel ve feminist özgürlük mücadeleleri ve bunların oluşturduğu yaygın etki, Queer kuramının doğmasını sağlayan etmenlerden biridir. Queer, eşcinsel ve feminist hareketin ötesinde bir konumdadır. Çünkü Queer’ın içeriğinde ne eşcinsel ne de tümüyle feminist bir kuramsallık bulunmamaktadır. Kendisinden önceki kavramların tanım alanları aşan Queer’ın, tanımsız bir alanı hâkimdir. Fakat Queer’in bu tanımsız alanından dolayı tutarsız bir izlenimi bulunduğunu söylemek mümkün değildir; aksine, Queer’in yapısında belirsizlik ve esneklik söz konusudur (Demiral, 2017: s.43).

Queer, her ne kadar eşcinsel özgürleşme hareketleri ve feminist hareketlerin devamı şeklinde değerlendirilse de aslında bir kopuşu da ifade etmektedir. Bu kopuş da özellikle feminist kuramın ve kuramın mücadelelerinin tercih ettiği eril bir dile sahip olmasından dolayı gerçekleşmiştir. Bu noktada da Queer mutlaka bir çelişkiye kapılacaktır (Demiral, 2017: s.46).

Michel Foucault’nun Cinselliğin Tarihi adlı eserinde ifade ettiği gibi, Judıth Butler ve onun izinden giden queer kuramcılar için, cinselliğin baskı ile yöneten bir iktidara yönelik özgürlük arayışında olan bir güdü değil de, yeni bir iktidar şeklinin oluşturulmasında esas rol sahibi bir düzen olduğu düşüncesi, dayanak noktası olması açısından önemlidir. Queer kuramcıların inandığı şey, biyolojik bir öze göndermede bulunduğu düşünülen biyolojik cinsiyet kavramının aslında bu düzenin egemenliği altında olduğudur. Bu sebeple biyolojik bedenin de ne denli doğal olduğu üzerine düşünmek önem taşımaktadır. Bu aynı zamanda cinsiyet, toplumsal cinsiyet ve cinsel yönelim/arzu arasındaki devamlılığın da sorgulanması anlamına gelmektedir (Yardımcı ve Güçlü, 2016).

Butler’ın gözünde queer’ın, kimliği açıklayan bir kavram değil, bir bağlantılılık hali olduğu anlaşılmaktadır. Queer’in terim olarak önemi, top­lumsal cinsiyetleri ve cinselliklerinin ne olduğu fark etmeksizin her bireyi homofobi ile mücadeleleri için bir araya getirebilmesidir. Queer’in en belirgin anlamı, her türlü in­sanın bu amaç esas alınarak toplanması ve kimlikleştirmeyen bir ittifakı açıklamasıdır. Dolayısıyla queer bir kimlik değildir. Aksine, kimliğin imkânsızlığı olduğunu söylemek mümkündür. Queer, kimlik türlerini ortaya çıkaran ve ezberlere meydan okuyan, garip bir duruma getirilmesidir (Durudoğan, 2011: s.88).

Butler, Bela Bedenler (2014) adlı eserinde açıkladığı üzere;

‘‘Queer terimi baskı ve muhalefetin, tutarlık ve değişkenliğin statüsünü performatiflik dâhilinde sorgulayan bir çağırma olarak ortaya çıkar. ‘‘Queer’’ terimi, amacı isimlendirdiği özneyi utandırmak ya da bu utandırıcı çağırma üzerinden bir özne üretmek olan dilsel bir pratik olarak işlemiştir. ‘‘Queer’’, gücünü tam olarak suçlama patolojikleştirme ve hakaret ile ilintili bir hale gelmesinin sağlayan yinelenmiş atıf üzerinden türetir. Bu, homofobik cemiyetler arasında zamanla bir sosyal bağ oluşturulmasına aracılık eden bir göndermedir. Çağırma, geçmiş çağırmaları taklit eder ve konuşmacıları sanki bir birlik halinde zaman boyunca konuşmuşlar gibi bağlar. Bu bağlamda ‘‘queer!’’ (ibne!) diyerek sataşan ve alay eden koro her zaman imgesel bir korodur.’’ (s.318).

Queer terimi genellikle ‘‘lezbiyen ve gey’’ olarak belirtilen daha kurumsallaşmış ve reformcu politikalar ile mücadele eden genç bir nesle seslenirken; bazı durumlarda kelime, ‘‘queer’’in siyahi toplumlarda nasıl bir rol aldığı konusunu tam olarak kapsamayan, genel itibariyle beyaz bir hareketi içerir. Kimi zaman lezbiyen bir aktivizmi harekete geçirebildiği gibi, başka durumlarda da kadınlar ve erkekler arasında olumsuz bir birlik yerine geçer (Butler, 2014: s.321-322).

  1. BİR TOPLUMSAL VARLIK OLARAK LGBT+ BİREYLER

Temelde farklı bir cinsel yönelime sahip olan LGBTT bireyler (Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Transseksüel ve Travesti) ihtiyaçlarını giderirken çoğu zaman engellerle karşı karşıya kalmakta, toplumda dışlanma ve ayrımcılıkla mücadele etmektedir. Bu ayrımcılık ve dışlama ile anlatılmak istenen; en yakın kişisel rastlaşmalar olduğu gibi, daha ziyade toplumun yok saydığı, dışladığı ve ötekileştirdiği durumlardır. Kimi zaman bu bireylerin yaşam haklarına dahi zarar verilebilmektedir. Heteroseksüelliği doğal olarak görürken, diğer cinsel yönelimlerin sapma veya sapkınlıktan ibaret olduğuna inanan bir yaklaşım açıkça ayrımcı davranışları içeren homofobiyi de görünür kılmaktadır (Buz, 2011: s.138).

LGBTİ bireyleri bir araya toplayarak yaşadıkları ayrımcılıklara karşı savaşmak için kurulan dernek Kaos GL’nin yayınladığı raporda, 2012 yılında Türkiye’de 6 trans ve 5 gey bireyin nefret cinayeti sonunda yaşamını yitirdiği sonucuna ulaşılmıştır. Aynı şekilde, 8 nefret saldırısı, 2 linç tehdidi, 11 yaşam hakkı ihlali ve trans kadınların barınmalarına karşı 3 ihlal belirlenmiştir ve 2 kişinin de cinsel yönelimlerinden dolayı iş akdi sonlandırılmıştır (2012 Cinsel Yönelim ve Cinsiyet Kimliği Temelli İnsan Hakları İhlalleri İzleme Raporu, 2012).

Ek olarak, Jagose eşcinsel hastalığı olarak görülen ve fobi beslercesine tanımlandırılan AIDS ve bir o kadar da HIV söylemi üzerine çalışmıştır. Ona göre gey ve lezbiyen hareketlerin birbirleri ile olan çatışmalarının sonuçlarıyla AIDS yüksek bir boyuta ulaşmakta ve problemlerin bulunduğu bu dönemde queer de kendisine görünür duruma gelebileceği bir mekan bulmaktadır. AIDS aktivizmi kapsamında queer kendisini kamusal alanda ifade ederken, bir yandan da, cinsel kimliklerin yapısökümü için AIDS hareketi toplumda bir ses yaratmaktadır. AIDS krizi ile birlikte geçmişte gey ve lezbiyen hareket içerisinde sonuca bağlanamayan öznellikler ve kimliklerin yeniden inşa edilme durumu söz konusu olmaya başlamaktadır (Erdoğan, 2020: s.95-96).

  • EŞCİNSEL BİREYLERİN EVLİLİKLERİ VE BİRLİKTELİKLERİ

Aile, bütün işlevleriyle her zaman heterokseksüel olarak tanımlanmış, toplum içindeki en temel kurum olma özelliğini göstermektedir. Fakat günümüzde kadın ve erkek arkasındaki ilişki ‘üreme’ kriterinden uzaklaşırken, ailenin ne olduğuna ya da neyin aileyi oluşturduğuna yönelik unsurlar değişiklik göstermiştir. Çünkü artık yalnızca tek bir aile tipinden bahsetmek mümkün değildir. Bireyselleşmenin arttığı, kendini gerçekleştirmeye verilen değerin dikkat çektiği ve kimliğe bakış açısının değiştiği bu dönemde, aileye yüklenen anlam da şekil değiştirmiştir.

1960’ların sonlarında başlayan eşcinsel hareket adı altında bir araya gelen eşcinsel bireyler, günümüze kadar ulaşan ve hala devamlılığı olan ayrımcılığa karşı örgütlenerek mücadele vermişlerdir ve bir kimlik olarak toplum tarafından kabul görmelerine yönelik politik bir çaba harcamışlardır. Zaman geçtikçe, elde edilen kazanımlar ve sosyo-kültürel yapısının değişmesiyle birlikte eşcinsel hareketin gündemi de değişim yaşamıştır. Eşcinsel bireylere tanınan evlilik hakkı da bu değişimlerin merkezinde bulunmaktadır (Kelly, 2011’den Akt; Ertan, 2018: s.249).

Günümüzde yaygın olarak çekirdek ailenin parçalandığına yönelik birtakım endişeler söz konusudur. Bu endişelere sebep olan tarihsel gelişmelerin en önemlilerinden biri, feminist ve gey/lezbiyen hareketinin, cinselliğe dair politikalara, toplumsal cinsiyete dayalı eşitsizliğe, aile politikalarına dair eleştirel bir yaklaşım ile ikincil konuma yerleştirilmiş ‘‘ötekiler’’e yönelik eşit haklar istemeleridir. Bu haklardan biri, eşcinsel birlikteliklerin yasal olarak uygun görülmesi ya da evlilik hakkının, gey ve lezbiyenlere, hatta evlenmeyi düşünmeyen heterokseksüel çiftlere de verilmesine ilişkindir. Bu gibi sorgulamalar ailenin yeniden tanımlanmasına ve aile kurumunun şekil değiştirmesine yol açmıştır. Bu değişim ile birlikte, tüm dünyada olmasa da bazı toplumlarda gey/lezbiyen birliktelikler, yasalar karşısında uygun görülüp birtakım hakları koruma altında alınmış ve gey/lezbiyen aileler, bir gerçeklik olarak küresel dünyada kendine bir yer edinmiştir (Ertan, 2018: s. 248).

Eşcinsel evliliklerinin yasal hale gelmesi, bu tarz ilişkilerin kurumsal anlamda aile olarak tanınmasına yönelik gerçekleştirilen hareketin başlıca isteklerinden biri haline geldi; aile değerlerini geliştirmekten bahseden muhafazakârlar engellenirken, ailenin değerinin heteroseksüelliğe özgü olmayan sevme, paylaşma ve çocuk yetiştirme şekillerine taşınması söz konusu oldu. Aslında cinsel özgürlük hareketi olarak başlayan şey, ataerkil yapıya sahip ailenin çevresini kaplamıştı; ataerkil ailenin heteroseksüel köklerine zarar vererek, aile değerlerinin sadece heteroseksüel ailede bulunmadığını göstermişti (Castells, 2006: s.353).

Kimi toplumlarda kimliklerinin kabul edilmeleriyle birlikte, evlilik haklarının da yasallaşmasıyla eşcinsel birliktelikler aile kuruma karşı bir tehdit oluşturmaya başlamıştır. Karşılıklı bağlılığa ve güvene dayanan, insanın gereksinim duyduğu sevgiyi karşılayabileceğine inanan bu birliktelikler gün geçtikçe daha fazla tercih edilmektedir. Tercihlerin artmasındaki sebeplerden biri, kuşkusuz sorumluluklardan ve kurallardan uzak duran aile ve evliliğe dair kültürel ve toplumsal kurallarla bir bağlantısının olmamasıdır. Başka bir deyişle, ilişkilerinin sınırlarını ve içeriğini, toplumsal belirleyicilerin değil kendilerinin yönlendirmesidir. Aynı zamanda tıbbi teknolojilerin gelişmesi de tercihleri etkilemektedir. Gelişen teknoloji ile söz konusu bireyler de artık çocuk sahibi hakkına erişebilmektedir. Artık daha görünür olsalar da, dünya genelinde olduğu gibi ülkemizde de eşcinsel bireylerin birliktelikleri sapkınlık olarak düşünülmekte; toplumsal ve ahlaki değerler açısından da bir çatışma alanı olarak var olmaktadır (Turğut, 2017: s.110).

Eşcinsel birlikteliklerin olduğu ailelerde sınırlı da olsa evlat edinme hakkı verilmektedir. Yasal olan bu hakkın işlevselliği tartışılır bir durumdadır. Öyle ki, eşcinsel birlikteliğin olduğu bir ailede çocuk anne, baba ve anne baba beraberliğinin rol modellerinden eksik kalmaktadır Kimin anne kimin baba olacağına dair ebeveynler arasında kapalı bir anlaşma yapılabilse de, çocuk bunu algılamakta güçlük çekecektir. Dolayısıyla anne baba rollerine uzak bir şekilde yaşama durumunda, çocuğun gelecekte büyük sorunlar yaşama ihtimali söz konusudur (Şentürk, 2008: s.22).

Kadınlıktan erkekliğe geçerek cinsiyet değiştiren trans erkekler de, erkekliklerini kanıtlamak amacıyla aile kurma ya da baba olma yönünde isteklerde bulunmaktadırlar. Örneğin Rüzgâr Erkoçlar ve Doruk Doğrusöz gibi cinsiyet değişimi için ameliyat geçiren ünlü yüzlerde toplum tarafından kabul görmeme endişesi bulunduğu ve gündelik hayatlarında kimi zaman işlerini yapamadıklarını ifade ettikleri belirtilmiştir. Ameliyat sonucu cinsiyeti erkek olan ünlüleri diğer trans erkek bireylerden ayıran ve biraz daha ‘kabul edilebilir’ görülmelerini sağlayan unsur ise şöhretleridir, fakat bu süreçleri ünlü olmayan translara göre daha fazla merak uyandırdığı için bu durum ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle yeni kimlikleriyle kabul görmeyi uman bu trans bireyler baba olma isteklerini belirterek erkeklik kimliklerine dikkat çekmektedirler. Ünlü trans erkeklerin bu söylemlerini verdikleri röportajlarla veya sosyal medya hesaplarında paylaştıkları içeriklerde karşımıza çıkardığına, tam anlamıyla bir erkek olduklarını ve çocuk yapabilecek bilgi ve yeterliliği bulunduklarını her fırsatta dile getirdiklerine rastlanmaktadır (Durur ve Tahir, 2020: s.5).

Aynı cinsiyetten evliliklere olumsuz bakmanın dayanak noktası, muhafazakâr bir bakış açısı ve eşcinsel evliliklerin geleneksel değerlere uygun olmadı görüşüdür. Fakat söz konusu evliliklere bir başka eleştirel yaklaşım da, geleneksel görüşün benimsediği değerlere karşı durma amacında olmasından dolayı aynı cinsiyetten evliliklere yönelik muhalif bir tutum sergilemektedir. Örneğin gey/lezbiyen evliliklerine dair eleştirel bir bakış açısı, gey ve lezbiyen bireylerin kendisine aittir. Bu eleştirilerin temelinde; evlilik hakkının, her ne kadar haklar temelinde bir zafere işaret etse de, farklı ve kendine özgü bir gey kültürü ve kimliği oluşturmanın temelini sarsacağı düşüncesi bulunmaktadır (Newman, 2009: s.17’den Akt; Ertan, 2018: s. 253-254).

Queer eleştiri, sadece gey ve lezbiyenlerin, evliliğin sağladığı yararlardan faydalanamayan dezavantajlı bir kesimi oluşturmadığını, aynı zamanda yüksek oranda evlenmeyi seçmeyen çok sayıda gelir düzeyi düşük ve beyaz olmayan bireyin de aynı dezavantajları bulunduğunu iddia etmektedir. Queer bakış açısı, gey ve lezbiyenlerin evlilik kurumu içinde değerlendirilmesinden çok, aslında evliliğe ilişkin yararların, cinsel yönelime dikkat edilmeksizin, ona ihtiyacı olanları kapsayacak şekilde genişletilmesi gerektiğine inanmaktadır (Kelly, 2011: s.462’den Akt; Ertan, 2018: s.255).

  • QUEER BİREYLERİN ÇALIŞMA YAŞAMLARINDA MARUZ KALDIKLARI DURUMLAR

Örgütsel yapılarda ayrımcılık, formal olarak ya da bireylerin birbirleriyle kurdukları ilişkilerde karşımıza çıkar. “Formal” ayrımcılık, işe alımda, promosyonlarda, ulaşım ve kaynak dağılımında ayrımcılığı açıklamak için kullanılır. Bu ayrımcılık biçimi, birçok ülkede yasal değildir. Ayrımcılığın bu şekline karşı yasalar, şirket politikaları ya da sosyal kurallar bulunmaktadır. “Enformal” ayrımcılık ise, daha üzeri kapalı, dolaylı olarak gerçekleştirilen bir ayrımcılık türüdür. Sosyal etkileşimlerde, sözel olmayan, paraverbal (kelimeleri ifade etme biçimimiz) ve hatta sözel davranışlar aracılığıyla uygulanır. Bu tür ayrımcılığa karşı herhangi bir yasa bulunmamaktadır. Bir insanın LGBT bireylere imalı bir şekilde baktığı gerekçesiyle tutuklanması ya da cezalandırılması söz konusu değildir. Benzer olarak, hiçbir birey cinsel yönelimi ya da cinsiyet kimliğinden dolayı bir insana gülümseme ya da güzel sözler söyleme mecburiyetinde değildir (Hebl ve ark.,2002: s.816’dan Akt; Arık, 2014: s.53).

Türkiye’de eşcinsel bireyler çalışma yaşamında diğer çalışanların uyguladıkları resmi ve gayri resmi ayrımcılığa uğramaktadır. Bu durum, Türkiye’de iş hayatında eril normların hüküm sürdüğünü, eril egemenliğin maruz bıraktığı sembolik şiddeti LGB çalışanlarına karşı iş çevresindeki bireylerin eliyle kapalı bir şekilde uyguladığını göstermektedir. Kanun, yönetmelik ve bunlara bağlı olarak gelişen uygulamalar LGB çalışanları şiddet içeren yaklaşımlardan koruma noktasında yetersiz kalmaktadır. Ayrıca yasal yaptırımların baskısını yaşamayan işverenlerin çalışanlarına yönelik çok rahat bir şekilde ayrımcılık yapabilmesi söz konusudur (Öner, 2015: s.103).

LGB bireylerin çalışma alanlarında cinsel yönelimlerini belirtip belirtmemelerinin karşılaştıkları ayrımcı davranışları üzerinde yüksek oranda etkisi bulunmaktadır. Cinsel yönelimini ve cinsel kimliğini bir şekilde belirten LGBT bireylerin cinsel yönelimini saklayanlara göre daha yüksek oranda fiili bir ayrımcılık yaşadıkları görülmektedir. Birçok alan araştırması cinsel yönelimin açıklanması ile birlikte ayrımcı yaklaşımların arttığını net bir şekilde ortaya koymaktadır. Dolayısıyla, özellikle Türkiye’de çalışma hayatında kendine bir yer edinebilmek için cinsel yönelim ve cinsel kimliğinin saklanması, bir seçimden ziyade bir zorunluluk durumudur (Doğan,2012’den Akt; Doğan, 2015: s.64).

Lambdaistanbul LGBTT Dayanışma Derneği’nin (2010: s.34) trans kadınlarla yaptığı bir saha araştırmasında, katılımcıların yarısından fazlası (%57,8) cinsel kimliğinden dolayı işe başvurusunun kabul edilmediğini, daha da fazla sayıda trans kadın (%89,7) her halükarda işe kabul edilmeyeceklerini düşündükleri için iş başvurusundan bulunmadıklarını ifade ettiler. Ayrıca görüşme yapılan trans kadınların %24,4’ü cinsel yöneliminden dolayı işyerinden istifa etmek zorunda kaldığını ve %28,9’u aynı nedenle terfi almasının önlendiğini ve yarıya yakını (%42,2) ise bu yaklaşımlarla işi bıraktığını belirtirken, görüşmecilerin %30’u da cinsel kimliğinden dolayı işten kovulduğunu söyledi.

2013 yılının son aylarında, kendisini “muhafazakâr homoseksüel” şeklinde açıklayan 28 yaşındaki polis memuru Osman, homoseksüel yönelimi olmasından dolayı mesleği ile ilişiği kesilmiştir. Telefonu dinlendiği sırada homoseksüel yönelimi olmasından kuşku duyulan polis memuru, görüşmeye çağrıldığında avukat talep etmiş fakat talebi yerine getirilmeyerek, kendisine bu rezaleti kimsenin duymayacağı söylenmiştir (Tahaoğlu, 2013’den Akt; Arık, 2014: s.54).

Cinsel yönelimleri sebebiyle çalıştığı yerle ilişiği kesilen trans bireylerin; “Makyaj yapıyorsun, ibne misin?” “Sen eşcinselsin, burada çalışamazsın.” “Siz bize göre değilsiniz” gibi söylemlerle işverenler tarafından işten çıkarıldığı belirtilmiştir (Lambdaistanbul LGBTT Dayanışma Derneği, 2010: s.34).

Erkeklik Ofsayta Düşünce (Karakaş ve Çakır, 2013) adlı kitapta da, cinsel yönelimi nedeniyle hayatının birçok döneminde ayrımcılığa maruz kalan Halil İbrahim Dinçdağ’ın hikâyesine yer verilmektedir. Futbol hakemi olan Halil İbrahim Dinçer, eşcinsel olduğunu ortaokul yıllarında fark etmiş ve ilk defa lise son sınıftayken cinsel yönelimini çevresinden birine açıklamıştır. Trabzon’da, muhafazakâr bir çevrede doğup büyüyen Dinçdağ, cemaat yurtlarında kalırken cinsel kimliğini fark etme sürecinde inançlı biri olarak var olmaya çabalamıştır. Lisanslı futbol hakemi olarak mesleğe başladıktan sonra ailesi tarafından evlenmesine yönelik baskılara maruz kalmış, cinsel yönelimi nedeniyle arkadaşlarının zorbalığına maruz kalmıştır. Merkez Hakem Kurulu’nun isteği doğrultusunda Halil İbrahim Dinçer, eşcinsel kimliği nedeniyle futbol hakemliği görevinden alınmıştır.

Türkiye’de çalışma hayatında ayrımcılıkların engellemeye yönelik hazırlanan yasal düzenlemelerin en önemlisi, Anayasa’nın 49. Maddesidir. Bu maddede,  devletin, çalışanların yaşam düzeyini arttırmak, çalışma hayatını geliştirmek için çalışanlarına sahip çıkmak, çalışmayı desteklemek ve işsizliği önleyici ekonomik bir alan oluşturmak adına gerekli önlemleri alacağı belirtilmektedir. Yine aynı maddede herkesin din, dil, ırk, cinsiyet, siyasi fikir, felsefi inanç, mezhep gibi nedenlerle, ayrım yapılmaksızın kanun karşısında eşit olduğu ifade edilmişse de, bunun pratikte uygulanıp uygulanmadığı tartışma konusudur. Anayasa’da kanun önünde eşitlik, temel hak ve özgürlükleri sınırlama sebepleri arasında bulunan “genel ahlak” söylemi, vicdani hükümde hür irade ve eşcinsel erkekler için zorunlu askerlik görevine dair maddeler gibi bu konuyla bağlantılı olabilecek çeşitli düzenlemeler bulunmaktadır (Demirdizen ve ark., 2012: s.316’dan Akt; Arık, 2014: s.54).

SONUÇ

Cinsiyet Belası eseri ile tanınan Judıth Butler, cinsiyet terimi üzerine epey kafa yormuş, ele aldığı çalışmalar sonucunda Queer’ın bir kimliğin imkânsızlığı olduğuna inanmıştır. Queer, bir şemsiye terimdir ve toplumun bireylere dayattığı heteroseksüel yönelim dışındaki cinsel yönelimleri içinde barındırır. Fakat özellikle muhafazakâr toplumlar heteroseksüellik dışındaki cinsel yönelimler konusunda oldukça katıdır. Toplum, bireyin doğduğu biyolojik cinsiyete göre yaşaması gerektiğini düşünmektedir.

Ataerkil heteroseksist düşüncede; bedenler anatomik farklılıklara göre eril ve dişil şeklinde iki kategoriden oluşmakta, iktidar ilişkileri üzerinden kadınlık ve erkeklik tanımlaması yapılmakta, arzu ve cinsellik üreme ile ilişkilendirilip bir araya getirilerek bu iki toplumsal cinsiyet kategorisi arasına sıkıştırılmakta ve Foucault’nun ifade ettiği kenar cinselliklerin görmezden gelinmesi ya da “düzeltilme” çabası hâkimdir. Bu düşünce yapısında LGBTİ bireyler gündelik yaşamda baskı, şiddet ve ayrımcılığın ortasında kalmıştır (Şenel, 2014: s.210).

Genel olarak kabul edilen ilişki türünün heteroseksüellik olduğu bir toplumda, queer birey olmak kuşkusuz ‘normal’ görülen hetero bireye göre daha zor bir süreçtir. Queer bireyler, cinsel yönelimleri nedeniyle çoğu zaman ayrımcılığa maruz kalırken, bu durumdan ötürü kimliklerini açıklamakta güçlük çekmektedirler. Örneğin eşcinsel bir birey heteroseksüel olan ailesi tarafından evlenme baskısı yaşayabilmektedir. Aynı şekilde hem cinsinden hoşlanan bireyler, ülkelerin kanunları gereği istediği romantik ve cinsel ilişkiyi resmiyete dökememektedir. Ayrıca bu LGBTİ bireyler çalışma yaşamlarında da çoğu zaman olumsuz tecrübeler edinmektedir. Saklamayı tercih etmedikleri durumlarda, doğrudan cinsel kimlikleri işten çıkarılmalarına sebep olabilmektedir.  Öyle ki, yönelimlerini belli etmeseler dahi giyim tarzları ve davranışları aracılığıyla deşifre olmaktadırlar ve bu özellikle iş hayatında onlar için çok sorun yaratmaktadır.

Bu anlamda yaşanılan bu şiddet, zorbalık, ayrımcılık ve ötekileştirmenin önüne geçmek için, önemli bir seslenme aracı olarak akademik camiada LGBTİ bireylerin maruz kaldıkları sorunlara daha çok dikkat çekilmeli, bu bireyler adına daha çok farkındalık yaratılarak çağrılarına yanıt verilmelidir. Bu çalışmalar yapıldıkça toplumdaki homofobi düzeyi azalacak ve söz konusu bireylerin ‘‘kendi olma’’ yolunda daha özgürce davranmaları mümkün olacaktır. 

KAYNAKÇA

  • Arık, F. (2014). Lgbt Bireylerin Stigma Yaşantıları ve Eşit Yurttaşlık Talepleri. Akdeniz Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kadın Çalışmaları ve Toplumsal Cinsiyet Anabilim Dalı, (Yüksek Lisans Tezi), Antalya
  • Butler, J. (2014). Bela Bedenler. İstanbul: Pinhan Yayıncılık.
  • Butler, J. (2019). Cinsiyet Belası: Feminizm ve Kimliğin Altüst Edilmesi. İstanbul: Metis Yayınları.
  • Davies, D. (2012). Cinsel Yönelim. Pink Therapy,1-6
  • Direk, Z. (2014). Judith Butler: Toplumsal Cinsiyet ve Bedenin Maddeleşmesi. Direk (Der.), Cinsiyetli Olmak: Sosyal Bilimlere Feminist Bakışlar (s. 67-84). İstanbul: YKY Yayınları.
  • Durudoğan, H. (2011) Judith Butler ve Queer Etiği, Cinsel Yönelimler ve Queer Kuram içinde, Cogito, Sayı 65-66, İstanbul, s.87-98.
  • Erdoğan, A. (2020). Cinsel Kimliklerin Ötesinde- Queer Hukuk Kuramı. İstanbul Kültür Üniversitesi Lisansüstü Eğitim Enstitüsü Kamu Hukuku Anabilim Dalı (Yüksek Lisans tezi). İstanbul
  • Ersoy, E. (2009). Cinsiyet Kültürü İçerisinde Kadın ve Erkek Kimliği (Malatya Örneği). Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi. Cilt 19, Sayı 2, s.209-230.
  • Kayır Öztunalı, G. (2015). Sosyolojik Değerlendirme: Lgbt Bireyler Açısından Cinsiyet Kimlikleri Meselesi. Eğitim Bilim Toplum Dergisi, Cilt 13, Sayı 51, s.73-97.
  • Kılıç Sofuoğlu, N. (2010). Butler’ı Schutz İle Okumak: Toplumsal Cinsiyet Kavramı ve Cinsiyet Ayrımcılığının Bazı Göstergeleri Üzerine Bir Değerlendirme. Toplum Bilimleri Dergisi, Cilt 4, Sayı 8, s.83-93.
  • Özkazanç, A.(2015). Feminizm ve Queer Kuram. 1. Baskı, Ankara: Dipnot Yayınları.
  • Vatandaş, C. (2007). Toplumsal Cinsiyet ve Cinsiyet Rollerinin Algılanışı. Istanbul Journal of Sociological Studies, Cilt 0, Sayı 35, s.29-56.
  • Yardımcı, S. ve Güçlü, Ö. (Ed.). (2016). Queer Tahayyül. İstanbul: Sel Yayıncılık.
  • Demiral, A. (2017). Biyoiktidar Bağlamında; Toplumsal Cinsiyet, Queer Teori ve Sanata Yansımaları. Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Heykel Anasanat Dalı (Yüksek Lisans Sanat Çalışması Raporu). Ankara
  • TDK Güncel Türkçe Sözlük. (2011). Cinsiyet. https://sozluk.gov.tr/. (Erişim tarihi: 29.12.2021)
  • Buz, S. (2011). Lezbiyen Gey Biseksüel Transseksüel Travesti Bireylerle Sosyal Hizmet. Toplum ve Sosyal Hizmet Dergisi. Cilt 22, Sayı 2, s.137-148.
  • https://kaosgldernegi.org/images/library/2013kaos-gl-2013-cinsel-ynelim-ve-cinsiyet-kimligi-temelli-insan-haklari-ihlalleri-izleme-raporu.pdf. (Erişim:29.12.2021).
  • Ertan, C. (2018). Sınırları Genişleyen Aile: Aynı Cinsiyetten Birliktelikler ve Evlilikler. Adak (Ed.), Değişen Toplumda Değişen Aile (s.247-259). Ankara: Siyasal Kitabevi.
  • Castells, M. (2006) : Enformasyon Çağı: Ekonomi, Toplum ve Kültür, 2. Cilt Kimliğin Gücü, (E. Kılıç, Çev.), İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
  • Şentürk, Ü. (2008). Aile Kuruma Yönelik Güncel Riskler. Aile ve Toplum Dergisi. Cilt 4 Sayı 14, s.7-31.
  • Turğut, F. (2017). Tarihsel Süreçte Aile Kurumunun Dönüşümü ve Geleceğine Yönelik Çıkarımlar. Medeniyet ve Toplum Dergisi, Cilt 1, Sayı 1, s.93-117.
  • Küçük Duru, E., Tahir, Ş. (2020). Erkek Kimliğinin Kurucu Öğesi “Babalık”: Trans Erkeklerde Babalık İddiası. Atatürk Üniversitesi Kadın Araştırmaları Dergisi, Cilt 2, Sayı 1, s.1-10.
  • Öner, A. (2015). Beyaz Yakalı Eşcinseller, İşyerinde Cinsel Yönelim Ayrımcılığı ve Mücadele Stratejileri, 1. Baskı. İstanbul: İletişim Yayınları.
  • Doğan, E.T. (2015). İşgücü Piyasasında Cinsel Yönelim ve Cinsiyet Kimliği Ayrımcılığının Sosyal Politika Açısından Değerlendirilmesi. Tar (Der.) Çalışma Hayatında Ayrımcılık ve Ayrımcılığa Karşı Mücadele (S.57-76). Kaos GL.

Yorum Yap

Yazar Hakkında

Merhaba, ben Akdeniz Üniversitesi Sosyoloji bölümü mezunuyum. Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi'nde yüksek lisans yapmaktayım.

Yorum yap