Makine Dünyasında İnsan Kalmak Ya Da İnsanlar Aleminde Makine Olmayı Düşlemek

makine olmak kitap analizi

Kübra Arslan [1]

Bu metinde Mark O’Connel’ın okuyucularını, insanlığa ve onun geleceğine dair ilginç parametreler eşliğinde bir yolculuğa çıkararak, ölümsüzlüğü sorguladığı ‘’Makine Olmak’’ adlı kitabının Baudrillard’ın hipergerçeklik, simülasyon ve simülakr kavramları eşliğinde eleştirel bir analizi hedeflenmektedir.

Yazarın ‘’İnsan nedir?’’ temel sorusuyla çıktığı bu yolda kendini, ‘’İnsan olma hali nedir?’’ ve ‘’İnsan bedeni neden/nelerden yapılmıştır?’’ gibi öze yönelik sorgulamalar içerisinde bulması, okuyucuları da kendi içinde çözümsüz gibi görünen felsefi birtakım tartışmaların ortasında bırakmaktadır. Ölümlülüğün ve beşer-i mahluk olan çürümeye mahkûm etten bedenlerimizin kaçınılmaz sonunu mütevazı bir sorun olarak nitelendiren O’Connel, bu sorun üzerine kafa yoran çeşitli fütüristlerle, hackerlarla ve bilim insanlarıyla yaptığı keyifli ve aynı zamanda afallatıcı sohbetleri okuyucularla buluşturmaktadır.

‘’Bütün hikayeler bitişlerimizde başlar: Hikayeler uydururuz çünkü ölüyoruz.’’ (O’Connel, 2018) diyerek Sistem Arızası başlığıyla kitabına çarpıcı bir giriş yapan yazar, ölümlülüğün etten kemikten bir varoluşa sahip insanoğlunun en büyük meselelerinden biri olduğuna vurgu yapmaktadır. Efsanelere ve mitolojilere konu olacak denli uzun bir geçmişe sahip olan bu konunun günümüz teknolojik imkanlarının elverişliliği ölçüsünde, sonsuz yaşam gayesi dışında bir çabası kalmamış insanlık için yeni bir meşgale olduğunu da gözler önüne sermektedir. Kendi kendisinin ve daha sonra da tüm insanların Tanrısı rolünü oynayan insan, tüm cüretkarlığını ortaya koyarak verili topraklardan, sınırları çizilmiş yaşamlardan kaçarak kendine tamamen kendi yarattığı formlardan yeni bir tür hayat arar haldedir. Hayatın amacının mutlu olmak, acılardan kaçınmak olarak formüllendiği ve ilk çağ filozoflarından günümüze sorgulanmaya devam edildiği göz önünde bulundurulduğunda; ana rahmine düşüşten itibaren başlayan insan olma halinin derin bir acı ve çileyi de içerisinde barındırması, ölümlü bedenler olarak her türlü zorluk içerisinde kültür yaratmadan yaşayamayan kırılgan varlıklar olarak ölümlü insan bedeni günümüz 21.yy dünyasının en büyük sorunu olagelmiştir.

Baudrillard, Simgesel Değiş Tokuş ve Ölüm adlı eserinde ölümün de bir tür simgesel değer kazandığından ve ölümsüzlük gibi ölümün de kurumsallaşmasından söz etmektedir. Vaneghem’den alıntı yapan Baudrillard, insanın zorunluluk gereği ölmediğini, ölümün insanın zihnine/bilincine kazınmış bir tür alışkanlık olduğunu aktarmaktadır (Baudrillard, 2016: 255). Ölüm içtepisi ve kolektif bir ölüm tiyatrosu kavramlarının arkasını dolduran Baudrillard, ölümün her şeyin eşdeğerlisi olduğunu söylerken; iktidarın da, yaşam ve ölüm arasında konumlandığını dile getirmiştir. İçinde bulunduğumuz simülasyon çağında artık ölümün bile öldüğünden ve şeylerin yok oluşunun simgesel bir ölümle sağlanamayacağından dem vurmaktadır. İçinde yaşadığı toplumun bir parçası olarak birey, her şeyden önce kendi tekil varlığını sürdürmenin peşindedir. Şeylerin nesnel gerçekliklerinden şüphe edildiği çağımızda ölümün dahi sorgulanır olması yeni teknolojik gelişmelerle birlikte yeniden tartışma konusu olmaktadır.


[1] Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Sosyoloji Yüksek Lisans Öğrencisi, Bornova /İZMİR

 

Hangi teknolojik gelişme evresinde olursa olsun insanoğlunun sonsuz mutluluğu yakalama şansı hep kendinden bir adım önde olmak durumundadır. Hayat zıtlıklarıyla mümkündür ve bu mümkün hayatta sevinç ve mutluluklara olduğu kadar acı ve kedere de yer vardır, olmalıdır. Yazar, hislerin ve duyguların sonsuza kadar kapatılması gibi bir olgunun ancak ölümle mümkün olduğuna vurgu yaparken; eşinin ilk çocuklarını dünyaya getirişi esnasında yaşadığı acıların anısıyla verili insan varoluşunun standartların altında ve geliştirilmesi gereken bir düzen olduğunu keşfetmiştir. İnsanlık, binlerce yıllık bir uyum sağlama yeteneğiyle hayatta kalmaya çalışırken bu yıllanmış formuyla günümüz gelişmelerine adapte olmaya da çalışmaktadır. Kendisini transhümanist [2] olarak tanımlamasa bile ortaya atılan ‘’daha iyi/en iyi haliyle bir insan formu’’ fikri her insan gibi onu da cezbetmektedir. Topraktan geldik, toprağa döneceğiz fikri, insanın sahip olduktan sonra asla vazgeçmek istemeyeceği varlıklara (kendi varlığı da dahil) sahip olması sonrası çekilmez bir sorun haline gelmektedir. Bilim bugün bu sorunun peşindedir ve sahip oldukları ilk çocuklarının bir gün öleceği fikrinin yazar tarafından reddedilmesi üzerine arayışına düştüğü sonsuz yaşam sırrını açığa çıkarmak istemektedir.

O’Connel, ilerleyen bölümlerde insan zekasının sıradan bir bilgisayar işlemcisinden farkını tartışarak; beyin geliştirme teknolojisinin peşine düşmüştür. Halihazırda mevcut olan her türlü ayrımcılığın ve sınıf farklılaşmalarının bir kez de teknoloji damgalı yeni tür ayrıcalıklı ve zihinsel donanıma sahip olan kimselerle yenilenmesinin genel zekada bir artışa ve toplumun genelinin işine yarayarak bir tür damlama etkisi yaratacağına vurgu yapmıştır. Bu sınıflaşma tartışılır olmakla birlikte yazarın değinmek istediği esas mesele, varlıklı sınıfların her türlü ıslah teknolojisine erişiminin yoksul alt sınıflara olan etkisinden ziyade teknolojik tekillik olarak adlandırılan, insan gibi ölüm lanetiyle defolu olarak etiketlenmiş canlılardan çok makinelere ihtiyacın artacağı ve insanların da bu doğrultuda makineleşeceği, ölüm algısının tamamen yok olacağı gelecek tasvirleridir.

Baudrillard, zaman içerisinde sosyal dünyanın büyüsünü yitirdiğinden ve kişilerin daha iyiyi arzuladığı çeşitli simülasyonlardan bahsetmektedir (Ritzer, 2012: 203). Yaşam ve ölüm deneyimlerinin simüle edilmesinin yanı sıra bambaşka dünya tahayyülleriyle birlikte sosyal aktörler, içinde yaşadıkları bu dünyayı da imkanları ölçüsünde değiştirmekte ve dönüştürmektedirler. İnsanların çoğalmaya ancak Sanayi Devrimi sonrasında kendileri de dişlinin çarklarından birisi yani bir tür makine olduklarından itibaren başladıklarını ifade eden Baudrillard (2016: 95), bu tarihten sonra insan ve tanrı arası bir benzerlik veya farklılık aramak yerine işlemsel bir tür yakınlık bakılması gerektiğini belirtmiştir. Yaşam öykümüzde kodların ve göstergelerin simgesel değerlerinin tartışıldığı düzlemde simgesel değiş-tokuşlar nesnelerin ölümlülüğü konusunu da hiper-gerçeklik uzamına taşımaktadır. Şeyler, simgesel değer kazandıklarından ve bu kanal üzerinden dolaşıma sokulduklarından itibaren ölümlülüklerini kaybederek sonsuz yaşam furyasına katılmaktadırlar.


[2] İnsanın fiziksel ve bilişsel yetenek artırımının sağlanması, yaşlanma, hastalanma ya da ölme gibi durumların önüne geçilmesi adına teknoloji ve bilimden faydalanma fikrini savunan kültürel ve entelektüel bir akım savunucusu.

 

Transhümanist hareketin önde gelen neferleriyle yaptığı görüşmeleri aktaran yazar, sonsuza kadar yaşama arzusunun arka planındaki çalışmaları keşfetmeye ve sonsuzluk fikri konusunda bugün ne durumda olduğumuzu görmeye çalışmaktadır. Alcor Yaşam Uzatma Vakfı’ndan bu şekilde haberdar olan O’Connel, kriyonik bekleme [3] üzerine umduğundan çok daha ilginç detaylar keşfetmiştir. İnsanları ‘’Ölüm yanlıştır.’’ isimli katalogların karşıladığı bu vakfa ziyaretinde, modern kentlerin ileride yerini alabilecek uyku tanklarının olduğunu görmüştür. Her ne kadar kulağa bilim kurgu filmlerine konu olacak türden bir olay gibi gelse de aslında Cryonics teknolojisi ilk olarak 1967 yılında James Bedford isimli bilim insanı tarafından kendi bedeninin dondurulması ile uygulanmıştır ve Bedford hala uyandırılacağı günü beklemektedir. Dondurulmuş insanlar gerçekte ölü olsalar bile tıbben uyku halinde kabul edilmektedirler (Wikipedia, 2020).

Büyük termostatlarla dolu olan merkezde biraz daha bilgi almak için dolaşan yazar, sonsuz yaşam arzusu için bedenlerini dondurmak isteyen ya da nöro aktarımlar peşinde olan binlerce insan olduğu ve hepsinin bu sonsuzluk için sırasını beklediği haberiyle şaşırmıştır. Bedford’dan sonra elbette ki ölümlü insan bedeninin bir gün yeniden dirilmesini arzulayan pek çok insan olmuştur. Geliştirilen teknolojiler sayesinde, beden olarak dirilmek yerine beyindeki her türlü sinaptik ağların bilgisayarlara aktarımıyla kişilere verinin kendisine dönüşme imkânı sağlamanın da yolları aranmaktadır. Yakın zamanda Elon Musk’ın öncülük ettiği Neuralink projesiyle de peşine düşülen bu beyin-bilgisayar arayüzleri geleceğin teknolojilerini oluşturmaktadır. İnsanlarla makinelerin çoktandır aslında birlikte işlev gördükleri düşünüldüğünde, uzantılarımız olarak kullandığımız araçların uzantısı haline gelecek olmak hiç de şaşırtıcı görünmüyor. Beyine takılan çiplerle birlikte syborga dönüşecek olduğumuz düşüncesi, öncesinde halihazırda yapılan robot kol ve bacakların, kalp pillerinin, lenslerin vb. pek çok hayat kurtaran teknolojinin gözden kaçırılması demektir.

Bu teknolojilerin kabulü ya da kesin reddi konusunda bizi biz yapan, bilgisayar algoritmalarından ayıran ve 0’lar ve 1’lerden farklılaştıran şeylerin arayışında olan O’Connel, bu farklılığı sağlayan şeyin zekâ olduğunu iddia edenlerin pozitivist ve indirgemeci bir bakış açısı içerisinde olduklarını belirtmektedir. Teknoloji elverdiği ölçüde her türlü kalıbın içerisine sığabilen insanlığın savunulduğu transhümanizmde, insanın tüm evrene koşulsuz hâkim olma düşüncesinin yattığını görebilmek mümkündür. Her durumda hasıl olan insanın bedenleşme sorunu, makineleşmenin en fazla zuhur ettiği Sanayileşme Devri’ne kadar uzanmaktadır. Bu devrimden sonra gelecek yönelimli, bilimsel ve teknolojik devrim odaklı olan nesil, Foucault’nun da tarifiyle bio-iktidar ekseninde bir tür gelişim göstermiştir. Enformasyon çağında toplumların karakteristikleri de değişmiş bilgisayarlar ve yeni tür algoritmalar eski basit yaşam formların önüne geçer hale gelmiştir. İnsanlığın nerede başlayıp nerede bittiği konusunda kesin fikirlere sahip olamasa da yazar, karısı ve çocuğunun çok çeşitli duygular barındıran paylaşımlarına tanık olarak aynı insansı hisleri başka türlü alamayacağı konusunda bir kesinliğe ulaşmıştır. Zira insan etten kemikten, element tablosunda yer alan çeşitli maddelerden oluşsa bile madden varlığı manevi üretimleriyle birlikte var olduğunda bambaşka bir kıymet vermektedir.


[3] Ölen insanların daha sonrasında gerekli teknoloji imkânı doğduğunda hayata yeniden dönebilmeleri adına vücutlarını belli bir ısı seviyesinde (genellikle -125 gibi) tutup dondurmaları.

 

Bilginin iktidar yarattığını söyleyen Foucault’nun fikirleriyle benzeşen fikirlere sahip bir başka isim olan Lyotard ise bu bilginin nerede ve nasıl kullanılacağına önem vererek, günümüzde bilginin metalaştığını ve ticarileştiğini söylemektedir. Hangi bilginin, kim tarafından, kimlere ve nasıl aktarılacağı gibi soruları önemseyen bu iki düşünür de hakikatin sorgulanır olduğu ve etik bazı problemlerin söz konusu olduğu günümüzde yapay zekaya bırakılan pek çok eylemin ahlakiliğini açıklamak için bizlere yeterli doneler sunamamaktadır. Yerkürede kolektif bir yaşam içerisinde birbirine muhtaç halde yaşayan insanların, tahayyülü şimdiden zor olan gelecek teknolojilere ayak uydurması ve bu gelişmelere yönelik bir tür toplumsal hayat politikaları geliştirmelerinin önemi göz ardı edilmemelidir.

Makine olmaya oldukça yaklaştığımız günümüz dünyasında, insan olmak derken kastedilen nedir bunun üzerinde biraz daha kafa yormak ve felsefenin kapısını aşındırmak gerektiği ortadadır. İnsanlık nerede başlayıp nerede bitmektedir? Yapay zekaların yeterince gerçekçi ve insana yakın bir düzlemle olup olmadıkları adına yapılan Turing testleri ne derece geçerlidir? Duygular öğrenilebilir mi? İnsanı diğer canlılardan ayıran yegâne şeyin kültür yaratma yetisi olduğu düşünüldüğünde algoritmalar evreninde yaratıcısı olduğumuz yaratıkların hem efendisi hem de kölesi olma yolundayken kendimizi tam olarak nerede konumlandırmalıyız? Mark O’Connel tüm bu sorular ve çok daha fazlasını barındırdığı kitabında bizlere muhalefetlik gözlüklerini taktırarak ölümsüzlük arzusu üzerine karmaşık olduğu kadar da keşfetmesi oldukça keyifli veriler sunmuş, ölümlü olmanın insanlığa atılmış en büyük kazık mı olduğu yoksa nimet mi sayıldığı konusunda kafalarda soru işaretleri bırakmıştır.

Kaynakça

  • Baudrillard, J. (2016), Simgesel Değiş Tokuş ve Ölüm, İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi.
  • https://alcor.org/  (Erişim Tarihi: 16.08.2020)
  • https://en.wikipedia.org/wiki/Alcor_Life_Extension_Foundation#cite_note-yale_daily-20 (Erişim Tarihi: 16.08.2020)
  • https://popsci.com.tr/kriyojenik-olarak-dondurulmus-bir-insan-hayata-geri-donebilecek-mi/ (Erişim Tarihi: 16.08.2020)
  • O’Connel, M. (2018), Makine Olmak, (Çev. Öznur Karakaş), İstanbul: Domingo.
  • Ritzer, G., Stepnisky, J. (2013), Çağdaş Sosyoloji Kuramları ve Klasik Kökenleri, (Çev. Irmak Ertuna Hawison), İstanbul: De Ki.
Yorum Yap

Yazar Hakkında

Merhabalar, ben Kübra Arslan. Hacettepe Üniversitesi Sosyoloji Bölümü mezunuyum. Sosyal bilimlerin büyülü doğası gereği sosyolojiyi bırakamamam dolayısıyla Ege Üniversitesi Sosyoloji Yüksek Lisans programında henüz bilmediğim pek çok bilginin peşindeyim. Kendimi bu süreçte bilgi işçisi olarak tanımlıyorum ve tüm üretimlerimizle alana katkı sunacağımıza inanıyorum.

Yorum yap