medyada suc korkusu ve kadin

ÖZET

    İnsanların birbirlerini etkilemeye başladığı ilk günden bu yana suç olgusu hep var oluştur. Değişen şeyler suçların boyutu ve türleri olmuştur. Değişmeyen şey ise suç olgusunun varlığı ve suçtan etkilenen birey ve bireylerdir. Ve bu etkilenme-etkileme sonucunda da birey hep suç ile ilişkili olmuş ve etkilenen olduğunda da hep bir korku duymuştur. Bu suç korkusu sosyo-demografik ve yaşanılan çevre gibi birçok değişkenle yakından ilişkilidir.

    Suç korkusunun odak noktasına sadece tek bir bireyi veya kadını koymak bizi büyük bir yanılgıya sürükler. Biz bu çalışmamızda suç korkusunu medya ile ilişkili kadın bağlamında tamamladık ama sizlerin suç korkusu olgusuna geniş perspektiften bakacağınızı varsayıyoruz.

    Medyanın suç korkusundaki yerine değinmemizin sebebi, medya dediğimiz kitle iletişim araçlarının tüm insanları etkileyebilecek, olumlu ya da olumsuz müthiş bir iletişim hızına sahip olmasıdır.

Çalışmamızı medya, suç korkusu ve kadın üçgenini oluşturabilecek ve aralarında çok boyutlu ilişkileri bizlere sunabilecek birçok doküman incelenmiştir. Yani çalışmamızın yöntemi doküman incelemesidir.

    Anahtar Kelimeler: Suç, Suç Korkusu, Medya, Kadın, Kaçınma Davranışı

İÇİNDEKİLER   1

GİRİŞ  2

  1. SUÇ KORKUSU 5
  2. SUÇ KORKUSUNA ETKİ EDEN DEĞİŞKENLER 9

2.1. Çevresel Yapı – Suç Korkusu İlişkisi 10

2.2. Yaş – Suç Korkusu İlişkisi 10

2.3. Cinsiyet – Suç Korkusu İlişkisi 10

2.4. Geçmiş Deneyimler – Suç Korkusu İlişkisi 11

2.5. Sosyo – Demografik Faktörler – Suç Korkusu İlişkisi 12

2.6. Medya – Suç Korkusu İlişkisi 12

  1. MEDYA 13
  2. KURAMSAL BİLGİ 15

4.1. Savunmasızlık Teorisi 15

4.2. Mağduriyet Teorisi 15

4.3. Düzensizlik Teorisi 15

4.3. Toplumsal Kaygı Teorisi 16

  1. MEDYA VE SUÇ KORKUSU 16
  2. ÇALIŞMANIN ÖNEMİ VE YÖNTEMİ 20
  3. BULGULAR 20

SONUÇ   22

KAYNAKÇA   23

GİRİŞ

    19’uncu yy.dan itibaren sanayi alanında yaşanan gelişmelere paralel olarak kırsal alanlardan kent merkezlerine göçler yaşanmıştır. Yaşanan göçlerle birlikte kent merkezlerinde nüfus miktarında hızlı artışlar gerçekleşmiştir. Bu duruma paralel olarak kentsel alanlarda birtakım olumsuz sonuçlar ortaya çıkmaya başlamıştır. Hızlı nüfus artışı ve kentleşmeyle beraber suç oranlarında belirgin artışlar göze çarpmaktadır. Suç oranlarındaki hızlı artış, toplumsal yaşamda problemlerin ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir. Suç korkusu, bu problemlerden bir tanesidir. Artan suç oranları nedeniyle toplumda yaşayan bireylerde kendi güvenliklerine ilişkin endişeler ortaya çıkarmıştır. Endişeleri gidermeye yönelik olarak başta devlet olmak üzere gerek güvenlik güçleri gerekse de bireylerin kendileri, çeşitli tedbirler alma yollarına gitmişlerdir.

    Alınan tedbirlerde öncelikli hedef suçun gerçekleşmesini engellemek olduğu için akademisyenler ve güvenlik güçleri tarafından çeşitli suç önleme stratejileri oluşturulmuştur. Ancak bu çalışmalar, suçu engellemeye, önlemeye yönelik olduğu için suçun toplumda yarattığı olumsuz etkilerin ikinci plana atılmasına neden olmuştur. Suç teşkil eden eylemler, toplumsal yaşamda olumsuz sonuçlar yaratmaktadır. Bu eylemler aynı zamanda da toplumsal hayatta ve bireylerde çeşitli maddi ve manevi sıkıntılara sebebiyet vermektedir. Suçu yaratan eylem gerçekleşip bite bile ortaya çıkarmış olduğu olumsuz etki devam edebilmektedir. Olumsuz etkilerin başında da suçtan endişe duyma, suça karşı verilen tepki yani suç korkusu gelmektedir.

    Suç korkusu kavramı akademik çalışmalarda yeteri kadar ele alınamamaktadır. Son otuz yıldır dikkati çeken suç korkusu kavramı özellikle Amerika ve Avrupa’ da araştırılmaya başlanmıştır. Ancak Türkiye’ de suç korkusu kavramına yönelik gerçekleştirilen çalışmalar oldukça azdır.

    Kentlerde özellikle büyük kentlerde suç korkusu, kentli bireyin içinde yaşadığı sosyal çevreyi, ilişkileri, düzeni ve organizasyonu nasıl değerlendirdiğiyle veya algıladığıyla yakından ilişkilidir. Bu bağlamda, yaşanılan topluma/toplumsal çevreye güven duyma, kendini güvende hissetme önemli bir değişkendir.

    Güven duygusunu bireyin demografik, sosyal, ekonomik, kültürel özellikleri ile statüsü de önemli ölçüde etkilemektedir. Bu çerçevede ele alındığında, suç korkusu bağlamında en çok çalışılan gruplar, yaşlılar, çocuklar, kadınlar, engelliler, kimsesizler, sokakta yaşayanlar, düşük gelirliler ve azınlık gruplar olarak karşımıza çıkmaktadır. Dikkat çeken nokta, bu grupların suç girişimleri açısından, Sosyo-ekonomik ve kültürel statü ya da kişisel nitelikleri bağlamında savunmasız, kırılgan, hassas veya korunmasız gruplar olarak değerlendirilmeleridir.

    14 Şubat 2015 tarihinde gazete ve televizyonlarda yer alan bir cinayet haberinin tüm ülkeyi nasıl sarstığı hala hafızalarda tazeliğini korumaktadır. Haberlere göre 3 gün önce kaybolan üniversite öğrencisi Özgecan Aslan isimli genç kızın cesedi, Mersin’in Çamalan Köyü yakınlarındaki bir dere yatağında bulunmuştur. Cinayete kurban giden kızın Mersin-Tarsus arasında sefer yapan bir dolmuş şoförünün cinsel tacizine karşı direndiği için bıçaklanarak öldürüldükten sonra yakıldığı yine haberlerden öğrenilmiştir.

     Cinayet medyanın yoğun ilgi gösterdiği olaylardan birisidir. Tıpkı Münevver Karabulut cinayetinde olduğu gibi medya organları haberi günlerce tüm detaylarıyla izleyicilerine sunmuştur. Haberlerin içeriği incelendiğinde olayın duygusal boyutunun ön planda olduğu görülmektedir. Örneğin 14 Şubat 2015 tarihinde Kanal D ana haber sunucusunun “Kanımız dondu!” ifadeleriyle başlayan cinayet haberi, “Öğlen çıktı okuldan, arkadaşı da yanındaydı. Yemek yediler, akşam o dehşet minibüsüne bindiler. Arkadaşı yolda indi. Özgecan, evine doğru hareket etti. Minibüsün son yolcusuydu. Bu onun son yolculuğu oldu.” şeklinde cümlelerle hikâyelendirilerek dakikalarca sürmüştür.

      O günlere ait gazeteler tarandığında da benzer bir durumla karşılaşılmaktadır. Örneğin; 14 Şubat 2015 tarihli Posta Gazetesinde “Özgecan’ı bıçaklayıp yaktılar.” başlığı altında Özgecan Aslan’ın resmine yer verilmiş ve resmin hemen altında büyük harflerle “ VAHŞET”  ifadesi kullanılmıştır. Haberin detaylarıysa iç sayfadan verilmiştir.

      Gazetelerin internet sayfalarında ise haberlerin veriliş tarzının daha dramatik olduğu gözlemlenmektedir. Örneğin; henüz cinsel saldırının gerçekleşip gerçekleşmediği kesinleşmemesine rağmen Cumhuriyet Gazetesi 14 Şubat tarihinde “Tecavüz edildikten sonra yakılarak öldürülen Özge Aslan’ın cenazesi, Mersin şehir mezarlığına defnedildi.”  ifadeleriyle okuyucularına konuyla ilgili haberleri sunmuştur.

    Olayın basında yer almasının ardından siyasetçisinden ev hanımına, yaşlısından gencine tüm kesimlerde büyük infiale yol açtığı görülmektedir. Medyada siyasetçilerin olayla ilgili kişisel duygularını ifade eden beyanları yayımlanmış, Türkiye’nin dört bir tarafında olayı protesto amaçlı yürüyüş ve gösteriler düzenlenmiştir. Bu gösterilerde yer alan kadınların taciz ve tecavüz korkuları, uzatılan mikrofonlara yansımış; kadınlar karşılaştıkları cinsel taciz olaylarını toplumla paylaşmaya başlamışlardır. Anne ve babalar çocuklarının güvenlikleriyle ilgili endişelerini dile getirmişlerdir.

    Özgecan Aslan cinayeti medyanın gündeminde olan ilk ve son cinayet değildir elbette. Suça dair haberlerin gerek yazılı gerekse görsel medyada her gün sıklıkla haber konusu yapıldığı, ana haber kuşaklarının yarısının neredeyse şiddet ve suç içeren haberlere ayrıldığı görülmektedir.

    Medyada yer alan şiddet ve suç haberlerinin bireyler ve toplumlar üzerindeki etkileriyle ilgili pek çok çalışma yapılmıştır. Konuyla ilgili çalışmaların büyük kısmının Batı Avrupa ve Amerika’da yoğunlaştığı ve çalışmalar neticesinde birbirinden farklı bulguların ortaya çıktığı görülmektedir. Örneğin Heath ve Petratitis (1987), Amerika’da ülke genelinde 379 kişiyle yaptıkları telefon görüşmesi sonucunda televizyonun uzak kentsel ortamlardaki suça maruz kalma korkusunu yükselttiğini ancak yakın çevrede insanların korkuları üzerinde etkili olmadığını ortaya koymuşlardır. Liska ve Baccaglini, gazetelerin ilk sayfasında verilen yerel cinayet haberlerinin halkın korkusunu yükselttiğini saptamışlardır (1990: 372). Chiricos, Escholz ve Gertz, yerel televizyonda ve radyoda verilen haberlerin suç korkusunu yükselttiğini belirlemişlerdir.

    Türkiye’de ise medyanın suç korkusu üzerindeki etkisine yönelik tek çalışmaya rastlanmıştır. Kuzey Amerika Üniversitesinde (University of North America) yapılan yüksek lisans tezi kapsamında Erdönmez (2009), İstanbul’da yaşayanların suça maruz kalma korkusu üzerinde medyanın etkisini incelemiştir. Yapılan çalışma sonucunda televizyon seyredenlerin korkularının diğer kaynakları kullananlara göre daha yüksek olduğu ortaya konmuştur. Bu çalışma haricinde özellikle bu iki değişken arasındaki ilişkiye odaklanan herhangi bir çalışmaya rastlanmamıştır. Ancak Kul (2009), Çardak (2012) ve Öztürk (2015) tarafından suça maruz kalma korkusu üzerine yapılan çalışmalarda medyanın suç korkusunu etkileyen değişkenlerden birisi olarak ele alındığı görülmektedir. Hem Kul hem de Öztürk, medya ve suç korkusu arasında pozitif bir ilişkiden bahsederken, Çardak kadınların suça maruz kalma korkusu üzerinde medyanın etkisinin değişken olduğunu ortaya koymuştur.

1. SUÇ KORKUSU

    Suç korkusu, suç literatüründe ‘fear of crime’ olarak yer almakta ve kısaca toplumda gerçekleşen suçlardan zarar görme korkusunu ifade etmektedir. Özellikle hızlı kentleşmeyle beraber şehirlerde oransal ve niteliksel olarak değişimler yaşanmaktadır. Hızla değişen nüfusa bağlı olarak da ‘güvenli şehir’ kavramı önem kazanmaya başlamıştır.

    Suç kokusu bilişsel, duygusal ve davranışsal boyutları olan karmaşık bir kavramdır. Bu nedenle tam olarak ne anlama geldiği konusunda evrensel bir uzlaşının ortaya konması güçtür. Suç korkusunun bilişsel boyutu risk algısının oluştuğu rasyonel düşünme sürecini içerirken, duygusal boyutu korku ile ilişkilendirilen duygulara vurgu yapmaktadır. Suç korkusunun davranışsal yönü ise suç eylemine karşı gösterilen fiziksel tepkileri ima etmektedir (Franklin, Franklin ve Fearn, 2008: 205).   

    Suçun, toplumlarda asırlardır var olmasına rağmen suç korkusu kavramı yeni yeni ele alınmaya başlanmış bir konudur. Suç korkusu kavramı, ilk defa 1930’larda Amerikan dergilerinde suçlu davranışlarına karşı toplumun tepkisini anlama ve açıklamaya yönelik yapılan çalışmalarda yer bulmuştur. Suç korkusu kavramı, Avrupa’nın dikkatini ise ancak 1960’larda çekmeyi başarmıştır. İlerleyen zaman ve gelişen teknolojiyle beraber suç korkusu kavramına ilgi artmış, elde edilen verilerle suç korkusu, ölçülebilen ve çözüme daha yakın bir konu haline gelmiştir (Department Justice, 2009: 6; May vd. 2004:5).

    Pek çok akademisyen suç korkusunun, suçun kendisinden daha büyük toplumsal ve politik bir problem olduğunu ve suç korkusunun hızla artığını düşünmektedir (Gilchrist, Bannister, Ditton ve Farrall, 1998: 283; Liska, Lawrence ve Sanchirico, 1982: 761). Ayrıca suç korkusunun kentsel yaşama zarar verdiği de araştırmacılar tarafından ifade edilmektedir (Farrall ve Gadd, 2004: 130). Suç korkusu, suça ya da suça yönelik sembollere karşı geliştirilen negatif etkili duygusal tepki olarak tanımlanmaktadır. Ancak kısıtlı tanımlamalara neticesinde suç korkusu uzun bir dönem üzüntü, korku, hayal kırıklığından öteye gidememiştir (Warr ve Ellison, 2000: 459).

    Suç korkusunun ne olduğunu anlamaya yönelik çalışmaların yapılmaya başlandığı ilk dönemlerde, bazı araştırmalarda “geceleri tek başına dışarı çıkmaktan ya da evde yalnız kalmaktan korku duyuyor musunuz?”  şeklinde sınırlı ve yönlendirici sorular sorulmuştur. Katılımcılara yönlendirilen, korku duyulup duyulmadığını anlamaya yönelik çalışmalarda, suç korkusuna ilişkin detaylı sonuçlar elde edilememiştir (Callanan ve Teasdale, 2009: 359).

    Araştırmacıların suç korkusuna yönelik geliştirdikleri tanımlar farklı bakış açılarına göre çeşitlilik göstermektedir. Bu bağlamda sosyolojik, psikolojik ya da farklı bakış açılarıyla suç korkusu kavramı tanımlanmaya çalışılmıştır. Suç korkusu bireylerin tehdit altında, gözleri korkutulduğunda ya da zarara uğradıklarını düşündüklerinde sergiledikleri anksiyetedir. Bu bağlamda suç korkusu insanların suçlara karşı bir anda, düşünmeden geliştirdikleri tepkidi (Pain, 2000: 367).

    Suç korkusuna sosyolojik bakış açısıyla yaklaşan Sparks, Girling ve Loader’a (2001) göre korku, toplumdaki pek çok insan için temel duygusal durumlardan bir tanesidir. Korku, bireysel hayatlarla sınırlı kalmayan, toplumsal yaşamı da etkileyen bir durumdur (Cordner, 2010: 3; May vd. , 2004: 8; Truman, 2005: 1). Bu bağlamda suç korkusunun insanların günlük rutin aktivitelerini etkileyebildiği, bireyler arası iletişimin kalitesini, bireylerin yaşam tarzlarını hatta hayat görüşlerini etkileyebileceği de düşünülmektedir. Bu korku insanların günlük yaşamlarının içine girmekte ve davranışlarını değiştirmelerine yol açabilmektedir. Örneğin, suç korkusu yaşamaları sebebiyle bireylerin seyahatleri, tüketimleri hatta çocuk bakımları olumsuz etkilenebilmektedir.

Tablo 1
Doerner ve Lab 2012: 302

 

    Yukarıdaki şekilde de görüldüğü üzere, gece sokakta tek başına yürürken kendini güvende hissetmeyen kadınların %47,67’si fiziksel bir saldırıya uğramaktan korktuğu için, %39,24’ü cinsel bir saldırıya (taciz/tecavüz) maruz kalmaktan korktuğu için, %25,29’u kapkaça maruz kalacağından korktuğu için, %9 karanlık korkusu olduğu için %9,88’i tek başına dışarı çıkmaktan korktuğu için, %9,30’u öldürülmekten korktuğu için, %4,94’ü silahlı soyguna maruz kalacağından korktuğu için, %4,94’ü daha önce bir suç eylemine maruz kaldığı için ve %4,36’sı bir terör olayına maruz kalacağından korktuğu için kendini güvende hissetmediğini ifade etmiştir.

    Bu bulgular incelendiğinde, kadınların %46,67 ile fiziksel bir saldırıya maruz kalmaktan korktuğu, bunu takiben %39,24’ünün de cinsel bir saldırıya maruz kalmaktan korktuğu görülmektedir. Kadınların literatürle paralel bir şekilde cinsel bir suç mağduru olmaktan korktuğu görülmektedir. Yapılan birçok çalışmada kadınların suç mağduriyeti korkusunun yüksek olmasındaki en önemli etkenlerden birisinin kadının cinsel arzu olarak görülerek bu tür saldırıların açık hedefi olduğunun düşünülmesidir. Bu çalışmada da literatürle paralel bir bulgu olarak kadınların ikincil olarak en çok cinsel bir suça maruz kalmaktan korktuğu görülmektedir.

    Bu görüşler ışığı altında suç korkusu, üzerinde durulması gereken önemli bir konu olarak düşünülmektedir. Kişiler arası sosyal ilişkilerin zayıflayabileceği ve sınırlanabileceği de suç korkusunun yarattığı sonuçlar arasında yer almaktadır (Dolu, Uludağ ve Doğutaş, 2009: 62-64; Gaziarifoğlu, 2009: 8; Jackson ve Stafford, 2009: 832).

    Suç korkusunun suç türüne göre değişiklik gösterebileceğini savunan Crew’e göre (2005) suçların mevcudiyeti ne kadar gerçekse, suç korkusunun gerçekliği de en az suçun kendisi kadardır. Bu bağlamda suç korkusunun özellikle çağdaş olarak tanımlanan toplumlarda suç oranlarıyla beraber artış gösterdiğini, yüksek suç oranlarının ve şiddet eylemlerinin artışının suç korkusunu da pekiştirdiği ifade edilebilmektedir.

    Suç korkusunun 1960’lardan sonra dikkatleri üzerine çekmesindeki temel neden, suç korkusunun suçun kendisinden daha fazla öne çıkan bir problem haline gelmiş olmasıdır (Bannister ve Fyfe, 2001: 807). Suç korkusu üzerine yapılan ilk çalışmalar, özellikle suç oranlarının yüksek olduğu sanayileşmiş batı ülkelerinde gerçekleştirilmiştir. Batı ülkelerin yanı sıra Amerika Birleşik Devletleri’nde de kapsamlı çalışmalar yapılmıştır.

    Suç korkusuna yönelik devlet çapında gerçekleştirilen ilk önemli araştırma, Kanun Uygulama ve Adalet Dairesi Başkanlık Komisyonu tarafından 1967 yılında Amerika’da gerçekleştirilmiştir (Liska vd. , 1982: 761). Ancak bu çalışmanın ortaya çıkardığı sonuçlar suç korkusunun nedenleri üzerine geniş kapsamlı saptamalarda bulunmamaktadır. Çalışmada ağırlıklı olarak, bireylerin geceleri tek başlarına dışarı çıkmaktan ve evlerinde özellikle geceleri tek başlarına bulunmaktan korku duydukları vurgulanmıştır.

2. SUÇ KORKUSUNA ETKİ EDEN DEĞİŞKENLER

    Suç korkusunu açıklamaya yönelik araştırmalarda cinsiyet, yaş, ırk-etnik yapı, ekonomik ve sosyal yapı ve kişisel deneyimler gibi çok sayıda değişken incelenmektedir. Suç korkusu evrensel bir sorun olmakla birlikte, suç korkusunun etkileri ve boyutları bireysel, toplumsal ve kültürlerarası farklılık gösterebilmektedir.

 

2.1. Çevresel Yapı – Suç Korkusu İlişkisi

    İnsanların yaşamlarını sürdürdüğü fiziksel çevrenin niteliği, bireylerin kendilerini güvende hissetme duygusunu ve suç korkusunu etkilemektedir. Bu bağlamda yaşanılan yerin ya da bulunulan çevrenin fiziksel yapısındaki bozukluklar ve düzensizlikler bireylerin yaşadıkları yere ilişkin güvenlik algısının olumsuz olmasına neden olmaktadır. Bireyler kendilerini güvensiz olarak hissettikleri yerlerde, tehdit altında olduklarını düşünmektedirler. Bu bağlamda da bireylerin suç korkularında artış meydana gelmektedir (Apak, Ülken ve Ünlü, 2002: 66,67). Araştırmalarda nüfusun aşırı yoğun olduğu bölgelerde de bireylerin suç korkularında artış yaşanmaktadır. Bu bağlamda kalabalık parklar, bahçeler, plajlar, sanayi bölgeleri, piknik alanları, sayfiye yerleri bireyler tarafından riskli ve tehlikeli alanlar olarak değerlendirilmektedir (Warr ve Ellison, 2000: 555).

2.2. Yaş – Suç Korkusu İlişkisi

    Yaş da diğer değişkenler gibi suç korkusu ile ilişkilidir. Yaşın suç korkusuna etkisi suç türüne göre de değişiklik gösterebilmektedir. Literatürde, yaşlıların gençlere göre daha yoğun suç korkusu yaşadığı genel bir kabul olarak yer bulmaktadır (Chadee ve Dittan, 2003: 420).

2.3. Cinsiyet – Suç Korkusu İlişkisi 

    Literatürde cinsiyet, suç korkusu ile en çok ilişkili olduğu kabul edilen değişkenlerden biridir (Cops ve Pleysier, 2010: 58; Franklin ve Franklin, 2009: 84). Cinsiyete bağlı farklılık bireylerin savunma durumunu ve mağduriyetini etkilemektedir.

    Kadınlarda suç korkusunun erkeklerden daha fazla olmasının nedeni üzerinde sıkça çalışılan bir konudur. Çünkü cinsiyet açısından bakıldığında, erkeklerin daha fazla mağdur oldukları istatistiksel olarak çeşitli çalışmalarda saptanmıştır. Buna rağmen suç mağduriyetinin araştırıldığı çalışmalarda kadınlar daha yoğun korku duyduklarını ifade etmektedirler.

    Kadınların suç korkusunun nedenlerini açıklamaya çalışan Sutton ve Farall’a (2004: 213) göre erkekler, ataerkilliğin hâkim olduğu yerlerde – erkekler ağlamaz –  düşüncesiyle suç korkusuna yönelik bilgi verme konusunda kadınlara göre daha isteksizdirler. Bu bağlamda korkularını açıklamaktan çekinen erkekler, yaşamış oldukları mağduriyetler ve korkular hakkında bilgi verirken, ketum davranmaktadırlar (Moore ve Trojanowicz, 1988: 2; Smolej ve Kivivuari, 2006: 212).

    Geleneksel toplum kalıplarından çıkan kadın kendini suça açık ve potansiyel hedef olarak görmektedir. Bu noktada feminist görüşü temel alan çalışmalar da benzer yorumlar getirmektedir. Ataerkil toplum yapısının hakim olduğu toplumlarda kadına biçilen roller, onu pasif ve itaatkar yapmaktadır. Ayrıca kadının eğitim seviyesinin ve ekonomik gücünün yetersiz olması da kadını pasifliğe mahkum etmekte bu nedenle de sosyal yetersizliği yüzünden kadın daha çok korku duymaktadır (Franklin ve Franklin, 2009: 87; Truman, 2005: 6).

    Çalışmalarda kadınların suç korkusunu yoğun olarak yaşamalarına neden olan iki temel etkenlerden bahsedilmektedir: Bu etkenlerden ilki, kadınların maruz kaldıkları suçların türleri, ikincisi ise kadınların suçtan erkeklere göre hem daha fazla etkilenmeleri hem de genel olarak suç mağduriyetini daha ciddi bir sorun olarak görmeleridir Pantazis, 2000: 416). Bu bağlamda kadınların korkularının yoğun olmasına neden olan suç türü öncelikle, cinsel suçlardır. Keane’a (1995) göre kadınların suç korkusunda tecavüz, provokatif bir sıç türüdür. Kadınların hepsi için tecavüz oldukça korkutucu bir suç olduğu ifade edilmektedir. Giddens’ a (2005) göre tecavüz suçundan mağdur olmayan bir kadın bile mağdur olan kadın kadar endişe ve korku yaşayabilmektedir.

    Tecavüz ve yarattığı korku, kadınların bilinçaltında, hayatlarının bir bölümünde bulunmaktadır. Bu korku kadınların hayatlarını kısıtladığı için kadınları pasif olmaya itebilmektedir. Tecavüze maruz kalmaktan korkan kadınlar dış görünüşlerinde de değişikliğe giderek, kendileri için riski en aza indirmeye çalışmaktadırlar. Kadınlar, tecavüz suçu işlemeye eğilimi olanlar için ‘açık ve dikkat çekici hedef’ olmaktan kaçınmaktadırlar (Warr, 1985: 241). Kadınlar cinsel saldırı suçlarında kendilerini korumada yetersiz görmektedirler. Bu bağlamda da korkuları katlanarak artmaktadır (Giddens, 2005: 226; Grabosky, 1995: 3; Fetchenhauer ve Buunk, 2005: 96; Franklin ve Franklin, 2009: 86; Snedker, 2011: 21).

2.4. Geçmiş Deneyimler – Suç Korkusu İlişkisi

    Bireyler bir suçtan zarar görmüş olsun ya da olmasın, suç korkusu yaşayabilmektedir. Ancak hayatın bir döneminde mağduriyet yaşamanın, suç korkusuna arttırıcı etki yaptığı düşünülmektedir. Suça maruz kalmada yaşanan ilk tecrübe suç korkusunu yüksek oranda etkilemektedir. Bu bağlamda suç mağduru olmaya yönelik doğrudan ya da dolaylı tecrübe, suç korkusunu etkilemektedir (Grabosky, 1995: 2; Scott, 2003: 204). Bu noktada, bireylerin geçmişte hangi suçların mağduru oldukları da belirleyicidir. Bir bireyin cüzdanının çalınması ile tecavüze uğraması ya da kesici bir aletle yaralanması, suç korkusu yaşanmasında aynı etkileri yaratmamaktadır. Mağduriyetin türü değiştikçe ve derecesi arttıkça, suç korkusunun da düzeyi artmaktadır (Truman, 2005: 4). Bireylerin bizzat kendilerinin yaşadıkları mağduriyetler dışında, başka bireylerin maruz kaldığı suçlardan haberdar olmaları da suç korkusunu arttırmaktadır (Ferguson ve Mindel, 2007: 324; Warr ve Ellison, 2000: 574).

2.5. Sosyo – Demografik Faktörler – Suç Korkusu İlişkisi

    Toplumda bireylerin eğitim seviyeleri, ekonomik güçleri, sosyal statüleri ve rolleri suç korkusunu etkileyen faktörlerdir. Kişilerin bilgi düzeylerinin yanı sıra inançlarının da suç korkusuna etki edebileceği düşünülmektedir (Department of Justice, 2009: 8; Heath ve Petraitis, 1987: 108).

    Genel kanı, gelir düzeyi düşük kişilerin suç korkusunu görece yoğun yaşadıkları şeklindedir. Bireylerin ekonomik seviyelerinin düşük olması, onların suç oranlarının daha fazla olduğu, güvenliğin görece daha az olduğu yerlerde oturmalarına sebebiyet vermektedir. Bu bağlamda da suç korkusunda artış yaşanmaktadır (EUCPN, 2004:26). Bireyler yüksek ekonomik gücü, daha iyi güvenlik sağlama ile eş değer görmektedir (Grabosky, 1995: 2).

    Eğitim seviyesi de suç korkusunu etkilemekte ve korkunun artışına sebep olmaktadır. Eğitim seviyesinin düşüklüğü, bireylerin tıpkı düşük ekonomik seviyede olduğu gibi bireylerdeki güvenlik algısının ve kendini koruma yeterliliğinin düşük olmasına neden olmaktadır. Öte yandan eğitim seviyesinin düşüklüğünün bireylerin, suç ve suçluya ilişkin farkındalığını etkilediği de düşünülmektedir. Eğitim seviyesinin daha yüksek olması, insanların, tehdit, suç ve suçlu gibi kavramlara karşı bilgi sahibi olmasını sağlamaktadır. Bilgi sahibi olan bireyler, kendi tedbirlerini alarak risk alanlarını aza indirmektedir (EUCPN, 2004: 23).

2.6. Medya – Suç Korkusu İlişkisi

    Giddens (2005), modern toplumlarda herkesin, kitle iletişim araçlarına kolayca ulaşabileceğini ifade etmektedir. Bu bağlamda tüm bireylerin, kitle iletişim araçlarından rahatlıkla faydalanabileceği ve bu araçların bireylerin görüşlerine etki etmede medyada önemli rol oynadığı ifade edilmektedir. 

    Günümüzde kitle iletişim araçlarının etkin kullanımı sonucu bireyler, dünyada olup biten her şeyden çok kısa sürede haberdar olmaktadır. Suç korkusu, medyanın giderek önem verdiği ve dikkat çektiği bir konudur. Medya, suç ve suç korkusuna ilişkin aktardıklarıyla toplumdaki bireyler üzerinde önemli ölçüde etkili olmaktadır (Wynne, 2008: 18).

    Özelikle medyanın şiddet içerikli haberleri sıklıkla yansıttığı görüşü bugün kabul edilen bir gerçektir (Giddens, 2005: 453). Medya, kitle iletişim araçlarını kullanarak yansıttıklarıyla bireylerin duygusal alanına da hitap eden mesajlar göndermektedir (Hummelsheim, Hırtenleher, Jakson ve Oberwittler, 2010: 1). Bireyler ilk başta doğruluğunu düşünmeksizin, medyanın yansıttıklarını değerlendirmeye almaktadırlar. Buna bağlı olarak da endişe ve korku yaşayabilmektedirler. Tulloch’a (2000)  göre medya, tehlikeli dünya algısını bireylere aşıladıkça, suç korkusu artmaktadır. 

    Araştırmacılar, bireylerin medyanın yansıttıklarından etkilenmelerini, suç ve suçluya ilişkin bilimsel verileri bilmemesine bağlamaktadırlar. İnsanlar, genel olarak suçların ve suçluların istatistiksel özellikleri hakkında bilgi sahibi değildirler. Ancak toplumda gerçekleşen suç olaylarını yansıtırken medyanın kullandığı dil ve özellikle de sunulan görüntüler toplumun zihninde yer etmektedir. Bu durumun da suç korkusunu arttırdığı düşünülmektedir (Liska vd., 1982: 761; Smolej ve Kivivuari, 2006: 213).

3. MEDYA

    Toplumun ortaya çıkması için gerekli unsurlardan birisi iletişimin varlığıdır. İletişim gündelik hayatın her anında deneyimlenen bir olgudur. Bireyler jest ve mimiklerle, sözcüklerle, beden hareketleriyle ya da semboller aracılığıyla diğer insanlarla etkileşim içine girmektedir(Cangöz, 2013:3).

    Latince kökenli “ communis” kavramına dayanan iletişim; Türk Dil Kurumu Türkçe Sözlükte (2011: 1173) “ duygu, düşünce veya bilgilerin akla gelebilecek her türlü yolla başkalarına aktarılması, bildirişim, haberleşme, komünikasyon” şeklinde tanımlanmaktadır. İletişimin ortaya çıkabilmesi için iletiyi gönderen ( kaynak) ve ona muhatap olan hedef kitlenin bulunması gerekmektedir. Ayrıca iletişim esnasında gönderilen bir bildirimin (mesaj) bulunması da şarttır (Ilgaz Büyükbaykal, 2005: 72).

    Mesaj alışverişi iki kişi arasında olabileceği gibi bir kaynaktan tüm topluma da yayılabilmektedir. Mesajın bir kaynaktan topluma aktarılması biçimine kısaca “ kitle iletişimi” denilmektedir (Aydeniz, 2012: 15). Kitle iletişimin gelişimi kapitalizmin gelişimiyle paralellik göstermektedir. 19.  yüzyılın sonlarında başlayan teknolojik gelişmeler, kitle iletişim araçlarının insanların gündelik yaşamının her anına sızmasına yol açmakla kalmamış, ülkelerin politik ve ekonomik işleyişine kadar tüm alanlarda etkin bir rol oynamasını da sağlamıştır (Cangöz, 2013: 31-32). Küreselleşme sürecinde iletişim teknolojilerinde yaşanan devrimlerle birlikte bu etkinin daha da yayıldığı, zaman ve mekân farkının ortadan kalktığı, insanların dünya ölçeğinde buluşabilir hale geldiği görülmektedir.

    Kitle iletişim sürecinin en önemli organizasyon biçimi medyadır (Aydeniz, 2012: 16). Medya kısaca, “ kitlelere mesajlar göndererek onları olaylardan haberdar eden, halkın bilgilendirilmesinde, eğitilmesinde ve toplumsal sorunlar sağlayan üzerinde tartışma platformları yaratabilen gazete, dergi, TV, radyo, internet gibi kitle iletişimini sağlayan araçlar toplamına verilen isimdir” (Türk, 2013: 55).

    Modern toplumlarda haber almanın en önemli araçlarından birisinin artık medya olduğundan kimsenin şüphesi yoktur. İnsanlar, medya organları aracılığıyla siyasetten sanata, spordan ekonomiye dair tüm gelişmeleri kolayca öğrenebilmektedir. Güncel olaylarla ilgili haberler, yine medya yoluyla izleyici/dinleyici/okuyuculara aktarılmaktadır. Bu haberler içerisinde suça dair haberler önemli bir yer tutmaktadır. Zira insanlar, etraflarında olup bitenden haberdar olmak ve güvenlikleriyle ilgili bilgi edinmek istemektedir. Medya kimi zaman bireylerin güvenlikle ilgili endişelerini izlenme veya okunma oranlarını arttırmak amacıyla kullanmaktadır (Gökulu ve Hosta, 2013: 1838). İşlenen suçun tolumda yaratacağı etki ne kadar büyükse medyanın o suç olayını haber yapma olasılığı o kadar fazladır. Bu açıdan bakıldığında özellikle kadına yönelik şiddet olaylarının sıklıkla haber konusu yapıldığı (Gökulu, 2012: 68), hırsızlık vakalarına ait güvenlik kamerası görüntülerinin tıpkı film gibi izleyiciye sunulduğu (Cereci, 2013: 9), mağdur veya mağdureler hakkında izleyiciyi etkileyecek vurgularla anlatımın yapıldığı gözlemlenmektedir. Williams ve Dickson  (1990: 361-364), medyanın suçları aktarma şekillerinin insanların olaylara bakış açıları, tutum ve düşünceleri üzerinde etkili olduğunu savunmaktadır. Bu tür haberler insanların korkularını yükseltmektedir ( Williams ve Dickson, 1990: 361-364).

    Medyanın insanların korkuları üzerindeki etkisini inceleyen ilk araştırma Gerbner ve arkadaşları tarafından yapılmıştır. Televizyon şiddetine çokça maruz kalmak insanların sosyal gerçekliği algılamasında önemli rol oynamaktadır (Gerbner, 1998: 179). Televizyonun verdiği mesajları aşırı derecede tüketenler, gerçek dünyadan kopmakta, televizyonda sunulan dünyayı gerçekmiş gibi algılamaya başlamaktadır (Weitzer ve Kubrin, 2004: 499). Özellikle şiddet haberlerini izleyenlerde Acımasız Dünya Sendromu (Mean World Syndrome) gelişmektedir. Şiddet suçları üzerinde orantısız haber yapan televizyon programları, zihinlerde dünyanın korkunç, tehlikeli ve ürkütücü bir yer olduğu algısını yaratmaktadır (Griffin, 2000: 358-360). Bilinçaltında, her an suç işleniyor düşüncesi gelişen insanların korku ve güvensizlik algıları yükselmektedir (Gerbner ve Gross, 1976: 391).

4. KURAMSAL BİLGİ

    Literatürde suç korkusunun nedenleri üzerinde farklı teoriler öne sürülmektedir. Bu teorileri Savunmasızlık Teorisi, Mağduriyet Teorisi, Düzensizlik Teorisi ve Toplumsal Kaygı Teorisi olarak sınıflandırmak mümkündür.  

4.1. Savunmasızlık Teorisi

    Savunmasızlık Teorisi, fiziksel ve sosyal açıdan kendilerini savunmasız ve incinebilir görenlerin suç korkusunun daha yüksek olduğunu savunmaktadır. Fiziksel savunmasızlık daha çok cinsiyet ve yaş değişkeni temelinde tartışılmaktadır. Özellikle kadınlar ve yaşlılar herhangi bir suç eylemine karşı koyacak fiziksel güçten yoksun olduklarından suça maruz kalma korkuları daha yüksektir (Rader, Cossman ve Porter, 2012: 134). Sosyoekonomik statüsü düşük olanlar ile azınlıklar ise sosyal yönden savunmasız grupları oluşturmaktadır. Toplumdaki düşük pozisyonları nedeniyle bu iki grubun mağduriyet korkusu daha yüksektir (Skogan ve Maxfield, 1981: 69-78). 

4.2. Mağduriyet Teorisi

    Mağduriyet Teorisi, direkt veya dolaylı yoldan suç mağduru olanların suça maruz kalma korkularının daha yüksek olacağını öne sürmektedir (Melde, 2007: 12). Direkt mağduriyet, bireyin bizzat kendisinin bir suçun mağduru olmasına göndermede bulunmaktadır. Dolaylı mağduriyet ise bireyin etrafında tanıdığı bir kimsenin suça maruz kalmasıyla yaşadığı mağduriyeti ifade etmektedir. Birey kendisi mağduriyet yaşamasa da bir suç eyleminden haberdar olduğunda korku hissetmektedir. Dolayısıyla olay sadece mağduru etkilemekle kalmamakta aile fertlerini, arkadaşlarını, komşularını ve toplumu da etkilemektedir (Greenberg ve Ruback, 1992: 3). Medyanın suç korkusu ile ilişkisi daha çok dolaylı mağduriyet kapsamında tartışılmaktadır.  

4.3. Düzensizlik Teorisi

    Düzensizlik Teorisi, çevredeki fiziksel (etrafta metruk ev ve araçların varlığı, başıboş köpekler, loş aydınlatma) ve sosyal (etrafta sarhoşların, dilencilerin ve çetelerin varlığı) özelliklerin suça maruz kalma korkusunu etkilediğini öne sürmektedir (Skogan ve Maxfield, 1981). Toplumda artan düzensizlik mahalle sakinlerinde mahallenin artık güvenli bir yer olmadığı düşüncesini pekiştirmektedir. Bu durum, etrafta olup biteni umursamamalarına yol açmaktadır. Gerek psikolojik gerekse fiziksel anlamda kendilerini toplumdan soyutlayarak evlerine kapanan, toplumsal organizasyonlara ve kolektif faaliyetlere katılmaktan kaçınan bireyler dolayısıyla daha çok korkmaktadır (Karakuş, 2013: 4). Düzensizlik Teorisini kendi geliştirdiği Risk Değerlendirmesi Modelinde kullanan Ferraro (1995: 15) ise bireylerin risk tahmini yaparken çevrelerinden aldıkları bilgileri kullandığını iddia etmektedir. Birey etrafında tehlike oluşturacak düzensizlikler olduğunu görürse, suça maruz kalma konusunda daha fazla kaygılanacaktır. Bireylerin algıladıkları düzensizlik yükseldikçe suç korkuları da yükselecektir. 

4.3. Toplumsal Kaygı Teorisi

    Toplumsal Kaygı Teorisi ise mahalledeki iç dinamikler üzerine odaklanmaktadır (Melde, 2007: 13). Kuram, mahallede düzensizliğe yol açan heterojen yapı, hızlı nüfus hareketliliği, yoksulluk gibi etkenlerin mahalle sakinleri arasındaki sosyal dayanışma ve bağı zayıflattığını, sosyal sermayenin etkin kullanımını sınırladığını ve böylece suçlu ve sapkınlara karşı oluşturulan enformel sosyal kontrol mekanizmalarının işe yaramadığını öne sürmektedir. Bu durum bireylerin korkularını da yükseltmektedir (Başıbüyük ve Karakuş, 2010: 80-81).

5. MEDYA VE SUÇ KORKUSU

    Kitle iletişim araçları içinde bulunduğumuz yüzyılda yoğun bir şekilde insanların hayatlarına girmiş ve toplumsal değişimin önemli dinamikleri haline gelmiştir. Bu araçlar kanalıyla her seviyedeki kültürel ürün, düşünce, enformasyon geniş kitlelere ulaşabilmektedir. Kitle iletişim araçları, bilgi aktarımının yanında bireylerin ve toplumun yapısında sosyal davranış değişikliklerine yol açmaktadır. Bu araçlar, bireylere yeni yaşam modelleri sunarak, inançların ve eylemlerin oluşmasına katkıda bulunmaktadır. Kitle iletişim araçlarının saldırganlık ve şiddet olaylarının ortaya çıkmasında bir payının bulunup bulunmadığı, varsa derecesinin ne olduğu tartışma konusudur.

    Artan şiddet olayları ile kitle iletişim araçları arasındaki ilişki konusunda bu araçların şiddete yönlendirme ve etkilemesi üzerinde bir görüş birliğinden söz edilmektedir. Gerçekten de bazı kriminal şiddet olaylarıyla televizyon programlarında sunulan kurgusal olaylar arasında dikkat çekici benzerlikler görülebilmekte, hatta bunların açıkça model alındığı saldırılara, tecavüzlere ve cinayetlere rastlanmaktadır. “Born Innocent” adlı sinema fi lmindeki tecavüz sahnesinin ardından, pekçok genç izleyicinin bunu taklit ederek tecavüz suçu işlemiş olması sebebiyle NBC televizyonu aleyhine kamu davası açılmış olması tipik bir örnektir. Şiddet içeren kontrolsüz yayınlar, bilgisayar oyunları, korku ve şiddet filmleri şiddetin sorumluları arasındadır. Gençler ve çocuklar o dizi ve filmlerdeki oyuncular gibi davranmaya çalışmakta, şiddete karşı duyarsızlaşmaktadır. Çocukların ve gençlerin medyayı daha çok takip etmeleri, medyanın çocukları ve gençleri çok daha fazla etkilemesine neden olmaktadır

    Kitle iletişim araçlarında sürekli şiddet, kan ve gözyaşı gören insanlar, bir müddet sonra kendi çevrelerinde cereyan eden olaylara karşı duyarsızlaşmaktadır. Gazetelerin üçüncü sayfa haberleri ve televizyonlardaki görüntüler, gerçeği bir film gibi algılamamıza sebep olmaktadır. Annesinin kucağında vurulmuş bir bebek görüntüsü ya da kolu taşlarla vurularak kırılan çocuk görüntüsünü bir fi lm izleme rahatlığında seyredebilmektedir. Yaşanılan suç mağduriyetleri ve bunlara ilişkin haberlerin diğer insanlar tarafından ne şekilde ve ne oranda duyulduğu, nasıl yorumlandığı ve bunun suç korkusunu nasıl etkilediği sıklıkla tartışılmaktadır. Diğer bir ifade ile suç mağduriyetinden ziyade ona ilişkin haberlerin aktarılma miktarı ve şekli suç korkusunu etkilemektedir. Bu paralelde, özellikle TV, radyo ve gazete gibi kitle iletişim araçları ile abartılı bir şekilde toplum bireylerine aktarılan suç mağduriyeti hikâyeleri, hakkında haber aktarılan suçun direkt mağduru olmadığı halde, diğer insanların da benzer suça maruz kalma konusunda korkusunu arttırabilmektedir. (Rountree, 1998). Medyayı daha fazla takip edenler çevrelerinde olup biten hadiseleri medyada gördüklerine göre anlamlandırmaları daha büyük olasılık olarak karşımıza çıkmaktadır.

    Araştırmacılar, bireylerin medyanın yansıttıklarından etkilenmelerini suç ve suçluya ilişkin bilimsel verileri bilmemesine bağlamaktadırlar. İnsanlar, genel olarak suçların ve suçluların istatistiksel özellikleri hakkında bilgi sahibi değildirler. Ancak toplumda gerçekleşen suç olaylarını yansıtırken medyanın kullandığı dil ve özellikle de sunulan görüntüler toplumun zihninde yer etmektedir. Bu durumun da suç korkusunu arttırdığı düşünülmektedir. Medyanın insanları korku ve kaosa sürükleyerek olumsuz etki yarattığı, bu bağlamda da gerek bireylerin gerekse de toplumun paranoyak ve güvensiz olmasına yol açtığı düşünülmektedir.

    Bir kitle iletişim aracı olan televizyon, günümüzde en kolay ulaşılabilen, en yaygın kullanılan ve en etkili görsel ve işitsel bir araçtır. 20.yüzyılın ikinci yarısından itibaren hayatımıza giren televizyon, yaşam tarzlarımızı belirleyen, algılarımızı yönlendiren, önemli bir güç, yaşamımızın önemli bir parçası haline gelmiştir. Televizyon, eğlendirme, haber ve bilgi verme, eğitme ve toplumsallaştırma işlevlerini yerine getiren, kamuoyu oluşturmada, sosyal kontrol sağlamada ve sosyal gerçekliğin oluşumunda etkin bir güç haline gelmiştir. Yapılan birçok çalışmada televizyon izlemenin suç korkusunu arttırdığı vurgulanmıştır. Televizyon programları şiddet içeren görüntülerle doludur. Televizyonu çok tüketenler aynı zamanda televizyondaki şiddete de çok maruz kalmaktadırlar. Böylece, televizyon şiddeti, izleyicilerine suç korkusunu arttırıcı bir işlev sağlamaktadır. Çok televizyon izleyenler, daha az izleyenlerle karşılaştırıldığında daha fazla suç korkusu duydukları ortaya konmuştur. Televizyon izleme süresi arttıkça, şiddet içerikli programların izlenme oranı yükseldikçe, izleyiciler dünyanın tehlikelerle dolu ve acımasız olduğu algısına sahip olmakta, toplumdaki şiddeti daha fazla algılamakta, bu da suç korkusunu arttırmaktadır.

    Yapılan araştırmalar, şiddet içerikli televizyon programlarına maruz kalan gençlerin dünyayı acımasız ve tehlikeli bulduğunu, sorunların çözümünde şiddeti en önemli bir araç olarak gördükleri, daha fazla suç korkusuna sahip oldukları, toplumdaki şiddet oranını ve toplumdaki suçlu oranını toplumdaki gerçek verilerden daha yüksek biçimde algıladıklarını göstermiştir. Suç ve şiddet sorunuyla, iletişim araçlarından bireysel olarak edinilen bilgi ve haberlerden ortak tepkilerin oluştuğu panik durumuyla ilgili etkiler esas olarak elektronik araçlarla enformasyonun çok hızlı iletilebilmesi ve bunların bireylere aniden ulaşması sonucunda ortaya çıkmaktadır. Kaynak ile aracı arasında aracısız bağlantı kurulabilmesi olasılığı ve ortaya çıkan tepkinin göreli olarak kurumsal bir denetim altında olmayışı bu konuda önemli bir etkendir. Şiddet haberleri medyadaki dramatik anlatış biçimine çok güzel bir malzeme oluşturmaktadır.

    Çok yaygın televizyon izleyenlerde şiddet haberleri ve görüntüleri çarpık bir algılama yaratmakta, bireyler dünyanın yaşanamayacak bir yer olduğunu düşünmektedirler. Bu da toplumdaki suç korkusunun yaygınlaşmasına yol açmaktadır. Televizyon yayınları insanların çevrelerindeki dünya hakkındaki fikirlerini etkileyen bir anlamlar sistemidir. Bununla birlikte, hayatımızı etkileyen birçok anlam sisteminden sadece bir tanesidir. Çocukluktan beri düşünce sistemimizin gelişmesini etkileyen aile, okul, arkadaş gibi birçok anlam sistemi vardır ve bunların her biri hayatı irdelememizde kendilerine düşen etkiyi yapmaktadırlar. Ancak kitle iletişim araçlarını televizyondaki şiddetin yaygınlaşmasının tek sorumlusu olarak görmek çok doğru değildir. Örneğin şiddet kullanmaya yatkın bir insan, bunu çocukluğunda yaşadığı bazı olaylardan dolayı yapıyor olabilir, fakat aynı zamanda televizyonda şiddet içeren yayınları da büyük bir zevkle izliyordur. Bu durumda bu kişinin geçmişini iyice araştırmadan televizyon yayınları sayesinde şiddete yöneldiğini öne sürmek, kolayca düşülebilecek bir hata olacaktır.

    Egemen ideoloji ve pazar koşullarına hizmet eden kitle iletişim araçlarında korkular, günün koşullarına karşı artan muhalefet ve hoşnutsuzluğu azaltmak, bilinç yönetmek için psikolojik telkin olarak kullanılmaktadır. Sistemi üretmede ve meşrulaştırmada güçlü rol oynayan kitle iletişim araçlarından televizyon ise mitsel figürleri yaratmada ve işlemede en başarılı olandır. Mitsel figürlerle gerçekliğin yeniden üretildiği televizyon programlarında, insan doğasının en ilkel ve güçlü duygusu olan korku kullanılarak, egemene boyunsunca sağlanmaktadır.

6. ÇALIŞMANIN ÖNEMİ VE YÖNTEMİ

    Çalışmamızın yönteminden bahsetmeden önce biz bu çalışmayı neden yaptık sizlere ondan bahsetmek istiyoruz. Öncelikle suçun her dönemde kaçınılmaz olduğunu biliyoruz. Ve bir de bu suçtan mağdur olma durumumuzu göz önünde bulundururuz. Mağduriyet her zaman canımıza kast anlamında olmaz. Yeri gelir malımızın mağduriyeti ve yeri gelir huzurumuzun mağduriyeti söz konusu olur. Biz bu çalışmamızda suç korkusunun değişkenlerini ve toplumun genelinde yarattığı etkiyi sizlere anlatabilmeyi amaç edindik. Ve bunu da medya odaklı kadın üzerinden daha anlaşılabilir şekilde incelemeye çalıştık. Çalışmamızın da önemi amacından anlaşıldığı gibi suç korkusunun değişkenleri kavrayabilirsek belki o zaman toplumun geneli bazında suç korkusu olgusunun bir nebze kontrol altında tutulabileceği inancıdır.

    Gönül isterdi ki suç korkusu üzerinde bu çalışmamızı tamamlayabilmek için anketler, mülakatlar vb. teknikleri kullanabilseydik. O yüzden çalışmamızın, daha verimli olabileceğini düşünerek, eksik kaldığını düşünüyoruz. Bu çalışmamızı kısıtlı imkânlarla en iyi şekilde tamamlamaya çalıştığımızı söyleyebiliriz. Çalışmamızın yöntemini bu konu üzerinde yazılmış, araştırılmış ve tartışılmış yazılı kaynaklar oluşturuyor.

7. BULGULAR

    Çalışmamızdan (medyada suç korkusu ve kadın ilişkisi çerçevesinde yaptığımız doküman incelemesi sonucu) elde edilen bulgulara bakıldığında, bu konuda daha ciddi araştırmalar yapılana kadar, şunları söyleyebiliriz:   

    Medya organlarından özellikle internet kullanımı çok yaygındır. İnternetin çoğunlukla sosyal medyayı takip amaçlı kullanıldığı ancak haber sitelerinin de düzenli takip edildiği tespit edilmiştir. İnterneti en çok kullananların yaş aralığı 16-24’tür. Aynı zamanda bilgisayar ve internet kullanımı erkeklerde kadınlara oranla daha yüksektir.

     İnternetten sonra en çok takip edilen medya aracı televizyondur. Öztürk’ün ‘‘Medya ve Suç Korkusu Arasında İlişki’’ adlı çalışmasındaki katılımcıların %80’i suçla ilgili haberleri en çok medya organlarından öğrendiklerini ifade etmiştir. Öztürk’ün yine bu çalışması sonucunda medyadaki suç haberlerini sık takip edenlerin %77’si ‘’gece mahallelerinde tek başlarına yürürken güvende hissetmemektedir’’.

    Kadınlar toplumda suçun kaçınılmaz olduğunu, suçu tamamen ortadan kaldırmanın mümkün olmadığını ve bu düşünceleri neticesinde de suç korkusunun her dönemde var olacağını düşünmektedirler. Kadınlar için suç korkusu tamamen yok edilebilecek bir duygu değildir.

    Kadınların yaşamış oldukları suç korkusu ileri boyutta, hastalık noktasında değildir. Bir başka ifadeyle kadınların yaşadıkları suç korkusu, onları yaşamlarının her anını etkileyecek güçte değildir. Suçların varlığından ve kendilerinin de mağdur olabileceğinin farkında olan kadınlar, genel olarak bir korku yaşamaktadırlar. Ancak bu korkuları onların günlük rutinlerini, yaşam stillerini büyük oranda etkilememektedir. Kadınlar, bu özellikleriyle literatürde vurgulanan paranoyak düzeyde korkan kadın imajını taşımamaktadırlar.

    Belirli suçlar örneğin hırsızlık, cinayet gibi suçlar hemen hemen her yerde aynı olsa da batıda gerçekleşen her suç Türkiye’de işlenmemektedir. Örneğin seri katillerin işlediği suçlar, Türkiye’de yaygın değildir. Bu bağlamda batıdaki kadınların korkuları, Türkiye’de yaşayan kadınlarla bazı noktalarda ayrışma gösterebilmektedir. 

    Kadınların en çok korktukları suç türü ise cinsel suçlardır. Kadınlar, özellikle kadın oldukları ve fiziki güçlerinin yetersiz olduğunu düşündükleri için, cinsel saldırılara maruz kalma ihtimallerinin daha yüksek olduğuna inanmaktadırlar. Kadınların kendileri ve hemcinsleri için duydukları en büyük korku cinsel suçlardır. Özellikle tecavüz suçu kadınların korkulu rüyasıdır. Bunun dışında kalan tüm suçlardan erkeklerinde en az kendileri kadar risk altında olduğunu düşünmektedirler.

    Kadınların geçmiş dönemlerde yaşamış oldukları suçların hepsi, kendisi dışındaki bireylerin mağduru oldukları suç isnat eden eylemlerin tümü kadınlarda suç korkusunu etkilemektedir. Bu bağlamda literatürde de vurgulandığı gibi geçmiş dönemde yaşanan mağduriyetlerle suç korkusu arasında pozitif bir ilişki bulunmaktadır.

    Literatürde de vurgulandığı gibi suç korkusu yaş, cinsiyet, ekonomik yapı, yaşanılan yer gibi çeşitli sosyo-demografik faktörlerle ilişkilidir.

    Kadınlar, genel olarak karanlık, ıssız, kötü ve tehlikeli olarak algıladıkları alanlardan uzak durmaya çalışmaktadırlar. Kadınlar, kendileri açısından tehdit olabilecek alanlardan uzak durarak korkularını alt seviyelerde tutmaya çalışmaktadırlar.  Kadınların çoğu, kendilerini kalabalık yerlerde daha güvende hissetmekte ve kalabalık yerlerin onları tehlikelerden gizlediğini düşünmektedirler.

    Kadınlar yaşadıkları suç korkuları sonucu, belirli grupları kesin çizgilerle ötekileştirme yapmamaktadırlar. Ancak sokaklarda dilenen kişiler, mendil ya da çiçek satmaya çalışan bireyler, kadınlar tarafından hırsızlık yapma ihtimali yüksek kişiler olarak değerlendirilmektedir.

    Kadınlar her ne kadar suç korkuları sonucunda belirli grupları ötekileştirmese de, mağduru oldukları suçların ağırlıklı olarak erkekler tarafından işlenmesi sonucunda kendilerini, erkeklerden uzaklaştırma ihtiyacı duyduklarını ifade etmektedirler.

    Kadınlar, suç korkusunu erkeklere oranla çok daha yoğun yaşamaktadırlar. Kadınlar öncelikli olarak –kadın– oldukları için suç korkusu yaşadıklarına inanmaktadırlar. Erkeklerden fiziki güç, dayanıklılık noktasında daha zayıf olmak, kadınların korku yaşamasında oldukça önemli bir nokta olarak değerlendirilmektedir.

    Bu bulgulardan hareketle kadınlar, korkuları nedeniyle daha çok kaçınma davranışına yönelmektedirler. Kaçınma davranışı korkuya yol açan insanlardan ve yerlerden uzak durmayı ifade eder. Örneğin; sokak aralarında toplanan gençler, otoparklar, duraklar, sosyal ve fiziksel düzensizliklerin yüksek olduğu muhitler, içkili mekânlar ve parklar suç işleme ihtimalinin yüksek olduğu sıcak bölgelerdir. İnsanlar, özellikle hava karardıktan sonra bu tür yerlerde bulunmaktan kaçınarak suça maruz kalma korkularını düşürmeye çalışmaktadır (Miethe, 1995: 22-23).

SONUÇ

    Suç korkusu görüldüğü gibi sadece bireye değil tüm topluma endişe yaratan bir olgudur. O yüzden suç korkusu kavramına bu açıdan bakılmalıdır. Bu noktada da ise medyaya çok iş düşmektedir. Çünkü suç korkusunu yaratma ve arttırıcı rol oynayan bir değişkendir. Bu açıdan bakıldığında özellikle medya çalışanlarından medya patronlarına kadar toplumun üzerinde çok büyük sorumlulukları olduğunu unutmamalılar.

    Türkiye’nin akademik alanına baktığımızda da söyleyebiliriz ki bu konuda daha çok araştırmalar yapılmalı ve bu araştırmalar, çalışmalar çerçevesinde, yine medyayı çok etkin bir şekilde kullanarak suç korkusu ve özellikle kadın bağlamında seminer ve konferans gibi bilgilendirme ve tartışma platformları yapılmalıdır.

    Kadınlarımızın da dedikleri gibi suç korkusu tamamıyla söndürülebilecek bir olgu değil. Gözle görülür, elle dokunulur şeyler yapmak istiyorsak da proaktif suç unsuru taşıyan durumlara karşı önlemler alabiliriz. Ama onun dışında ötekileştirme veya dışlama yöntemlerine başvurulmamalı. Çünkü bu sefer de toplumun yozlaşmasından çok ayrımlaşmasına sebebiyet veren durumlarla karşılaşabiliriz. Örneğin, her erkek cinsel tacizde bulunmaz. Bunun bilincinde olunmalı ve tür çözüm yollarına gerek duymadan bu suç korkusu olgusunu üzerimizden mümkün olduğunda atabilmeliyiz. Ve şu da unutulmamalı ki, suç korkusunu sadece kadınlarımız yaşamıyor.

    Sonuç olarak suç korkusu, küreselleşmenin de etkisiyle günümüz modern ve kentleşmiş toplumların kaçınılmaz bir –toplumsal- problemidir. Suç korkusu duygusal reaksiyonların ötesinde, nedenleri ve sonuçları üzerinde sıkça çalışılmalı, kontrol altına alınmalı ve önleme stratejileri geliştirilmesi gereken bir olgudur.

KAYNAKÇA

  • Arslan, D. A. (2013). Sosyoloji ve Yöntem Yazıları. Ankara: Kalkan Matbaacılık.
  • Arslan, D. A. (2018). İletişim Sosyolojisi Medya – İletişim – Toplum. Ankara: Kalkan Matbaacılık.
  • Avcı, M. (2010). “Çocuk Suçluluğunda Medyanın Rolü.” Erzincan Eğitim Fakültesi Dergisi, 12(1): 125-144.
  • Başıbüyük, O. ve Karakuş, Ö. (2010). “Sosyal Düzensizlik ve Toplum Destekli Güvenlik Politikaları.” Sosyoloji Derneği, Türkiye Sosyoloji Araştırmaları Dergisi, 13(2): 65-97.
  • Çardak, B. (2012). “Kadınların Suç Korkuları Üzerine Nitel Bir Çalışma.” Güvenlik Bilimleri Dergisi, 1(1): 23-45.
  • Gökulu, G. ve Hosta, N. (2013). “Basında Kadına Yönelik Şiddet Haberlerinin Analizi: Hürriyet, Sabah ve Posta Gazeteleri Örneği (2005-2008).” The Journual of Academic Social Seince Studies, 6(2): 1829-1850.
  • Karakuş, Ö. (2013). “Suç Korkusunun Sosyolojik Belirleyenleri: Sosyal Sermaye Mi? Sosyal Kontrol Mü?”. Eskişehir Osmangazi Üniversitesi sosyal Bilimler Dergisi, 14(1): 1-19.
  • Köseoğlu, M. (2017). Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde Yaşayan Kadınların Suç Mağduriyeti Korkusu, Doktora Tezi, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara.
  • Öztürk, M. (2015). Sosyolojik Açıdan Suç Korkusu ve Yaşam Memnuniyeti: Mersin İli Örneği, Yayımlanmamış Doktora Tezi, Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Sivas.
  • Öztürk, M. (2015). “Medya ve Suç Korkusu Arasındaki İlişki.” Uluslararası Sosyal Bilimler Dergisi, 2(36): 251-264.
  • Türk Dil Kurumu. (2011). Türkçe Sözlük (11. Baskı). Ankara: Türk Dil Kurumu.
Yorum Yap

Yazar Hakkında

Merhaba ben Mustafa, Mersin Üniversitesi Sosyoloji Yüksek Lisans öğrencisiyim. Dolayısıyla bu süreçte yazdığım yazılarımı, sizinle de paylaşmak için burdayım.

Yorum yap