Osmanlı Toplum Yapısında Sosyal Bütünleşme Nasıl Sağlanmıştır?

osmanlı toplum yapısı sosyal bütünlesme

İşlevselciliğe göre toplumun temelinde, toplum üyeleri tarafından paylaşılan norm ve değerler yer almaktadır. İşlevselciliğin kökleri, klasik sosyolojide Comte ve Durkheim’in temsil ettiği pozitivist geleneğe dayanır. Bu açıdan yorumlayıcı ve eleştirel sosyoloji geleneklerine dayanan diğer sosyolojik yaklaşımlardan, özellikle Marksizmden belirgin şekilde ayrılır. İşlevselcilik, toplumsal düzenin nasıl kurulduğu ve sürdürüldüğünü, toplumsal istikrarın temel kaynaklarının neler olduğunu ortaya koymaya çalışan anlamlar ya da yorumlardan çok toplumsal yapıyla ilgilenen yapısalcı sosyoloji geleneği içinde yer alan ve kökleri Pozitivist geleneğe uzanan makro ölçekli bir yaklaşımdır.

Birey “kim” topluluğunda “kimler” olduğunu öteki bağlamında açıklamak ister. Farklılık ve benzerlik olarak iki nokta önemlidir sosyalleşmede olduğu gibi birey kimlik kazanımında süreçler ve ortamlarla yüzleşmek zorundadır. Sosyal bütünleşme hem toplumsal düzen ve yapının hem de eylem ve işlevin bütünleşmesine işaret eder. Bu bütünleşme, toplum içinde ki kültürel değerlerin bireyler tarafından uygulanarak, toplumla uyum içerisinde olmayı ifade eder. Farklı toplum tiplerinde, farklı kimlikler ön plana çıkmıştır. Osmanlı toplumunda ise Dini kimlik ve Milli kimlik, sosyal bütünleşmenin parçası olmuştur. Toplumsal kimlik, bireyin milliyetine, dinine, siyasi vb. grupların ilişkisine göre şekillenir. Sosyal özdeşleşmelerde grup aidiyeti vardır. Osmanlı Devleti’nin yıkılış döneminde ortaya çıkan Osmanlıcık, İslamcılık ve Türkçülük devletin sosyal yapısının dağılmasını önleme ve bütünleşmeyi sağlama çabalarındandır. Bütünleşme, toplum halinde yaşamanın ilk şartıdır. Kişilerarası ilişkiler ve daha karmaşık kuramsal yapılardan oluşan toplumun sürekliliği bütünleşme ile sağlanabilir. Osmanlı’da gayrimüslimler ve Müslümanların bir arada yaşaması, karmaşık ve kuramsal yapıların oluşumunu sağlamıştır. Osmanlı Devleti’nde 4 tane millet vardır. Bunlar Müslümanlar, Ortodokslar, Ermeniler ve Yahudilerdir. Osmanlı, bu milletler arası, Müslümanlar ve gayrimüslimler arası bütünleşmeyi sağlamak için gayrimüslimlerin hukukunu serbest bıraktı. Evlilikte, ticarette kendi hukuklarını uygulayabilmişlerdir. Cezai suçlar hariç, kendi sistemlerinde yargılanma hakkı tanınmıştır. Farklı hukuk sistemleri bulunan bu milletlere tek hukuk ve işlem uygulanmış olsaydı, Osmanlının yıkılışı daha çabuk gerçekleşirdi. Zimmîler, Müslüman devletinin altında yaşayan ve himayesini kabul edendir. Bu yüzden topraklarda işi, askerliği ve toplumsal faaliyetleri ortaktı. Tek farkı askerlik yapmayanların cizye vermesidir.

Osmanlı Devleti, farklı milletleri asimile edip tek ırk yapmadı. Tanzimat Dönemi’nden sonra Müslümanlar ve gayrimüslimler, yasalar önünde eşit sayılmışlardır. Eskiden de var olan hakları olduğu gibi Tanzimat Dönemi ile birlikte yeni haklara da sahip olmuşlardır. Bu farklılıklar ve karmaşık yapının içinde her topluma belirli haklar tanınmıştır. Bu bütünleşmeyi sağlayan önemli unsurlardan biridir. 2. Mahmut, sosyal hayatta farklılıkları görmek istemediğini, sadece cami-kilise de bu farklılıkların olmasını söylemiştir. Homojen yapı yerine heterojen yapıyı kurmuştur Osmanlı Devleti. Homojen toplumlarda sembol, mit vb. unsurlar birleştirici yapıdadır. Parsons, işlevselciliği yapı kavramı ve sistem yaklaşımı çerçevesinde geliştirmiştir. Bu nedenle yapısal işlevselcilik olarak adlandırılan yaklaşım bazı çevrelerde özel olarak Parsons’ın kavramını ifade etmek için kullanılabilmektedir. Sistemler açık ya da kapalı olabilirler. Eğer bir sistemin parçaları sadece kendi çevreleriyle ilişkiye giriyor, daha geniş çevreyle ilişkiye girmiyorsa, bu sistem kapalı sistem olarak adlandırılır. Hem kendi çevreleriyle hem de daha geniş çevreyle ilişkiye giren parçalardan oluşan sistemler ise açık sistemler olarak adlandırılır. Sibernetik ise genel olarak kendi kendini kontrol edebilen karmaşık sistemler teorisi olarak tanımlanmaktadır. Parsons’ın yapı kavramı ve sistem yaklaşımı çerçevesinde, Osmanlı toplumundaki bütünleşmeyi açık sistem olarak tanımlayabiliriz. Osmanlı Devleti’nde 4 millet yaşamıştır. Gayrimüslimi ve Müslümanlar bir arada yaşamıştır. Kimseyi asimile etmediği gibi hiçbir toplumu da yerinden etmemiştir. Aynı zamanda göç eden topluluklar için yer temin etmiştir. Dini cemaatler ışığında, ümmet kavramı gibi dini topluluklar oluşmuştur. Bu yüzden sadece müşriklere, Müslüman toplumunda yaşama hakkı tanınmamıştır. Sistemler, kendi çevreleriyle hem de daha geniş çevreyle ilişkiye giren parçalardan oluşan bir yapıda olduğu için Osmanlı Devleti, açık sistemler olarak adlandırılır. Toplumsal sistem ve alt sistemleri geliştiren Parsons; bütünleşme, parçaların eş güdümü ve sistemin bir bütün olarak işlevini yerine getirebilmesi için sistemin parçalarının uyumu ile ilgilenir. Parsons, sosyal sistemin en önemli işlevini bütünleşme olarak görür. Osmanlı Devleti’nde milletlerarası bütünleşme olduğu gibi şehir örgütlenmesi çerçevesinde lonca sistemi vardır. Lonca sistemi, yapılan mesleki değerleri korumaya yöneliktir. Dini özellikleri yoktur. Ancak Osmanlı Devleti, lonca başkanlarını kendileri atamıştır. Sosyal bütünleşme bağlamında herhangi bir bozulma ve aidiyetsizlik olmaması için lonca sistemi, Parsons’ın dediği gibi sistemin parçalarının uyumu ve düzeni ile ilgilenir. Loncalar dayanışma mekanizması olarak işlev görür. Bu mekanizma bütünleşmeyi sağlamakla birlikte işlevlerinin uyumu ile de ilgilenmektedir. Bu yüzden Osmanlı Devleti, sibernetik bir toplum yapısına sahiptir.

Sosyal Sistem – Toplumsal Kurum – Toplumsal Yapı – İşlevin önemi toplum yapısını açıklamaktır. Toplumu bir bütün olarak gören diğer bütüncül yaklaşımlardan ayıran temel özellik, parçaların bütün olan ilişkisine verilen önemdir. Sosyal sistemleri bir arada tutanın ne olduğu, nasıl muhafaza edildikler, toplumsal düzenin nasıl kurulduğu, nasıl sürdürüldüğü, bir toplumda istikrarın temel kaynaklarının neler olduğu gibi toplumun doğası hakkında geniş çaplı teorik sorular sorar. Toplumsal düzene değer uzlaşımı aracılığıyla yani mevcut toplumsal düzeni meşrulaştıran birtakım ilkelerle ulaşılacağını varsayar. Toplumun davranış kalıplarını, norm ve değerlerini toplumsallaşma veya sosyalleşme olarak adlandırılan süreç önemlidir. İşlevselci yaklaşım toplumu ortak çıkarlar çerçevesinde birbiri ile uyumlu işlevsel ilişkiler geliştirmiş parçalardan oluşan, düzenli ve dengede olan bir sistem olarak görür. Bu nedenle de bir konsensüs yani uzlaşma yaklaşımı olarak adlandırılmaktadır. Sistem işlevselcilikte merkezi bir kavramdır. İşlevselciliğe göre nasıl bir organizmanın hayatta kalabilmesi için karşılanması gereken temel gereksinimleri varsa, toplumunda mevcudiyetini sürdürebilmesi için karşılanması gereken bazı temel gereksinimleri vardır. Bu devamlılığın sağlanması için Durkheim, Malinowski, Radcliffe-Brown  ve Parsons gibi modern işlevselciler toplumları kendi kendine yeten, öz düzenlemeye sahip sistemler olarak kavramlaştırmaya ve toplumsal yapıları sistemin korunmasına yönelik belirli işlevleri açısından açıklamaya çalışmışlardır. Durkheim’e göre bu sosyal sistemler ahlaki varlıklardır. Comte ve Spencer’ın da  paylaştığı bu görüşü ilk kez açıkça vurgulayan Durkheim olmuştur. Heterojen ve homojen yapılarda, birlik anlayışını dayanışmaya bağlar. Osmanlı toplumu heterojen yapıdadır. Dayanışma biçimi organiktir. Organik dayanışmada ise birey, toplumu oluşturan parçalara bağımlı olduğu için topluma bağlanır. Organik dayanışma çerçevesinde ilerleyen Osmanlı toplumunda, fazla etnik grup ve milletler olduğu için hem ihtiyaç hem düzenden kaynaklı toplumsal bütünleşme var olmuştur. Malinowski ise toplumu insan doğasının yarattığı bütünleşik ve işbirlikçi bir sistem olarak görür. Çünkü bu sistemin temelinde insan doğasından kaynaklanan temel ihtiyaçlar yer almakta insanlar bu ihtiyaçları karşılayabilmek için işbirliğine girmektedirler. Osmanlı toplumunda da insanlar sistemin devamlılığını sağlamak ve ihtiyaçlarını giderebilmek için bir bütün halinde işbirliği içinde yaşamışlardır. Radcliffe-Brown ise kültürlerin ve geleneklerin tarihsel geçmişlerinin, yasalarının ve işlevlerinin olduğunu ve bunların işlevsel açıdan birbirleriyle ilişkili bir sistem  oluşturduğunu savunmuştur. Osmanlı toplumda Osman Bey’den süregelen bir kültür cumhuriyete kadar devam etmiştir. Geleneklerden kopmadan yaşama devam edilmesi birbirileriyle ilişkili bir sistem halinde yaşadıklarının göstergesidir.

Parsons sosyal sistem kavramı hakkındaki faydacı, idealist ve pozitivist görüşleri değerlendirmiş ve kendi bakış açısını geliştirmiştir. Parsons’a göre Dört İşlevsel Zorunluluk: Uyum, Amaca Ulaşma, Bütünleşme, Gizil Kalıp Koruma anlamında sosyal bütünleşme için önemlidir. Bunlar her canlı sistemin yaşayabilmesi için karşılanması gereken gereksinimlerdir. 

Uyum:  Adaptasyon, sistemin kendi çevresini kullanarak ihtiyaçlarını karşılayabilmesi ve bu kaynakların sistem içinde dağıtılması ile ilgilidir.

Amaca Ulaşma: Sistemin belirli amaçlara ulaşması ve bu amaçlardan hangilerinin öncelikli olacağı ile ilgilidir.

Bütünleşme: Sistemin bir bütün olarak işlevini yerine getirebilmesi için sistemin parçalarının birbirleriyle uyumu ile ilgilidir.

Gizil Kalıp Koruma: Belirli bir düzene ya da norma göre sistem içindeki eylemin devamlılığının ve düzenliliğinin sağlanması ile ilgilidir.

Parsons sistem içindeki aktörden çok bir bütün olarak sistem ile ilgilenir. Aktörlerin sistemi nasıl yarattığı ve koruduğuna değil, sistemin aktörü nasıl kontrol ettiğine odaklanır. Toplumsal Kontrolün Araçları olan değerler, normlar, roller ve yaptırımlar bütünleşme için önemlidir. Sosyal kültürel sistemin varlığını sürdürebilmesi için kurumların işbirliğinin sürekli ve sosyal ihtiyaçların karşılanması gerekmektedir. Farklı parçaların birleşmesi ve düzenlenmesi olmadıkça bütünleşmeden söz edilemez. Vakıflar bu bağlamda farklı parçaları ve gelirleri birleştirerek toplumu maddi ve manevi anlamda bütünleştirmek, tamir etmek ister. İhtiyaç sahiplerini bulmak için Osmanlı, çok sosyal bir devlet değildir. Burada parçaları bulup birleştiren ve sosyalliği sağlayan vakıflardır. Osmanlı’da vakıflar, Orhan Gazi zamanından beri varlığı bilinmektedir. İlk vakıf eseri İznik’te kurulan “ Vakıf Medeniyeti”dir. Bütünleşmeyi sağlayan bir diğer unsurda, Osmanlı Devleti’nin merkeziyetçi yapıda olmasıdır. Vakıf, hukuk, millet vb. sistemlerde var olan geçerli kurallar ve kuramların adaletli bir şekilde uygulanmış olması hak ve hukuksuzluğun oluşmasına engel yapılardır.

Parsons’a göre Evrim Süreci bütün toplumlarda eşit şekilde görülmez. Bazı toplumlar evrim sürecini hızlandırırken bazı toplumlarda kendi içlerinde çatışmalar ya da diğer sorunlar sebebiyle evrim sürecini geciktirebilir, hatta geriletebilirler. Bu yüzden gerilemeler sosyal bütünleşmeyi hızlandırmak yerine yavaşlatmış olur. Osmanlı Devleti’nin toplum yapısını birleştirici ve bağlayıcı yapıda olması, tam olarak bütünleştirici kuramların uygulanmasının pozitif sonuçlarıdır.

Yorum Yap

Yazar Hakkında

İstanbul Medeniyet Üniversitesi Sosyoloji Lisans Öğrencisiyim.

Yorum yap