Prekarya: Yeni Tehlikeli Sınıf Analizi

Bu yayında Guy Standing'in "Prekarya: Yeni Tehlikeli Sınıf" kitabı analiz edilmiştir. Analiz sürecinde bazı temel sorulara cevap aranmıştır. Bu sorulardan en temeli şudur: Prekarya, neden tehlikeli bir sınıftır? Kitabın analizi iki bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde kitabın kapağı analiz edilmiştir. İkinci bölümde ise, kitabın alt başlıkları analiz edilmiştir.

prekarya analizi

Giriş

Guy Standing, 2016 yılında Paraguay’da yaptığı TEDx konuşmasında iyi bir dünya yaratmak için “prekaryanın” güvencesiz ve belirsiz bir düzlemden çıkması gerektiğini söyler.

Her şeyden önce bu kitap, Guy Standing tarafından, yeni oluşan ve tehlikeli bir yöne doğru süre giden bir sınıfın analizini kapsar. Bu sınıf analizi Marx’ın iki kutuplu, çelişen ve mülkiyete dayalı tanımından farklıdır. Örneğin Guy Standing, sınıfı altıya ayırır. Ancak mesele sınıfsal bölünme değildir. İçinde bulunduğumuz çağın küreselleşme ile birlikte neoliberal anlayışla kendini ekonomide esnek bir etkinlikle biçimlendirmesi ve artan eşitsizliklerle beraber ortaya çıkan ve her gün genişleyen yeni “güvencesiz” sınıfın tehlikeli bir hal almasına yöneliktir.

Kitabı değerlendirmeye geçmeden önce yazarı ve yazarın çalışma alanından bahsedeceğim. Ardından kitabın konusuna, amacına, önemine, yöntemine, anahtar kavramlarına ve bölümlerine değineceğim.

1948 yılında İngiltere’de doğan Guy Standing, “Soğuk Savaş” döneminin kuşağındandır. Özellikle de üniversite yılları, 1968 öğrenci hareketlerinin ekseninde geçmiştir. Her ne kadar 68 öğrenci hareketleri ve bir dizi toplumsal hareketler Fransa merkezli olmuş olsa da bu süreç tüm dünyada yaşanmıştır. Böylece 1968 dönemi yaşanan bir dizi olaylar ve beraberindeki süregelen süreç, Guy Standing için bir çıkış noktası olmuştur. Çünkü Guy Standing, prekaryayı açıklamaya başlamadan önce süreci “1 Mayıs” hareketlerine odaklanarak ve 1 Mayıs gösterilerini gözlemleyerek, analiz ederek çalışmasını temellendirmiştir. Dolayısıyla Guy Standing için içinde bulunduğu dönemin koşulları onun çalışmasında etkili olmuştur.

Ayrıca Guy Standing, genel anlamda bir ekonomi profesörüdür. Yani ekonomi alanında uzman bir araştırmacıdır. Aynı zamanda şu an güncel olarak ekonomi alanında araştırmalarını yürütmeye devam etmektedir. Dolayısıyla da Guy Standing, içinde bulunduğu dönemden de beslenerek ve 1970-80’lerle başlayan Küresel-Neoliberal dönüşümlerle beraber ki süreçte gelişen yeni ekonomik modelin bireyler üzerindeki etkisini analiz etmiştir.

Guy Standing, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemin, yani soğuk savaş döneminin teknolojik ve ekonomik anlamdaki bolluk döneminin yaşandığı bir dönemin ürünüdür. Her ne kadar prekaryanın oluşum sürecini 1980’li yıllardaki Neo liberal-esnek üretim modeliyle açıklasa da, Guy Standing çok iyi bir tarihsel analizcidir. Çünkü Guy Standing, prekarya sınıfının oluşumunda ve büyümesinde etkili olan etmenleri, 1940 ile 1980’li yıllar arasındaki ekonomik ve politik dönüşümle birlikte analiz etmiş ve açıklamıştır. Ayrıca 2008 yılındaki ekonomik krizin de etkisi bu çalışmanın temelini oluşturan bir başka unsudur. Kısacası Guy Standing, dönemin kırılma noktalarıyla birlikte, özellikle de ekonomik anlamda, bireylerin sınıfsal konumlarına yönelik bir yeni yorum katmıştır.

Guy Standing, klasik anlamda Marx’ın yaptığı sınıf tanımlamasını reddetmektedir. İçinde bunduğumuz dünyanın sadece iki kutbu yoktur. Var olan ve genişlemeye hızla devam eden bir orta sınıf ve bu sınıfla da kalmayan, güvencesiz bir kozmopolit, heterojen bir sınıfın oluşmakta ve büyümekte olduğunu bizlere göstermeye çalışır. Weber’in sınıf anlayışına da yeni birtakım yorumlar katmıştır. Aslında yaptığı şey her ne kadar ekonomik determinizme dayansa da, asıl önemsediği ve üzerinde durduğu nokta bireylerin, hayatlarının her alanındaki güvencesizlikleri üzerinden yeni bir kimlik ile var olma sürecini anlatmasıdır.

Kalkınma çalışmaları Profesörü Guy Standing’in ilk basımı 2011 yılında gerçekleştirilen kitabının Türkçe çevirisi Ergin Bulut imzası ile 2014’te yayınlandı. İşsizlik, çalışma ekonomisi, iş gücü piyasası politikası, işgücü piyasası esnekliği, yapısal uyum politikaları ve sosyal koruma politikaları üzerine yayınları ve araştırmaları bulunan İngiliz yazarın en çok bilinen çalışması; dünyada oluşum sürecinde olan ve yeni bir sınıf olarak tanımladığı Prekarya üzerinedir. Yeni bir sınıf kategorisi olarak prekarya üzerine çalışmalarını sürdüren Guy Standing’in eldeki kitabı, alanında çalışılmış detaylı bir araştırma niteliği taşıyor (Altıntaş, 2015: 167).

Guy Standing, uzun yıllar ILO’da bir uzman olarak çalışma deneyiminin ardından Londra Üniversitesi Doğu ve Afrika Çalışmaları Fakültesi‟nde (SOAS) profesör olarak çalışmaktadır. Şartlı/şartsız nakit transferleri ve temel gelir konusunda görüşlerine başvurulmasının ve bu konuda oldukça popüler bir isim olmasının yanı sıra Standing‟e ün katan bir diğer çalışma da burada ele alınacak olan Prekarya adlı kitabıdır. Standing‟in söz konusu kitabı dolayısıyla, dünya çapında pek çok yerde konferanslar verdiği bilinmektedir. Standing, uzun yıllardır emek ve sosyal politika alanında üretimde bulunmakta, akademik ve düşünsel ortamda hâkim eğilim olan yoksulluk ve yoksullukla mücadele teması içerisindeki nakit transferleri ve temel gelir gibi konulara ilişkin deneyim, bilgi ve görüşlerini de artan ölçüde paylaşmaktadır. Bu anlamda, Standing’in görüşlerine başvurulmasının akademik dünya açısından hâkim eğilimlerle ilgili bir temeli olduğunu belirtmek gerekir (Kutlu, 2012: 224).

KİTABIN KAPAK ANALİZİ

“Tehlikeli sınıf” kavramından sonra dikkatimi çeken bir başka şey, kitabın kapağındaki işçi ve onun uzantıları olan beş ayrı unsurdu. Bu başlık altında “semiyolojik” yaklaşımla kitabın kapağındaki resmi ve simgeleri yorumlamaya ve açıklamaya çalışacağım. Aslında genel anlamda bana resim “Truman Show”u anımsattı. Sanırsam işçinin ellerini tutuşu ve resmin arka planı filmden bir kareyi anımsattı. Bireyin işçi olduğunu söylüyorum; çünkü kıyafeti, belindeki alet takımı ve yakasındaki etiketten bunu çok net bir şekilde anlayabiliyoruz.

Resmin arka planına bakıldığında dikkatimi çeken şeyler ise yıldızlar ve gök cisimleri. Ayrıca dünya haritasını görmek de mümkün. Genel anlamda bakıldığında dünyanın ve evrenin merkezinde işçinin olduğunu görmekteyiz. İşçi ise ellerini birleştirmiş ve çenesine dayamış; adeta bir şey düşünüyor gibi. Sanki bir şeye karar vermenin zor olduğunu hissettiriyor. Hatta biraz daha dikkatli baktığımızda işçinin dizlerini bükmüş bir lütuf beklediğini de anımsayabiliyoruz. Sanki işçi, tanrısından merhamet diliyor ya da görev bekliyor.

Kitabı okuduğum için işçinin dünyanın ve evrenin merkezinde oluşunu net bir şekilde yorumlayabiliyorum. Dünya ve işçi, esnek çalışma hayatının zaman ve mekândaki en temel iki unsuru olarak dikkatimizi çekmektedir. Çünkü Daniel Bell’in de dediği gibi içinde bulunduğumuz sanayi sonrası toplumun en temel ekonomik etkinliği hizmete dayalıdır. Dolayısıyla hizmet sektöründe zaman ve mekân birbirinden asla kopuk değildir. Emek sürecinde zaman ve mekân iç içe geçmiştir.

İşçi dünyanın ve evrenin merkezinde hizmet ekonomisinde esnek çalışma ve hayat akışı için diz çökmüş ve kaderini, piyangosunu beklemektedir. Çünkü işçi dünyanın merkezinde ve esnek çalışma hayatında tüm şeye aynı mesafededir. Aslında işçinin konumu sabit değildir. İşçi her an kıyafetiyle, alet takımıyla, şapkasıyla ve etiketiyle hazır bir şekilde beklemektedir.

Bir başa dikkatimi çeken şey ise işçinin yüzündeki tebessüm oldu. Doğal olarak düşünüldüğünde, yukarda bahsetmiş olduğum şartlarda işçinin mutsuz, huzursuz ve güvencesiz hissetmesi gerekir. Ama bu işçinin tebessümü öyle değil. Acaba neden?

İşçinin ellerini birleştirip düşündüğü yerden kitabın aşağısına doğru beş tane kutucuk içinde simgeler görmekteyiz; birincisi para, ikincisi ev, üçüncüsü sevgi-aşk, dördüncüsü çevre ve beşincisi ise otobüs.

Aslında otobüs işçinin kaderini en net belirleyen ve çizen simge konumunda, çünkü bu otobüs bize işçinin hayatı boyunca bu esnek çalışma düzeninde seyahat etmek zorunda olduğunu anlatıyor. Para ise bir insan için olmazsa olmazdır. İşçi için ise para, emeğinin karşılığıdır. Ev ise bir işçinin, piyasanın yeniden üretimi ve bir sonraki gün de işe gitmesi açısından önemli olan ve ücretsiz emek sürecinin en temel kaynağı ve gereksinimi olan fizyolojik ihtiyaçları simgeler. Kalp ise bir işçinin en doğal isteği olan aşkı, sevgiyi ve mutluluğu simgeler. Son olarak çınar yaprağı ise bir işçinin aynı zamanda kendi dışındaki canlı hayatın varlığına karşı duyduğu sorumluluk bilincine ışık tutar.

Aslında genel itibariyle bu kutudaki simgeler, bize, işçinin bu hayattaki kaybettikleri ve kazanımlarının bir kısmına işaret eder. Bu simgeler bir işçinin var olma amacına ve var olma sürecine vurgu yapar. Ayrıca dünyanın ve erenin merkezinde olmak, kontrolün işçide olduğunu göstermez. Böyle bir dengenin tam ortasında olmak bir işçi açısında her zaman riskli ve güvencesiz olmuştur. Çünkü bir anlık sapma işçinin kaderini değiştirebilir. O yüzden bu resme bakıldığında işçinin konumu adeta sırat köprüsünde denge sağlamak gibidir.

BÖLÜM 1: “PREKARYA”

Guy Standing bu bölümde bizlere, genişçe, “prekaryayı” ele alıyor ve açıklamaya çalışıyor. Çünkü prekarya, oluşum halinde olan, tamamlanmamış bir sürece denk geliyor.

Guy Standing, prekarya kavramını açıklamadan önce, dünyaya hâkim olan “küreselleşme ve neo liberalleşme” politika ve uygulamalarını ele alarak ve etkilerini tartışarak prekarya kavramını açıklamaya çalışıyor. 1970’li yıllarla birlikte başlayan küreselleşme ve 1980’li yıllarda özellikle de ekonomik anlamda büyük değişim ve dönüşümlere etkisi olan neo liberalleşme, prekaryanın doğuşunda, yaratılmasında, genişlemesinde ve tehlikeli duruma gelmesinde başrolde yer almaktadır. Bu bahsettiğimiz dönüşüm, her şeyin kalkınma, büyüme ve rekabet olgusuna dayanmaktadır. Bu anlayışın ve dönüşümün tüm dünya için en temel getirisi ve görünürlüğü, ekonomideki esnek üretim süreci olmuştur. Ekonomide esneklik, “güvencesiz ve geleceği belirsiz” bireylerin yaratılmasında en büyük etkiye sahiptir. Bu esneklik neo liberal politikalarla birlikte küresel bir havuz yaratmıştır. Yani prekaryanın küresel bir olgu olmasının yolunu açmıştır. Dünyada milyonlarca insan, güvencesiz ve geleceği belirsiz, istikrarsız bir hayat sürmektedir.

Guy Standing, prekaryanın görünürlüğünü “kıpırdama” olarak ele alıyor. Yani Guy Standing ele aldığı ve gözlemlediği, 1 Mayıs 2001 gösterilerinin analizini yapıyor. Guy Standing, 1 Mayıs gösterilerinde artık sadece işçilerin bir araya gelip, gösteri yapmadıklarını söyler. Ona göre hayatın her alanından aktivist olan bireylerin katıldığı bir harekete dönüşmüştür. Yani yeni dönemdeki toplumsal hareketlerin sadece “Fordist” dönemin özelliğini göstermediğine vurgu yapar. Artık bir araya gelen insanlar sadece iş istemiyor. Artık bir araya gelen insanların toplumsal tabakası sadece işçi sınıfından değil. Guy Standing’in gözlemlerinden ve aktardıklarından benim anlayabildiğim, küresel ve neo liberal dünyanın 1 Mayıs hareketleri, “Yeni Toplumsal Hareketler” bağlamında ele alınmalı ve incelenmelidir. Bu anlamda ele alındığında prekarya, toplumun her kesiminden bireyi içine alan (kadın aktivistler, çevreciler, barış aktivistleri vb.) ve toplumsal tabakanın her sınıfından bireyi içinde barındıran, heterojen ve kozmopolit bir sınıftır.

Guy Standing, prekaryayı “küreselleşmenin çocuğu” olarak görmektedir. Özellikle de 80’li yıllarla birlikte tüm dünyada benimsenen “esneklik politikaları” hem ekonomik hem de gündelik hayatın, kolektif bir şekilde, güvencesizliğine ve istikrarsızlığına vurgu yapılır. Guy Standing her ne kadar güvencesizliği ekonomik determist bir bakış açısıyla ele almış olsa da, ileriki bölümlerde ekonomik temelli güvencesizlik bireylerin hayatının her alanında güvencesizlik ve belirsizlik yaratacağını iddia etmiştir. Ayrıca emek piyasası içinde yer alan pek çok çeşitli güvencesizlik biçimi vardır. Örneğin, istihdam güvencesizliği, vasıflarda güvencesizlik ve ücret güvencesizliği gibi alt dallarda çeşitli güvencesizlikler görmek mümkündür. Ancak bu güvencesizliklerin hiçbiri birbirinden bağımsız değildir. Her biri birbirini tetiklemekte ve etkilemektedir.

Esnek üretimin ve rekabetin görünür olduğu piyasa ve gündelik hayat, eşitsizliklerin de armasına yol açtır. Çükü bu güvencesizlik temelinde farklılaşan yeni sınıflar var olan klasik –Marx– iki kutuplu tabakalaşma sitemine ve anlayışına yeni bir yorum getirmiştir. Esneklikle birlikte toplumsal tabaka içindeki sınıflar çeşitlendi ancak bu sınıflar keskin bir biçimde birbirlerinden bağımsız değillerdir. Ancak ne tuhaftır ki, bu yeni tabakalaşma içinde sınıflar birbirine bağlı olsa da “toplumsal hareketlilik” şansı çok sınırlıdır.

Daniel Bell’in de dediği gibi, toplumsal refahın artması bireyler için yeni hareketlilikler arayışına itmiştir. Ancak yine de refah düzeyinin artması, zenginliğin artması her birey açısından olumlu bir etkiye sahip olmamıştır. Çünkü refah ve zenginlik artsa dahi, dünya yüzeyinde eşitsizlikler ve yoksulluk hiç olmadığı kadar artmıştır. Ancak yine de refahın artmış olduğu bireyler açısında ele alındığında, yani en azından kıtlığın olmadığı bir dönem olduğunu varsayarsak, bireyler daha iyi bir yaşam standardı için yukarıya hareketlilik şansı aramaktalar. Örneğin ebeveynler çocuklarının daha iyi bir okula gitmesi için mücadele etmekteler. Yani nicelikten ziyade niteliğin ön planda olduğu bir dönemden bahsediyoruz. Ve gündelik hayatın içinde “demokratikleşmenin” zayıf olması bireyleri ekonomik alanın dışında hareketlilik şansını engelliyor. Bu açıdan düşünüldüğünde ekonomik standartlar her ne kadar iyi olsa da ekonomik gelirin diğer alanlara sirayet edememesi bireyler açısından güvencesizlik ve belirsizlik yaratmaya devam edecektir.

Guy Standing, prekaryayı tanımlarken klasik sosyologlardan Marx ve Weber’in toplumsal tabakalaşma anlayışından farklı bir yaklaşımla konuyu ele alıyor. Öncelikli olarak Marx’ın sınıf tanımı mülkiyete dayanıyor. Marx’ın sınıf anlayışı üretim araçlarına sahip olan ve olmayan iki grup üzerinden anlaşır. Ve bu iki sınıf, burjuvazi ve proletarya, toplumsal tabakalaşma içinde çıkarları çatışan ve uzlaşmaz iki sınıftır. Weber’e göre ise sınıf sadece ekonomik temelli değildir. Ayrıca Weber sınıfı, piyasa koşullarındaki konuma bağlar. Yani sizin yaşam biçiminiz, paranızı harcama pratikleriniz konumunuzu belirler. Ancak bu sınıf anlayışının yanında statü ve parti kavramlarını da kullanır. Ayrıca sınıfın kendi içinde aracı ve denetçileri vardır. Yanı Weber’in toplumsal tabakalaşma anlayışı Marx’ın aksine çoğulcu bir yapıdır. Ancak bunlara rağmen Guy Standing, prekarya kavramını ele alırken daha farklı bir yorum getirir. Guy Standing’e göre prekaryayı tanımlamanın iki yol vardır (Standing, 2014: 21).

  • Birincisi, prekaryanın farklı bir sosyo-ekonomik grup olduğunu söylemekten geçer. Dolayısıyla tanım gereği bir kişi bu grubun içindedir ya da değildir. Buradan bakıldığında prekarya, precarius [güvencesiz] sıfatı ile proletariat [proletarya] isminin birleşmesiyle oluşan yeni bir sınıftır. Yani Weber’in “ideal tip” kavramsal envanteri ile görünürlük kazanan tanımlama.
  • Marksist anlamda düşünecek olursak da prekaryanın kendi için sınıf olmaktan ziyade, henüz oluşum sürecindeki bir sınıf olduğunu iddia edebiliriz.

Görüldüğü gibi Guy Standing’in tanımlamaya ve açıklamaya çalıştığı prekarya, Marksist anlamda bir sınıf olmayan fakat sosyo-ekonomik ve siyasal anlamda heterojen ve kozmopolit bir gruba işaret etmektedir. Bu grup içinde yer alan ya da bu oluşum sürecindeki sınıf içinde yer alan bireylerin tek ortak noktası, güvencesiz bir ipte cambazlık yapmasıdır.

Guy Standing’in amacı, işçi partileri, sosyal demokratlar ve sendikaların, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki “Sanayi Vatandaşlığı” kapsamında kaybettikleri 7 tip güvencesiz insanlardan oluşan prekaryayı kapsar (Standing, 2014: 26).

  1. Emek Piyasası Güvenliği: Tam istihdama bağlı bir hükümetin simgelediği makro düzeyde yeterli gelir getirici fırsatlar.
  2. İstihdam Güvenliği: Keyfi işten çıkarmalara karşı koruma, işte alım ve işten çıkarmalar konusunda düzenlemeler, kurallara uymayan işverenlere karşı mali yaptırımlar.
  3. İş Güvenliği: İstihdamda belli bir mevki elde etme fırsatı ve becerisi, statü ve gelir açısından yukarı hareketliliğin sağlanmasına yönelik fırsatlar.
  4. Çalışma Güvenliği: Güvenlik ve sağlıkta yapılan düzenlemeler, çalışma saatlerinin sınırlandırılması, kadınlar için gece işi ve düzensiz çalışma saatlerine yönelik düzenlemeler, iş kazalarına ve iş nedeniyle ortaya çıkan hastalıklara yönelik koruma ve iş kazalarından doğan maddi koruma yöntemlerinin güvenliği.
  5. Vasıfların Yeniden Üretiminin Güvenliği: Çıraklık ve istihdam eğitimi gibi yöntemlerle vasıf kazanmaya ve işçinin sahip olduğu becerilerin kullanılabilmesine dönük fırsatlar.
  6. Gelir Güvenliği: Asgari ücret mekanizması, gelir sınıflandırılması, kapsamlı sosyal güvenlik, gelir eşitsizliğini azaltmak ve düşük gelirlilere destek olmak için ilerici bir vergi sistemi ile sabit gelirin sağlanması.
  7. Temsil Güvenliği: Bağımsız sendikalar ve grev hakkı gibi yöntemlerle emek piyasasında ortak bir ses yükseltebilmek.

Tüm bunlar, modern hayatın özellikle de ekonomik alanındaki güvencesizliklerinin göstergeleri. Bireyler küreselleşen ve esnekleşen yeni dünyada “sanayi toplumu vatandaşlığının” en temel yedi unsurunda güvencesiz bir hayata sürüklenmiştir. Sonuç olarak her türlü ekonomik gelir ve sosyal dayanışmanın yoksunluğunda prekarya, yabancılaşmış ve araçsallaşmış ilişkilere dâhil olur. Kendini hayatın her alanında dışlanmış ve ötelenmiş hisseden prekarya, fırsatçılığa meyleder.

Neoliberal esnek ekonomik ve sosyal hayatın getirdiği güvencesizlik ve belirsizlik hali prekaryayı öfkelendirmiştir. Öfkenin nedeni, anlamlı bir hayat kurmanın önünde görünen engeller ve göreli yoksunluk duygusudur. Dolayısıyla da prekarya uçlarda, güvencesiz ve belirsizlik koşullarında yaşar. Emeklerinde yabancılaşmış, davranışlarında dışlanmış ve geleceklerinde de umutsuzlar. Böyle bir yaşantı onları toplumsal hayata karşı isyankâr ve sinirli yapmaktadır. Örneğin benim aklıma “Joker” filmi gelmektedir. Çünkü toplumsal hayattan dışlanmış, ötekileştirilmiş ve kendilerine yabancılaşmış bireyler; artan eşitsizlik, yoksulluk ve yolsuzlukların da etkisiyle düzene, siteme ve zenginlere karşı bir başkaldırı, isyan girişiminde bulunmaktadırlar.

Son olarak, prekarya içindeki pek çok kişi popülist siyasetçilere ve neo-faşist mesajlara açık hale geliyor. Örneğin Trump’ın Meksika sınırına çektiği engeller toplumun güvencesiz kesimi tarafından olumlu karşılanabilmektedir.

BÖLÜM 2: “PREKARYA NEDEN BÜYÜYOR?”

Prekaryanın neden büyüdüğünü anlamak açısından küreselleşme olgusunun yarattığı dönüşümü ve getirilerini çok iyi analiz etmek gerekir. Özellikle de 80’li yıllar sonrası ve 2008 Ekonomik Krizi’nin etkileri çok iyi anlaşılmalı.

Küreselleşmenin en temel unsuru, “metalaşmadır”. Özellikle de esnek piyasa anlayışı ile beraber her şeyin piyasaya dâhil olması sürecidir. Dolayısıyla da piyasalaşma hayatın her alanına sirayet etmiştir. Örneğin eğitim kurumları sadece diploma satar olmuştur. Fransız Ekonomist Daniel Cohen durumu şöyle özetler: “Fordizm önceki yüzyıl için ne idiyse, üniversite de şimdiki sistem için aynı şeydir.” Eğitim nitelikten ziyade sadece diploma satıyor. Bireyler içinde bulunduğumuz bu çağda okudukları bölüm sonrasında iş hayatında kendilerini gerçekleştiremiyor. Cohen’e göre eğitim, satanlara daha fazla üretmeyi, tüketenlere ise daha fazla satın almayı salık veriyor.

Esnek piyasa ekonomisi “merkez/çevre” ülkeler ayrımını doğurdu. Üretimin merkez ülkelerden çevre ülkeye kaydığını görmekteyiz. Bu süreç Çin ve Hindistan adına yeni emek süreci anlamına gelir. Artık ürünler ucuz emek karşılığında Çin, Hindistan, Kamboçya, Etiyopya ve Somali gibi ülkelere aymıştır. Hem ucuz emek gücü açısından insanların hayatı güvencesizleşti hem de Kuzey Amerika ve Batı Avrupa ülkeleri açısından işsizliğin artmasına ve istihdam oranlarının düşmesine neden oldu. Merkez ülkeler çevre ülkenin güvencesiz bireyleri sırtından zenginleşirken, merkez ülkelerinin de bireylerinin refah ve zenginlik düzeyi stabi kaldı. Ücretler daha düşük tutulmaya ve sosyal yardımların da azalmasına sebebiyet veren esnek piyasa anlayışı, prekaryanın genişlemesine ve büyümesine olanak sağladı. Ayrıca şirketlerin metalaşması ve alınır satılır duruma gelmesi, uluslararası şirketlerin oluşmasına ve en ufak kriz anında toplu işten çıkarmaların önünü açtı. Ayrıca toplu sözleşmelerin yerine kişisel sözleşmeler önem kazandı.

Hayatın ve işin her alanında yaşanan esneklik, şirketler açısında büyük tasarruf imkânı sağlarken bireyler açısından masrafların arttığı ve gelirin azaldığı bir güvencesizlik yaratmıştır. Toplumsal fabrika kavramı ile bireylerin yaşantısı ve zamanı iş hayatı ile iç içe geçmiştir. Birey için iş yeri, bireyin o an bulunduğu alan olmuştur.

Aynı zamanda kamu harcamalarının da kısılması bireylere sağlanan sosyal devlet haklarının kısılmasına ve kaldırılmasına olanak sağlamıştır. Ayrıca kamu sektörlerinin de özelleştirilmesi, bireyi piyasanın kucağına atmıştır. Devletin koruyuculuğu ve güvencesi bireyin elerliden alınmıştır.

Son olarak büyük şirketlerin vergi sübvansiyon adı altında vergi kaçırmaları hem bireylerin daha güvencesiz, sağlıksız şartlarda çalışmasıyla olmakta hem de onların güvencelerinden kısılmış olmaktadır. Tüm bu güvencesiz haller toplumsal sorunlar, bağımlılıklar ve düzensizliğin getirdiği birtakım problemler üretir.

BÖLÜM 3: “PREKARYAYA KİMLER DÂHİL?”

Guy Standing’in bu soruya cevabı şudur: Aslında herkes. Guy Standing’e göre prekaryaya girmek çok olağandır. Her an işten atılabilir ya da her an yerimizden edilebiliriz. Yani Durkheim’in “anomi” durumunu yaşamamız çok olasıdır. Anomi, kısa ve öz anlamıyla, kuralsızlık ve normsuzluk durumu olarak kabul edilse de, bireylerin hayatındaki ani değişimler geçici ya da kalıcı güvencesizlik hali de yaratabilir. Ayrıca prekarya havuzu sadece mağdurlardan oluşan bir sınıf değildir. Örneğin, göçmenler hem mağdur hem de mağdur eden konumunda olabilir. Aslında kendimize nereden baktığımızla alakalı bir durum söz konusudur.

Prekaryaya bazılarımız sürüklenirken bazılarımız da başarısızlık ya da aksilikler yüzünden dâhil oluruz. Örneğin, emekli olmuş bireyler gelirlerinin yetersizliği yüzünden bilinçli olarak geçici işlerde ya da düşük ücretli işlerde çalışabilmekteler. Yaşlılar prekaryanın “mutlu” olan grubudur. Çünkü belli bir emeklilik maaşları ve belli bir sosyal hakları vardır. Gençler ise prekarya havuzunun “mutsuz” grubudur. Çünkü onların geleceğinde bir endişe ve belirsizlik vardır. Belli günlerde bankamatikten çekecekleri maaşları ya da yeterli sosyal güvenceleri yoktur. Ayrıca her iki grup da devlete bağlıdır.

Prekarya havuzu içinde yer alan bir başka grup ise kadınlardır. Kadınların prekarya içindeki konumları da bizim hangi açıdan baktığımızla yakın alakalıdır. Çünkü kadınların kamusal alana dâhil olması özellikle de sanayisizleşme dediğimiz hizmet sektöründe büyük bir artışa neden olmuştur. Küresel emek piyasasının “kadınlaşması” kavramı bu dönemde sıkça kullanılan bir kavramdır. Bu bağlamda emeğin ve hayatın kadınlaşması pek çok sektörde ve iş kolunda kadınların yaygınlık kazanmasıyla yakın alakalıdır. Dolayısıyla bu açıdan bakıldığında sanayisizleşmenin ve neo liberal esnek piyasanın getirdiği esnek hizmet sektörü kadınlar için istihdam güvenliği sağlarken; erkekler açısında istihdam güvensizliği yaratmıştır. Ancak diğer açıdan bakıldığında, örneğin bir kadın ile erkek aynı işte çalıştığında aynı gelir güvenliği ve iş güvenliğine sahip olamamaktadır. Çünkü kadınlar erkeklerden daha az ücretle daha çok iş yükü ile ekonomik hayatta rol oynamaktadır. Ayrıca şirket içi kurumsallaşmada ve iş içinde dikey hareketlilik şansı kadınlar açısından daha düşüktür. Sanayi toplumlarında erkek egemen istihdam olanağı varken hizmet toplumlarında kadınların istihdam olanağının daha kuvvetli olduğu görülür. Aynı zamanda diğer açıdan tekrar bakacak olursak, geçici işlerde tercih edilen kadın oranı bazı ülkelerde %80’i bulmaktadır.

Prekarya havuzu içine yer alan bir başka grup, eşcinsellerdir. Toplum tarafından damgalanan ve kabul edilmeyen; heteronormatif dışı grupların da prekaryaya dâhil olduğunu görmekteyiz. Dolayısıyla prekarya ekonomik temelli bir sınıf değildir.

Prekarya içinde bulunan güvencesiz grupların gelecek planları da bir şekilde etkilenmektedir. Örneğin, prekarya içindeki güvencesiz ve geleceği istikrarsız olan bireylerin evlenmediği; evlense dahi çocuk yapmayı tercih etmedikleri bilinmektedir.

Bir başka prekarya içinde bulunan en geniş grup, gençlerdir. Özellikle de neoliberal politikalarla birlikte kamu harcamalarının kısılması ve sosyal devlet anlayışının piyasa devlet anlayışına bırakılması, gençler açısından güvencesiz bir gelecek tasavvur etmiştir. Örneğin eğitimin metalaşmasıyla birlikte bireylerin geleceği prekarya açısından yeniden üretilmektedir. Çünkü metalaşmış eğitim sistemi gençleri geleceğe istihdam konusunda hazırlamaktan ziyade tüketmeye ve başka işlerle uğraşmaya mecbur kılmaktadır. Bireyler artık okudukları bölümlerin işlerinde istihdam olanağı bulamamaktadır. Meslek okullarının ivme kaybetmesi ve formel çıraklık, kalfalık sisteminin ortadan kalması bireyleri stajyer ve gönüllülük adı altında sömürmeye davet etmektedir. Metalaşmış eğitim bireylere sadece beşeri sermaye ve diploma sağlamaktadır. Gençler daha okurken devletin verdiği kredilerle borçlanmış bir geleceğe adım atmışlardır. Gençler açısından varolan bu güvencesizlik kuşaklar arası çatışmanın ve öfkenin de kaynağıdır. Ayrıca bu öfke sadece kuşak içi değil; toplumun öteki bireyleriyle de aralarının açılmasına ve gerilmesine sebebiyet vermektedir. Örneğin, emeklilik yaşı gelmiş yaşlıların istihdam olanaklarının daha kuvvetli olması. Ayrıca Guy Standing’e göre, stajyerlik ve gönüllülük furyası gençleri her alanda ve her zaman hazır olma koşuluyla sömürmektedir. Stajyerlik ve borçlanma bu anlamda genç prekaryalar açısından tuzaktır.

Prekarya içinde yer alan bir başka grup da yaşlılardır. Yaşlılar emeklilik meselesi ile gündeme gelir ve devletler açısından ciddi bir sorundur. Çünkü artan yaşam standartları ve sağlıktaki teknolojik gelişmeler, bireylerin ömrünü uzatmıştır. Bu bağlamda 20. Yüzyılın başında bir birey ile 21. Yüzyılın başında bir bireyin 65 yaşında emekli olması devletler açısından büyük yük olabilmektedir. Bu açıdan da emeklilik yaşlarının yukarı çekildiği ve zamanla emeklilik maaşlarının da artışlarında düşüş olması kaçınılmazıdır. Yaşlılar ise bu açığı kapatmak adına ya geç emekliliğe ayrılmayı tercih ediyorlar ya da emekli olsalar dahi en güvencesiz işlerde istihdam olanağı bularak her türlü genç prekaryaların önünü kapatıyorlar.

Son olarak prekarya içinde etnik azınlıkları, engellileri ve kriminalize olan bireyleri görmek mümkündür. Örneğin, hapishanelerde yer alan bireylerin erken tahliye olması adına yükümlü oldukları angaryalar normal şartların çok altında değerlendiriliyor. Ve en büyük problem ise, bu bireyler cezası bitince tekrar hayata karıştıklarında, damgalandıkları için iş bulamıyorlar. Engelliler ise doğuştan ya da sonradan edinilen fiziksel veya zihinsel rahatsızlıklardan ötürü istihdam olanaklarından ya da toplumsal, siyasal alandan mahrum kalmaktalar. Etnik azınlıklar ise özellikle de ırkçılığın yaygın olduğu yerlerde prekaryaya dâhil olmaktadır. Örneğin son dönemlerde Korona virüs sebebiyle Çinli bireylerin toplumsal alandan dışlandıklarını görmekteyiz.

BÖLÜM 4: “GÖÇMENLER HAİN Mİ, KAHRAMAN MI?”

Guy Standing’e göre, dünyada prekarya havuzunun en geniş grubunu göçmenler oluşturur. Göçmenler prekarya olgusu içinde, diğer gruplarda da olduğu gibi, iki türlü ele alınır. Birincisi, göçmenlerin prekarya olarak mağduriyeti; ikincisi ise göçmenlerin prekarya yaratan etkisi.

Göçmen kavramı, normal şartlarda, bireyin daha iyi bir yaşam için bulunduğu yerden başka bir yere göç etmesine dayanır. Genel olarak daha iyi bir yaşam standardı amacıyla iş arayan ya da daha iyi iş bulan bireylerin, kırsal alandan kente göç etmesinde görünürlük kazanır. Ancak Guy Standing bu çalışmada göçmen kavramını, içerisinde sığınmacıları ve mültecileri de kapsayacak şekilde ele almıştır. Bu anlamda terminolojik bir karışıklık söz konusu olabilir.

Prekaryaya dâhil olan göçmenler olgusunda karşımıza çıkan en önemli olgu, “kısmi vatandaşlık” kavramıdır. Bu bölümde asıl üstünde durulması gereken mesele, prekarya havuzunda geniş yere sahip olan bu grubun ekonomik güvencesizliği ve belirsizliği dışında, sosyal ve politik alanda da güvencesiz ve geleceğinin belirsiz olması üzerinde durulmasıdır. Daha iyi bir yaşam için ya da hayatlarını kurtarmak adına yer değiştiren göçmenlerin karşı karşıya kaldığı pek çok sorun vardır. Bunlardan en önemlisi kalacak yer ve ekonomik etkinliktir. Çünkü göçmenlerin bir kısmı ekonomik sebepten ötürü yer değiştirirken, göçmenlerin bir kısmı da canlarını koruyacak bir yer arama nedeniyle yerlerinden zorunlu göç ettirilmiş ya da zorunlu olarak göç etmek zorunda kalmış bireyleri kapsar, bu durumda da bireyin en önemli ihtiyacı barınmadır. Bu göçmenler prekaryası içinde kayıtsız göçmenleri ve mevsimsel olarak göç etmiş bireyleri de görmek mümkündür.

Böylelikle tüm bu yer değiştirmeleri, geçici ya da kalıcı olsun, tek bir çatı altında, göçmenler, topladığımızda; göçmenlerin pek çok etkisi olmuştur. Yukarda da bahsettiğimiz gibi göçmenlerin hem prekaryaya dahil olduğu “kahraman” tarafı bir de prekaryaya itici motivasyon sağladığı “hain” bakış açısı vardır. Örneğin İkinci Dünya Savaş’ı sonrası Almanya’nın işçi açığını kapatmak amacıyla, geçici işçi talep etmesi ve Türkiye’den de pek çok işçinin Almanya’ya göç etmesi ele alınabilir. Öncelikle göçün geçici olması Alman vatandaşlar açsından pek sorun olmamıştır. Ancak Türk işçiler açısından güvencesiz ve geleceği istikrarsız bir iş olmuştur. Ancak istihdam olanağı açısından bu işçi talebi olumludur. Ve Almanlar için Türk göçmenler kahramandır. Ancak bir süre sonra Türk işçilere ihtiyaç kalmaması ve Türklerin de yurtlarına geri dönmemesi Almanlar açısından olumsuz karşılanmıştır. Çünkü kalıcı olmak demek, onların hayatına, ticaretine ve siyasal alanına müdahil olmak demektir. Yani göçün niteliği ve süresi değişince göçmenlerin “hain” olmaması kaçınılmaz olmaktadır.

Göçmenler açısından yeni bir yerde hayata tutunmak elbette kolay değildir. Belki bir süre sonra çalışma hakkı ve oturma hakkı alabilse de “vatandaşlık” alabilmesi pek kolay olmamaktadır. Bu durum o ülkenin toplumsal ve siyasal atmosferi ile yakından ilgilidir. Bu bağlamda ülkemizde bulunan Geçici Koruma Altındaki Suriyeliler en iyi örnektir. Geri dönüp baktığımızda toplumu geniş bir kesiminin sonsuz bir şekilde kucak açtığını görüyoruz. Zamanla çalışma ve oturma izni ile de Suriyeliler açısından olumlu gelişmeler olmuştur. Ancak göçün niteliğinin değişmesi, süresini uzaması, ülkenin ekonomik, sosyal, kültürel pek çok alanında “yerli halkın” gözünde problemler olması, Suriyeliler açısından Türkiye güvencesiz bir yaşam alanına dönüşmüştür. Çalışma hakkı verilse bile daha düşük ücretle ve daha zor şartlarda çalıştırılarak sömürülmektedir. Birtakım sosyal haklar ve ekonomik haklardan yararlansalar da vatandaşlık hakları pek yoktur. Statüleri hala belirsizdir. Zamanla ülkenin yerli halkı içinde bulunduğu durumun tüm zorluklarını ve sıkıntılarını Suriyelilere karşı kullanmakta ve onları her türlü musibetin “günah keçisi” olarak görmekteler.

BÖLÜM 5: “EMEK, İŞ VE ZAMANIN SIKIŞMASI”

Küreselleşmenin getirdiği yeni piyasa koşulu prekaryanın iş, zaman ve emek süreçlerini ciddi biçimde dönüştürmüştür. Sanayi sonrası dediğimiz hizmet ekonomisinde prekaryanın üyelerinin zamanı olmadığı kadar daha çok bölünmüş ve olmadığı kadar da iş ile emek arasında sıkışmıştır. Örneğin bir öğrenci iş bulabilmek adına STK’dan STK’ya gönüllüğe ve işte işe de stajyerliğe koşuşturmaktadır. Tüm bu süreç içerisinde de tüm masrafları kendine aittir. Aynı zamanda bu süreç içerisinde pek çok sosyal haklardan da yoksun kalmaktadır.

Esnek piyasa sitemi bireye her zaman hazır olmasını talep ediyor. Çünkü esnek hizmet sektöründe işin yoğunluğu zamanın her dilimine yayılmıştır. Birey eğer iş bulmak ve istikrarlı bir hayat sürmek istiyorsa zamanın her anını koşuşturma ile geçirmek durumundadır. Aynı zamanda çalışma saatlerinin de esnekleşmesi ve çok fazla zaman dilimine bölünmüş olması bireye boş zaman bırakmamaktadır. Çünkü bireyin güvencesi sadece ekonomik anlamda değildir. Birey hizmet sektöründe iş bulmuş olabilir ama iş saatlerinin gündelik hayatın tüm alanına yayılmış ve işin tüm zaman dilimine yoğunlaşmış olması birey açısından bu hayatın çekilmez olması kaçınılmazdır. Birey, sosyal, kültürel ve siyasal alanlara da zaman ayırmak ve kendi varlığını hissettirmek ister.

Kısacası, zamanın iş ve emek süreciyle sıkışması bireyin toplumsal, siyasal ve kültüre alandan yalıtılmasına ve varlığının da sadece üretmekten ve tüketmekten ibaret olduğu bir hayata sebebiyet verir. Birey hayatın her alanından soyutlanmıştır; bu durum birey açısından hayatın her alanına karşı bir yabancılaşmayı da beraberinde getirmiştir. Sonuç olarak sizin zamanı kullanım yetiniz yoktur; zamanınızı kullanmasını talep eden bir esneklik sizin hayatınız değildir. Bu durum kontrol edilebilirliği de getirmesiyle bireyler açısından sorgulanmaya açıktır. 

BÖLÜM 6: “CENNET/CEHENNEM SİYASETİ”

Cehennem siyaseti içerisinde prekaryayı en çok zorlayan şey “gözetim toplumu” imgesidir. Gözetim toplumu, bireyler gündelik hayatlarının her alanının gözetilmesi ya da gözetiliyor algısının oluşturulmasına dayanır. Bu gözetme olgusu prekarya havuzunun yaratılmasında başat rollerden biridir. Örneğin bir kişinin hayatı boyunca bankacılık sistemi içince ya da bir iş yeri içindeki tüm pratiklerinin kodlanmasına dayanır. Eğer siz bir bankanın kara listesinde ya bir iş yerinden damgalı bir şekilde ayrılmışsanız bir sonraki kredi talebinizde ya da iş başvurunuzda istediğini almanız zordur.

Bu gözetim olgusu, bireylerin kontrol edilebilirliğinin yanında bir de şekillendirilebilir olmasını sağlar. Örneğin eğitim sisteminin sizi tüketim odaklı ya da rekabet odaklı özellikler çerçevesinde yetiştirmesi buna bir örnek olabilir. Bir başka örnek genom araştırmaları ekseninde sizin kişilik analiziniz yapılarak size uygun iş bulunabilir ya da siz sistemin istediği iş ekseninde kendini baştan yaratabilirisiniz.

Prekaryayı şeytanlaştırma politikası güden siyasetçiler özellikle de pek çok bireyi kriminalize etmektedir. Aynı zamanda ülkemizde bulunan Suriyeliler için de bu durum geçerlidir. Mesela muhalefet partilerin ve bazı medya kuruluşlarının Suriyelileri şeytanlaştırarak toplumun önüne atmaları onları prekaryaya dâhil eder. Kendini koruyamayan, hakkını arayamayan ve bir araya gelemeyen prekarya üyeleri neo faşist veya popülist ideolojileri benimseyerek toplum içinde savrulurlar. Kendilerini en uç noktada ifade etmeye çalışan prekarya açısından bu durum tehlikelidir.

Cennet siyaseti ekseninde yapılması gereken en temel şey, prekaryanın kendi kimliğini edinmesi ve kısmi vatandaşlıktan çıkmalarıdır. Çalışmamanın ahlaksızlık olduğu, suç olduğu ve eksiklik olduğu tabusu yıkılmalıdır. Bir başka yapılası gereken şey ise eğitim sisteminin piyasa koşullarından kurtarılması ve mesleki yetiştiriciliğin ön planda olduğu bir eğitime geçilmesidir.

Çalışma koşullarındaki şartların kaldırılması ve iş içi hareketliliğin ve emek özgürlüğünün önünün açılması bireylerin bu hayata tutunmaları açısından önemlidir. Ayrıca prekaryanın örgütlenmesinin önü açılarak üyelerin bir sınıf bilinci oluşturması şarttır. Ortak bir çıkar etrafında birleşen prekarya sınıfı ne istediğini bilmeli ve bir yöntem benimsemelidir. En önemli eksiklikleri kendilerini ifade edebilecekleri bir pozisyonda olmamalarıdır. Sınıf bilincini kavrayan prekarya toplumsal hareket olmaktan çıkıp kurumsallaşmalı ve parti kurarak söz hakları olmalıdır.

Guy Standing için her şeyden önce güvenliğin yeniden bölümü gereklidir. Sadece ekonomik anlamda bir yeniden bölüşüm söz konudur değildir. Sosyal, siyasal, hukuksal ve kültürel pek çok alanda yeniden eşit bir bölüşüm şarttır. Son olarak gündemde olan ve Guy Standing’in de önerdiği “temel gelir” önerisi varolan koşullara uygunluk şartı ile hayata geçirilebilir. Ancak temel gelirin özü o ülkenin vatandaşlarına dayanır. Bu bağlamda o ülkede olanların bir şekilde kısmi vatandaşlık ilkesinden çıkması gerekmektedir.

Önerilen Yazı
Prekarya ( Yeni Tehlikeli Sınıf ) Kitap Analizi

SONUÇ

1970’li yıllarda benimsenen küreselleşme ve 1980’li yıllarla uygulanmaya başlanan neo liberal politikalar hayatın pek çok alanını dönüştürmüştür. Bu alanlar, ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel vb. pek çok kurum ve sistemi etkilemiştir. Bu bağlamda benimsenen esnek, rekabetçi piyasa anlayışı sadece ekonomiyi dönüştürmekle kalmamış toplumun her alanına nüfuz etmiştir. Küreselleşmenin de etkisiyle bu dönüşümler yerel düzeyde kalmamıştır. Uluslararası bir esnekleşme geniş anlamda bir prekaryanın oluşumunun önünü açmıştır. Bu nokta da prekarya kürselleşmenin çocuğudur.

Prekarya özellikle ekonomik alanda yaşanan dönüşümler sonucu geleceğini ve o anını güvencesizlik içinde bulmuştur. Bireyler sadece gününü düşünerek hareket eder olmuştur. Çünkü bu düzende pek çok grubun gelecek üzerinde kontrolü söz konusu değildir. Güvencesizlik olgusu sadece ekonomik temelli olmadığından prekaryanın havuzu geniştir. Gençler-yaşlılar, kadınlar-erkekler, suçlular-göçmenler, eşcinseller-engelliler ve pek çok toplumun üyesi, hayatlarının bir alanındaki güvencesizlik sebebiyle prekaryaya dâhil olmaktadır.

Dolayısıyla yapılacak en temel şeylerden biri, prekaryanın bilinç geliştirmesidir. Talepleri olmalı ve bu taleplerini kamuoyunu duyurabilecek pozisyonları olmalıdır. Şartları iyileştirmenin ve daha iyi bir geleceğin yaratılması adına kolektif birliktelik ve hareket etme koşulları sağlanmalı. Üretilen ve geliştirilen politikalar, teknokratlara hizmet etmemeli. Prekaryanın üyeleri bu iyileştirme ve geliştirme politikalarında söz hakkı bulmalıdır. Geçici çözümlerden ziyade kalıcı çözümler geliştirilmelidir.

Kaynakça:

  • Altıntaş, Safiye (2015), Prekarya: Yeni Tehlikeli Sınıf. İnsan ve Toplum Dergisi, 5(9).
  • Standing, Guy (2014), Prekarya Yeni Tehlikeli Sınıf (Ankara: İletişim Yayınları) (Çev. Ergin Bulut).
  • Kutlu, Deniz (2015), Kitap İncelemesi: Prekarya Üzerine Eleştirel Notlar. Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 70(1).
Yorum Yap

Yazar Hakkında

Merhaba ben Mustafa, Mersin Üniversitesi Sosyoloji Yüksek Lisans öğrencisiyim. Dolayısıyla bu süreçte yazdığım yazıları sizinle de paylaşmak için buradayım. Mail Adresi: mstfdnmzz5@gmail.com

Yorum yap