1. Ana Sayfa
  2. Kitap-Film Analizi
  3. Soraya’yı Taşlamak Filminin Yorumu

Soraya’yı Taşlamak Filminin Yorumu

sorayayi taslamak film yorumu

ÖZET

Bu çalışmada yayınlanması ile yoğun bir ilgi gören Soraya’yı Taşlamak adlı film üzerine grubumuz üzerinden yapmış olduğumuz sosyolojik değerlendirmeyi sunacağım. İlk olarak filmin içeriğine çok girmeden genel hatlarını belirterek film hakkında bilgi vereceğim. Daha sonrasında ise benim moderatörlüğünü üstlenmiş olduğum film üzerine yaptığımız değerlendirmeyi sorduğum sorular ve bu soruların yol açtığı diğer sorular ekseninde oluşan değerlendirmeyi aktarmaya çalışacağım.

SORAYA’YI TAŞLAMAK (The Stoning of Soraya)

Soraya’yı Taşlamak Fransız-İranlı gazeteci Freidoune Sahebjam tarafından 1994 yılı tarihinde kitap olarak çıkarılan ve 2009 yılında beyaz perdeye uyarlanan 1986 yılında İran’da recme (taşlanarak öldürme) maruz kalan bir kadının gerçek yaşam hikayesini anlatıyor. Film 1986 yılında taşlanarak öldürülen Soraya’nın ölümünden sonra halası Zahra’nın gözünden yaşanılan tüm olayları Freidoune’ e anlatması ile başlıyor. Yaşanılan olayın içeriklerine girmeden sadece Soraya’nın yaşadığı dönem içerisinde İran halkının kadına olan bakış açısını aktarmaya çalışacağım. Geçmişten gelip bu olayın yaşandığı güne kadar ve hatta günümüzde de geçerliliğini devam ettiğini bildiğimiz kadının ikinci sınıf bir vatandaş olarak görüldüğü hatta ve hatta filmin bazı kısımlarında da aktarıldığı gibi kimi durumlarda ikinci sınıf vatandaştan dahi aşağıda görüldüğü bir kadına bakış açısı hâkim. Bu noktada bu düşünce yapısının sadece İran toplumlarında değil dünyanın her yerinde zuhur ettiğini maalesef biliyoruz. Filmin kimi kesimlerinde geçtiği gibi kadın kimi zamanlarda erkek çocuklarından dahi aşağıda bir seviyede görülerek toplumun kadına yüklediği anlam ve roller çerçevesinde davranması bekleniyor. Kadının ev içine hapsolmuş hayatı ve bayağı bir tabir ile kocası olmadan herhangi bir varlıksal nedeni ve niteliği olmadığının hâkim olduğu ve toplumun kadın üzerine bu noktadan bakışı Soraya’nın hikayesini bizlere ulaştırmaktadır. Soraya öldükten sonra halası Zahra’nın köy içerisinde yaşanıp ve köy içerisinde tutulmaya çalışılan bu olayı dünyaya duyurması ile gün yüzüne çıkmaya başlıyor. Bu noktadan baktığımızda aslında bu tür hikayelere ve yaşantılara sahip binlerce ve daha fazlasının olduğu kadınları aklımıza getirmemiz gerekir diye düşünüyorum. Son olarak filmin içeriğine girmeden konusunu aktaracak olursak, kadının sırf kadın olduğu için erkekten daha aşağı bir seviye de görülmesi ile Soraya’ya herhangi bir kanıt olmadan atfedilen bir suç ile Soraya’nın köyün meydanında köyün erkekleri tarafından recme maruz bırakılmasının hikayesini bizlere aktarıyor.
Değerlendirmeye sorulan sorular ile beraber oluşan sohbeti aktararak devam edeceğim.

→ Film üzerinden değerlendirecek olursak filmin akışı içerisinde kadına yönelik nasıl bir bakış açısı hâkim ve buna ek olarak kadının böyle bir toplum içindeki yeri nasıl açıklanmaya çalışılmıştır?

Beyzanur Avcı’nın yorumuna göre;

Kadının hiçbir değeri yok. Filmde baba ve oğullar kabul görürken anne ve kız çocuklar ötekileştiriliyor, eğer kadın kocasının suç işlediği söylerse bunu kadın ispatlamak zorunda ama erkek kadının suç işlediğini söylerse kadın masum olduğunu kanıtlamak zorunda. Soraya çok güzel söylemişti “suç işlediğimi düşünüyorsanız siz ispat edin” diye çok haklıydı.

Fatma Nur Yetişkin’in yorumuna göre;

Filmin akışı içerisinde kadının düşünceleri, hissettikleri olmayan sadece kocasının isteklerini yerine getiren, çocuklarına bakan vb. bir profil oluşturulduğunu ve kız çocuklarının hiç gösterilmemesi de bu noktada önemli olduğunu düşünüyorum.

Rahime Çoşkunlu’nun yorumuna göre;
Sözüne itibar edilmeyen suçlanan savunma yapmaksızın yargılanan, kendi evlatları tarafından dahi dinlenmeyen Zehra hariç diğer hemcinslerinin ‘dedikodu nesnesi ‘olan hiçbir yasal hakki olmayan kısaca insan muamelesi yapılmayan kadınların simgesi olarak Süreyya’nın bu şekilde resmedildiğini düşünüyorum.

Meryem Tuğtağ’ın yorumuna göre;
Filmin daha ilk sahnelerinden kadının herhangi bir söz hakkı olmaması dikkat çeken konulardan biri. Zehra, gazeteciyle konuşurken molla ve muhtarın gelip de ‘akılsız ve karaktersiz’ tarzı sözlere maruz kalması bunu gösteriyor. İlerleyen yerlerde ise buna benzer birçok sahnede kadınların sözü geçersiz, kadın kocasıyla ilgilenmiyor diye adamın başkasıyla görüşmesi hak görülüyor. “Kadın kocasını doyurmazsa, kocası karnını bir şekilde doyurur. Sonra da suçu kadına atar,” tarzı cümleler de bunu kanıtlar nitelikte.

Erel Alkan’ın yorumuna göre;
Film, Ayetullah Humeyni’nin egemen olduğu1980 yıllarının ortalarını anlatıyor. Bu yıllarda İran’da gerçekleşen devrimin sonucunda kadınlar erkeklere ait birer ”Meta” olarak görülmeye başlanmıştır. Kadının ”Meta” olarak görülmesi de kadının konumunu çok güzel açıklar nitelikte.

Sevgi Sezgin’in yorumuna göre;
Filmde erkek egemenliğinin hâkim olduğu bir toplum görüyoruz. Kadının yeri evi. Çocuklarının bakımı ve eşinin ihtiyaçlarını karşılamak. Bir erkek bir kadını namussuzlukla suçladığında, kadının masumiyetini ispatlaması gerekiyor. Aynı şekilde; bir kadın bir erkeği suçladığındaysa yine kadının bu namussuzluğu ispatlamasını emreden erkek egemenliğinin ml hüküm sürdüğü kanunlar mevcut. Burada kadının ne kadar değersiz olduğunu metalaştırıldığını görebiliyoruz.

Eda’nın yorumuna göre;
Film etrafından bakılacak olunursa kadının düşüncesi, duyguları hiçe sayılarak yaşanmakta. Kocasını memnun etmek zorunda ne isterse onu yapmak, evine ve çocuklarına bakan bir profille anlatılmaktadır.

Yunus Aslan’ın yorumuna göre;
Benim düşüncem şöyle şeri hükümlere göre kadının bulunan hakları sahte şeyhler tarafından kendilerine göre oluşturdukları hükümlerle sanki şeri hükümmüş gibi uygulamaya koyulmaktadır bu da kadını kendi söz hakkı yokmuş gibi gösterip bir meta afedersiniz bir mal gibi değersiz kılıyor. O dönemin iktidarları tarafından uygulanan yanlış politikalara tepki olarak ya da kadınların sesi olmak için perdelere taşınmış bir film diye düşünüyorum.

Feyza Nur Ayvalı’nın yorumuna göre;
Ülkemizin ve diğer ülkelerin kanayan yarasıdır kadına psikolojik ve sosyolojik şiddet. Bu şiddet maalesef İranlı kadınlarda daha çok görülmektedir. Çünkü doğdukları toplumda kadınlar 1-0 geride başlıyor hayata. Sadece biçilen görevin ” çocuk doğurmak” olduğuna inanıyorlar. Kadınların kişiliği, düşüncesi olması bile onlar için ütopik bir şey. Kadına sadece eş ve anne rolü veriliyor ve eve hapsedilip kocası olmadan hiç sayılan hatta bir nesnenin değeri kadar değeri olmayan varlıklar oluşuyor. Cinsel obje dışında başka bir vasfı olan gelenek ve göreneklerin sadece kadınlara işleyen bir kültür. Yeri geldiği zaman kendinden yaşça küçük erkekten bile azar işitebilen kadınların coğrafyası. Ülkelerde kadınlar şanssız olarak doğuyor ama İranlı kadınlar daha da şanssız olarak doğmakta çünkü erkekler olmadığı zaman bir hiçler.

→ Zehra (Soraya’nın halası) Soraya’ya olan olayları gazeteci aracılığı ile tüm dünyaya duyurma çabası sırasında diğer kişiler tarafından deli, büyücü, hayalperest vb. tarzında atfettikleri tutumları Goffman’ın damgalama kuramı açısından nasıl bir değerlendirme de bulunabilirsiniz? Nasıl bir damgalama tipi oluşturulmaya çalışılmış olabilir?

Rahime Çoşkunlu’nun yorumuna göre;
Farklı düşündüğü için öteki olan bu yüzden tehdit olarak algılanıp bunu sağlamlaştıracak argümanlar yaratılıyor onu şeytanlaştıran ifadelere başvuruluyor yalnızlaştırarak baskıyı arttırıyorlar.

Meryem Tuğtağ’ın yorumuna göre;
Damgalama teorisiyle ilgili geniş bir bilgiye sahip değilim fakat deli, hayalperest tarzı kelimeler, zaten değer görmeyen kadının tamamen dışlanması, sözünün ufacık bir değeri varsa bile onun tamamen yok edilmesi gibi etkileri olduğunu düşünüyorum. Zaten gazeteci de Zehra’nın evine gittiği zaman “Sen gerçekten delisin galiba” demesi de bu tarz lafların çevredeki insanları da etkilediğini, onları da aynı düşünceye ittiğini düşünüyorum.

Beyzanur Avcı’nın yorumuna göre;
Anlaşılmayan ruhlara deli demek âdettendir. Kendi kurdukları komplonun ortaya çıkmaması için kadını kötülüyorlar, kendileri de biliyor ki erkeklerin sözü yanında kadınların sözünün hiçbir değeri yok.

Onur Kıvrak’ın yorumuna göre;
Goffman Stigma teorisinin ana hatlarını ilişkiler üzerinden belirliyor. Kitaptan da anladığım kadarıyla damga kişi üzerinde görünenden farklı olarak toplumsal çevrenin bir yakıştırması.

Bu soru üzerine Yunus Aslan söyle bir soru sormuştur:
Peki Süreyya ya inanan bir erkek olsaydı aynı şekilde büyücü hayalperest gibi yakıştırmalar yapacaklar mıydı yoksa onu kâle alıp Süreyya’nın kendini aklamaya çalışmasını mı bekleyecekler?

Meryem Tuğtağ’ın yorumuna göre;
Ben yine bu yakıştırmaların yapılabileceğini düşünüyorum. Sonuçta bir kişi, bu kişi erkek de olsa karşı tarafta bir kadın var ve o her türlü suçlu olarak görülüyor.

Feyza Nur Ayvalı’nın yorumuna göre;
Kesinlikle Süreyya’ya inanan bir erkek olsaydı ona inanıp hiç kadına dokunmayacaklardı.

→ Zehra adlı karakter üzerinden devam edecek olursak Zehra’nın film boyunca kadınların sosyal yaşantısı içerisindeki haklarını savunmaya çalışması ve eril tahakküme boyun eğmemek üzerine verdiği çabaları günümüz toplumunda kadınların var olan haklarını savunması ve kendilerini eril tahakkümün boyunduruğu altında kullanılmaktan kurutulmaya çalışması ile bağlantılı olarak değerlendirecek olursak sizce Zehra’nın bu sosyal yapı içerisindeki işlevi nedir?

Erel Alkan’ın yorumuna göre;
Zehra’nın bu denli aktif olması ve dokunulmaması sahip olduğu sosyal sermayeden kaynaklı aslında. Şu an olsa bir aktivist veya dernek başkanı olarak görebilirdik.

Onur Kıvrak’ın yorumuna göre;
Kesinlikle. Kadının kültürel sermayesi ve özgüveni yerinde olunca neler yapabildiğini gösteriyor. Tabi yine de kimsenin bakış açısı değiştiği yok toplumun kapalılığından ötürü. Sadece etki etme noktasında başarılı olabilecek potansiyel yaratır kültürel sermaye ve özgüven.

→ Ali’nin çocukları (erkekler) büyütme tarzına baktığımız zaman kadına yönelik oluşan tüm bu baskı ve şiddetin öğrenilen ve bu öğreticiliğin aile içerisinde çocuğun yetiştirilmesi şekli ile bir bağlantısı olduğunu düşünüyor musunuz ?

Erel Alkan’ın yorumuna göre;
Habitus ve çocuğun yetiştirilme tarzı bu konuda çok etkili. Belki ileride sembolik şiddet ile karşılaşırsa ya da baskın kültür tarafından dışlanırsa. Dahil olmak için düzelebilir.

Meryem Tuğtağ’ın yorumuna göre;
Şiddet öğrenilen bir şey bence de. Erkek tahakkümünün egemen olduğunu çocuklar doğuştan görüyor zaten, bu da onlara bir güç (!) kazandırıyor. Daha sonra kışkırtılarak da şiddete meyilli hale geliyor. Ali de muhtemelen bu şekilde büyümüştür ve şimdi aynı şeyi kendi çocuklarına yapıyordur.

Feyza Nur Ayvalı’nın yorumuna göre;
Zaten bu baskılayıcı düşünceler aileden geliyor. Babasının abisinin anneye davranışı gören çocuk zamanla annesine öyle davranıyor ilerleyen vakitlerde eşine de aynı muameleyi gösteriyor çünkü öyle gördü öyle öğretildi babasını taklit eder.

Beyzanur Avcı’nın yorumuna göre;
Çocuklar duyduklarını değil gördüklerini yaparlar. Tamamen sosyalizasyon sürecinde öğrenilen şeylerin tekrar edilmesi dahilinde gerçekleşiyor.

Sevgi Sezgin’in yorumuna göre;
Ailede gerçekleşen sosyalizasyon sürecinde çocuk ne öğrenirse onu uyguluyor bence de. Filmde de tamamen çocuğun yetişme tarzı davranışlarına yansıdığını sahnelerde görebiliyoruz.

Nurgül Tombul’un yorumuna göre;
Ali’nin yetiştirilme tarzı hemen hemen günümüzde de mevcut. Hala eril tahakkümün devam ettiği gelenekçi aile yapısı varlığını devam ettiriyor. Erkek egemen yapının şekillenmesi ailede başlıyor. Çocuk babada ya da annede ne görürse gündelik hayatında onu uyguluyor.

→ Haşim Ağa’nın eşi vefat ettikten sonra diğer kadınların Haşim karakterinin evindeki eşyaları talan etmeye başlamasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Burada verilmek istenen mesaj kadının varlığının olmaması evdeki erkeğin işlevsizliğini mi gözler önüne seriyor?

Rahime Çoşkunlu’nun yorumuna göre;
Bence kadının yurdu olamadığına işaret ediyor. Kadınların dayanışmak yerine ezilen birinin arkasından önce dedikodu yoluyla sonra eşyalarını gasp ile bir kadın hareketi yaratamadığına işaret ediyor.

Meryem Tuğtağ’ın yorumuna göre;
“Kadın öldü zaten, Haşim’in bunlarla işi olmaz,” dendi bir yerde. Kaldı ki filmde zaten genel olarak erkeğin bir işlevi yok. Aynı zamanda alınmaya çalışılan şeylerden biri de dikiş makinesiydi. Ben böyle düşünülmüş olduğunu düşünüyorum.

Onur Kıvrak’ın yorumuna göre;
Erkek çocuklarına aslanlık kaplanlık savaş silah kavga üzerinden verilen oyunlu eğitim kız çocuklarına ise bebek bakma yemek yapma hanım hanımcık durma oyunları üzerinden eğitim verilirse toplumda yaratılan erkek egemen algının kaybolacağını sanmıyorum.

Tuğçe Ayrıç’ın yorumuna göre;
Ev yaşamının ve dolaylı olarak evdeki eşyaların tamamen kadınlara atfedildiği şeklinde yorumlanabilir.

→ Molla’nın özellikle diğer insanlara demeç verdiği zamanlarda elinde kutsal kitabı tutuyor olmasının halkın gözünde oluşturduğu sembolik anlam ne olabilir?

Erel Alkan’ın yorumuna göre;
Bana göre referansının din olduğunu ima etmeye çalışıyor. Dinin dogmatikliğini kullanıp eleştiriye mahal vermiyor. Bu nedenle de her dediği hüküm niteliğinde oluyor.

Meryem Tuğtağ’ın yorumuna göre;
“Kuran’la konuşuyor. Kesin doğru söylüyordur.” tarzı düşünceler çok yaygındır. O da elinde kutsal kitabı insanları kendi tarafına çekmek için kullanıyordur zaten muhtemelen. Bir yerde kendisine karşı çıkan birine “Ayetullahla konuşuyorum ben” demişti ve karşısındaki kişi bir şey diyememişti. Elinde kitapla gezmesi, bir nevi kendini ve düşüncelerini koruma altına almak istemesi olabilir diye düşünüyorum. Günümüzde de birçok hoca(!) aynı yolu deniyor zaten. Bu çok hadis ayetten bahsediyor, diyerek yolundan gidilen çok kişi var. Bana bunları hatırlattı.

Sevgi Sezgin’in yorumuna göre;
Tamamen dini kullanıp insanları her söylediğinin doğru olduğuna her söylediğinin zaten Kuran’da yer alıyor olmasından demeç vurarak kimseden ses çıkmayacağını biliyor ve ona göre davranıyor.

→ Son olarak filmin sonunda Soraya’nın erkekler tarafından recm edilmesinden sonra köyde başlayan eğlence hakkında ne düşünüyorsunuz?

Meryem Tuğtağ’ın yorumuna göre;
Kadının canının hiçbir değerinin olmaması. Onlara göre Soraya namussuzluk etmişti, ölmesi, hele ki bu şekilde ölmesi hak ettiği bir şeydi. Kadın zaten değersizken bir de böyle bir sebeple ölmesi, onlara sonunda bir ‘pislikten’ kurtulduk dedirtmiştir ve bu yüzden herkes çok normal bir şekilde eğlenmeye başlamıştır.

Sosyal medya hesaplarından filme üzerine gelen değerlendirmeler

Soraya’yı Taşlamak hala da devam eden İslam dinini kendine meşru bir zemin olarak şekillendiren erkek egemen zihniyetin kadına bakış açısının net bir açıklayıcısıdır. Mağduriyetin devamının bitmediği özellikle kadın üzerinden boynuna takıldığı bir zincir olan namus kavramı üzerinden her türlü kötülüğü yapmayı hak saymıştır filmi izlerken bile tüylerini diken eden sahnelerin aslında gerçekten yaşandığı gerçeği bir başka trajedi. (Emine Encu)
Soraya’yı Taşlamak en etkilendiğim filmlerden biridir. 15-16 yaşlarında izlemiştim ve yaşanan adaletsizlik karşısında şok olmuştum. O zaman düşünemedim tabi ama şu an düşününce sosyolojik olarak yaşadığı toplumun çöküşü bize çok şeyler anlatıyor. Ahlaklı olmak adı altında kadına gösterilen şiddet ve bunun ölüme kadar gitmesi… Daha söylenecek çok şey var bende bazılarını iletmek istedim. (Hürrem Sürmen)

Bu analizi filmin başlangıç sahnesinde geçen Hafız-ı Şirazi’nin dizeleri ile bitirmek istiyorum.

Olmayın riyakarlık edenlerden!
Bir yanda yüksek sesle Kuran’ı dillendirirken,
Öte yandan ahlaksızlığını sakladığını zannedenlerden…

> Soraya’yı Taşlamak Filmini Aşağıdaki Linkten İzleyebilirsiniz;

Yorum Yap

Yazar Hakkında

Merhaba, bendeniz Zübeyir Tosun, Akdeniz Üniversitesi Sosyoloji bölümü lisans öğrencisiyim. Yaparken en zevk aldığım şeyler okumak ve yeni şeyler araştırmaktir. Çünkü her öğrenilen yeni bir bilginin bize başka kapılar ve başka bilgiler açacağına inanıyorum

Yorum yap