SUYU ARAYAN ADAM: Şevket Süreyya AYDEMİR

evket süreyya aydemir sosyologer

 

  • Bir aydın olarak Şevket Süreyya Aydemir’in Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü ve Cumhuriyet Türkiye’sine geçişte yaşadığı arayışları ideolojik (Turancılık-Türkçülük-Sosyalizm-Kemalizm)bağlamda değerlendirilmesi.

Şevket Süreyya Aydemir de içine doğduğu toplumun hem toplumsal hem de siyasal koşullarından nasibini almıştır. Yazar, çetecilik ve komitacılık oyunlarıyla büyümüştür. Hem sadece oyunlarla da kalmamış hemen hemen her akşam evlerde toplanılıp; konuşulan, dinlenilen çete ve komita hikayeleriyle, efsaneleriyle büyümüştür.

Böyle bir ortama doğup ve böyle bir ortamın tozunu yutmuş olan yarı-aydın Aydemir, askeri rüştiyeye yazıldığında hiç yadırgamadığını söyleyecekti. Çünkü her gün bu geleceğe hazırlanıyordu. Çocukluğunda oynadığı çete ve komita savaşlarının ilk ciddi sınavlarına girmek için hazırlanan yazar, Osmanlı milletinin zaferden zafere koşan muharip bir millet olduğunu biliyor ve devlet bir cihangir devletti. İşte yazarın ilk görevi bu devleti korumak ve sınırlarını daha da genişletmekti.

Dağılmaya başlayan imparatorluk içinden yeni milli ruhlar benlik kazanırken; genç ruhlardan biri olan Aydemir de bir milli hareketin içinde yer almak istiyordu. Hatta öncüsü olmak istiyordu. İmparatorluk içinde hiçbir zaman kendi ırkıyla, milletiyle ön plana çıkmayan topluluktan olan Aydemir, “kaba, görgüsüz ve kabiliyetsiz” olarak görülen bir milleti tek çatı altında toplama gayretine girecek olan şahıstır.

Vatan artık Osmanlı toprağı değil, “Türk” yurduydu. Muallim mektebinde okumaya başlayan Aydemir, artık haritaya yeni bir gözle bakıyordu. Haritanın üzerinde bir elini Balkanlara koyuyor oradan başlayıp, Tuna-Meriç Havzalar’ına, Kafkasya’ya, Türkistan’a, Altaylara ve Altın Dağ’ına sürerek Sarı Deniz’de duruyordu. İşte buralar bizim diyordu, Aydemir. Elde asa, ayakta çarık, sırtta kitap çantalarını Anadolu’ya Azerbaycan’a ve Çin’e kadar taşıyacaktı. Yeni vatanın adı: Turan (Aydemir, 2009:58-60).

Dünya Savaşı’nın patlak vermesi nedeniyle seferberlik ilan edildi. Aydemir’e göre bu bir fırsat olabilirdi. Anadolu’dan geçerek cepheye gidecek olan Aydemir, ilk defa Anadolu’yu haritada elinin altında değil, ayaklarını basarak ve soluyarak görecekti.

Ben de ikinci defa (Çankaya’dan sonra)  Anadolu’yu hissetme şansına sahip oldum. Çünkü Anadolu ne Aydemir’in sandığı gibi ne de benim zihnimdeki bir yer değilmiş. Başlı başına bir süreç olan Anadolu’nun tasvirini yazar çok müthiş hissettiriyor:

… Anadolu, benim mektepte öğrendiğim yahut şiirlerde okuduğum, mektep şarkılarından haykırdığım Anadolu’ya hiç benzemiyordu. Çağlayan sular, öten bülbüller, altın başaklar, altı üstü birbirinden zengin ve dünyanın hazinesi olan Anadolu her halde buraları olmasa gerekti. Burası dünya kabuğunun çoktan ölmüş bir parçasıydı ki, yakan güneş, kavuran soğuk altında, kumları, kireçleri şerha şerha ufalanarak her gün biraz daha çölleşiyordu.” (Aydemir, 2009:75).

 Osmanlı, Anadolu’dan sadece almayı bilmişti. “Asker ve vergi”. Peki, ne verdi Osmanlı Anadolu’ya bunların karşılığında? “Birkaç çeşme, anıt, han ve kale”. Aydemir, mahcup bir şekilde Anadolu’dan geçerken borçlu olduğunu hiçbir zaman unutmayacak.

Aydemir, cephede tam bir insan kurdu gibi ya da bir sosyolog gibi “Anadolu”yu tanıyordu. Bunu da elinin altındaki askerlerden veri toplayarak yani onlara sorular sorarak yapıyordu. İlk edindiği izlenim Anadolu insanın tek başına olmaktan ziyade topluluk halinde yaşamaya meyilli olduğu ve ancak bir topluluk olurlarsa ayakta kalabileceğidir. Sorular karşında almış olduğu cevaplar gerçekten inanılmaz derecede Aydemir’i sarstığı gibi beni de etkilediğini kesinlikle söyleyebilirim. Bana göre de halk padişahının ismini ya da milletini bilmeyebilir ya da farklı cevaplar çıkabilir. Ancak ben de bilirdim ki, Anadolu insanı dindardır ya da dinini bilir.

Balkan Savaşı’ndan sonra geride kalan İmparatorluk için ağlamaya gerek yoktu. Çünkü Turan’a giden yol açılmış ve esir topluluklar, kavimler kurtarılacak; bir daha da bütün Türk milletleri tek bayrak altından kopmayacaktı. Bu milletin çocukları aynı dili konuşacak, aynı dine sahip olacak ve aynı kültürü yaşatacak bir ülke olacaktı. Şevket Süreyya ise “Aydemir” olacaktı.

Yazarın harp sırasında hiç yanından ayırmadığı kitabın adı “Aydemir” Müfide Ferit’in yazdığı eserdir. Yazar, Aydemir’i bize şöyle tasvir eder:

“Aydemir, bir ülkü ve gönül adamıydı. Gönlü, ülküsü kadar engindi. Kılıcın değil; imanın ve kendini inandığına verişin, kurtarmak istediği halkın, potasında eriyişin adamıydı” (Aydemir, 2009:115-127).

Harp bittikten sonra İstanbul’a dönen Aydemir, ilk işi mektebini tamamlayıp; Kafkasya’ya dönmenin yolunu bulmaktı. Bir şekilde birilerini de araya sokup kendini Azerbaycan’a yani kendince Turan’a bir elçi gibi gönderildi. Bu sırada da Anadolu’da milli mücadele başlamıştır. Fakat bu noktada da kendi içinde bir çatışma yaşıyordu. Mesela Azerbaycan’a gitmek Anadolu’daki savaştan kaçmak anlamına mı geliyordu? Bu gibi sorularla zihni bulansa da vardığı cevap şuydu: Millet aynı millet olduktan sonra savaş nerede olursa olsun aynı savaştı”.

Kendi kendine soruyor: “Turan ülküsü maddi değil de manevi bir Kızılelma mıydı”? “Yüce Turan, güzel ülke, söyle sana yol nerede?” Bu soruların cevabını arıyordu, Aydemir. Daha “Kızılelma”nın anlamını bile kavrayamamıştı. Gökalp’a göre, “Ne Hint’dedir, ne de Çin’de, Türk Gönlünün içinde”. Aydemir, Ziya Gökalp’ı iyice okumuş ve anlamış olacak ki, Turan için, okuyan, düşünen ve çalışan aydınlar ve idealistler lazımdı. Modern bilim ve teknik lazımdı. Bunları kullanacak insanlara ihtiyaç vardı. Belki o zaman Turan kurulabilirdi (Aydemir, 2009:146-155).

Aydemir hem ordudan olan hem de Bolşevik olan biriyle tanışması ilk defa evine giren bir Kızılordu askeri ile olmuştur. Şapkasında “orak-çekiç” ve etrafı da “buğday başaklarıyla” çevrilmiş bir amblem olan kişi eski bir Ejderhan Balıkçısı’dır. Aydemir, şapkadaki (kasket) amblemi anlamakla, çözmekle uğraşırken bir gün de bir kadının yargılanmasına tanık olur. Burada ise dikkatini çeken şey bu sefer Kızılordu savcısının suçlamalarıydı: “Kadın, kapitalistlerin, emperyalistlerin ve burjuvazinin ajanı olduğu gerekçesiyle suçlanmıştı”.

Tüm bu semboller, sözler ve kelimeler Rusya’dan esen ideolojinin anahtarlarıydı. Bir taraftan kendi idealinin diğer taraftan da Sovyet idealinin fikirleri kendi içinde yeni bir çatışmaya ve arayışa zemin hazırlıyordu. Doğudan gelen fikirlerin, kelimelerin yolu “tüm insanlığa” çıkıyordu. Sovyetlerden esen rüzgâr hiçbir milletin, ırkın, dinin ve dilin üstünlüğüne dayanmıyordu. Eğer bir şey olacaksa tüm insanlık namına olacaktı. Aydemir’in kurmak istediği Turancılık artık Rusya’dan esen rüzgâra tersti. Aydemir, Turan idealinde, hayalinden ve rüyasından uyanmıştı. Batı bloğunun karşısında Şark milletleri uykusundan uyanacak ve Batı’nın zalimleri, Kapitalistin uşakları yerlere serilecekti. Şimdiki yeni gaye, ideal buydu. Kazdığı kuyuyu derhal terk edecek ve “Şark Milletleri Kurultayı”na delege seçilerek, Kuzeyden esen rüzgâra ilk defa kendini bırakmış olacaktı. Bundan sonra kurultaylara ve toplantılara katılan Aydemir, proletarya, sınıf kavgası, komünizm ve enternasyonal kültür gibi kavramlarla iyice tanışmaya başlamıştır. Ve zamanla Turan ülküsünün emperyalizmden, kapitalizmden ve eski Rus şovenizmden farklı olmadığını anlayacak ve bu ülkünün enternasyonal kültür anlayışına ters geldiğini görecektir. Kongreler, toplantılar, kurultaylar, Zinovyef ve Enver Paşa derken; Anadolu’dan gelen çağrılar vs. Aydemir’in işi ilk yola çıkışından daha da zordu. Önünde iki seçenekten ziyade çatallaşmış fikirler, bunalımlar, hayaller ve gerçekler vardır. Ama benim tanıdığım, hissettiğim cesur ve macerayı seven idealist Aydemir, Kuzey’e gitmeyi tercih etti.

Aydemir, Komünist Partisi’nin ilk toplantısına uykuda gezen adam olarak girip; partili bir ihtilalci olarak çıkmıştır. Moskova’ya eğitimini tamamlamak için giden Aydemir’in yanındaki şairin adı Nazım Hikmet’tir. Namı diğer “komünist şair”. Ancak Aydemir’e göre hiçbir zaman komünist olmamıştır, Nazım Hikmet. Aydemir, kamplara ve toplantılara katılır; ayrıca Rus köylülerinden de toplumun yapısını ve durumunu öğrenirdi. Üniversitede komünizm eksenli dersler alan Aydemir ve akran grupları memleketlerinde (ağırlıklı olarak da Şark medeniyeti) komünizmin öncülü olabilecek idealler olarak yetişmiştir.

Yazarın da sorduğu ve benim de merak ettiğim şey: İttihatçıların Rusya’da ne işi vardı? Rus komünistler ile İttihatçıların çıkarı ne olabilir? Ancak şunu biliyoruz: Milli mücadele döneminde Enver Paşa’nın ülkeye dönme ihtimali konuşuluyordu. Acaba dönseydi Anadolu’daki mücadelenin seyri nasıl olurdu? Diyelim ki başarılı olundu komünist bir ülke mi kurulurdu? Herhalde o zaman Aydemir de ülkeye dönebilirdi vs.

Bu sırada Bolşevik liderleri, Lenin ve Troçki gibi liderler Avrupa’da gurbette; Stalin ise sürgündeydi. Aydemir de Rusya’daki Marksist ideoloji ve fikirlerle tanışma fırsatını bulmuş olur. Yazar Stalin’i ilk dinlemeye gittiği yıllarda Almanya’da da Hitler ideolojisinin doğuşu izleniyordu. Stalin konuşmaya başlamadan önce yazarın ilk dikkatini çeken şey “enternasyonal” müziğinin çalmamasıydı. Bu aslında Stalin’in farkını ortaya koyuyordu. Stalin’in sözleri daha çok Rusya’nın durumunu ve geleceğini ilgilendiriyordu. Stalin diğer milletlerin komünistleşmesi ile ilgilenmiyor; Rusya’nın kalkınması, makineleşmesi ve bütün dünyadan ütün, ileri bir medeniyet seviyesine nasıl ulaşılır, onun cevaplarını veriyordu. Kamenef gibi birinci grup ihtilalciler dünya ihtilalci için mücadele verirlerken; Stalin gibi ikinci grup ihtilalciler için ise ihtilal olmuş ve bitmiştir. Artık yeni bir nizama ihtiyaç vardır. Önemli olan Rusya’nın inşası ve geleceği idi. Birinci grup tasfiyelerinin kanlı olduğunu da unutmamalıyız. Hatta bir varsayım da Lenin’in de Stalin tarafından suikasta kurban gittiğidir. Yani kısacası Stalin’in politikası maceracı bir dünya ihtilali değil; yapıcı bir iç siyasettir. Tüm dünyada değil tek ülkede sosyalizm anlayışını görüyoruz.

Arayışa Osmanlı’dan çıkan yazar, Cumhuriyet Türkiye’sine dönmüştür. Hepimiz gibi yazar da doğduğundan itibaren belli koşulların da etkisiyle bazı hayallerin, ideallerin ve amaçların peşine düşmüştür. Bana göre hayaller gerçeğe giden basamaklardır. İlk ciddi hayali Turan olan yazar bir karar verdi: “Bize düşen bu inkılâba bir ideoloji, doktrin kazandırıp; üstüne koya koya yolumuza devam etmek”.

  • Diğer soruya geçmeden önce ve diğer soruyla akışı bozmadan bağlantı kurmaya çalışacağım. İstanbul’a indiğinde kendini bir otomat olarak tanımlayan yazar, Aydınlık Mecmuası’nda Marksist yazılar yazdığı için yargılanır ve sonra tutuklanır. Yukarıda kısaca değindiğim görüşleri de cezaevinde “ikinci üniversitesini” okurken oluşturmuştur. Yani yazar Rusya’dan komünist olarak dönmüştür. Cezaevine girmiştir. Ve orayı da bir okul gibi görmüş ve öyle de kullanmıştır. Yazmıştır, toplantılar yapmışlardır ve yine en önemlisi Anadolu’yu Anadolu insanlarından –sigara içmediği halde onlara sigara içmeye davet ederek konuşturmuştur- öğrenmiştir.

Bir koğuş toplantısından sonra şöyle bir diyalog geçer: “Efendi, bize niçin senin gibi konuşmazlar? Niçin böyle anlatmazlar? Bu milletin bütün derdi cahilliktir, efendi. Bunun suçu ise bizim değil; hükümetindir. İmam o, biz ise cemaatiz. İmam öğretmezse cemaat nereden bilecek?…”(Aydemir, 2009:399).

Yazar için bu konuşma “Kadrocu Tezler”in de ana kaynaklarından biri olmuştur; şahsen bana göre. Çünkü hem öyle bir ekonomik hem de öyle bir toplum modeli önerecek ki, “imam-cemaat” ilişkisini görmemek mümkün değildir.                 

Hükümet yüzyıllar boyunca hep almıştı. Anadolu’ya bir vefa borcu vardı, hükümetin ve de yazarın. Hükümet “her şey”di. Ve artık verme sırası hükümetindi. Otomat ölmüştü. Anadolu gerçeği ile pişen yazar, “Çağdaş Türkiye’nin İktisadi Gelişmesi” adı altında ilk eserini cezaevinde yazmıştır. Devletçilik esasına dayanan bir milli iktisat modeli sunuyordu. Yazara göre artık tek gerçek şuydu: “Kanlı bir ihtilale gerek kalmadan, Anadolu toprağını bu insanlarla el ele vererek; milli bir destekle olağan üstü bir değişikliğe gidilebilirdi”.

İktisadi yönden de zafer elde edilmeliydi. Yeni kurulan devlet aktüel dengelere göre değişen bir ekonomi modeli benimsese de uygulan liberal iktisat politikalarına bel bağlanmamalıydı. Gizli bir ihtilal partisine falan da ihtiyaç yoktu. Yapıcı ve milli bir devrimler kurulan teşkilat sadece bizi kalkındırmakla kalmaz, ayrıca bize benzeyen bütün yarı sömürge ve tam manada sömürge altında olan devletler için de kurtuluş olabilirdi. Bizdeki milli kurtuluş devrimi bu hareketin bir öncülü ve örneği olabilirdi. İşte bu düşünceler “Kadrocu Tezlerin” ana hatlarını oluşturacaktır.

Yapıcılık ve ilerleme anlamında Stalin’in görüşlerine benzediğini ancak kanlı bir tasfiye görüşlerini içermediğini söyleyebilirim. Enternasyonal bir sosyalizmi benimseyen Rus birinci grup ihtilalciler gibi de diğer milletlere öncülük olma konusunda benzerlik taşıdığını söyleyebilirim.

Yazara göre, Türkiye’nin içinde bulunduğu konum önemli ve doğrudur. Böyle devrimlerin başında da Atatürk ve ona inanların olması da sevindiricidir. Ancak yazarı üzen tek şey inkılâbın gelişimini uzun yıllar dört duvar arasından takip edecek olmasıydı. Yazar cezaevinde ekonomik, siyasi ve inkılâbın ideolojisi üzerine görüşlerini yazmaya devam ediyorken; bir yandan da ilerleyen yıllarda ekonomik buhran olabileceğini seziyordu. Daha ziyade bunun izlenimleri medyana gelmeye başlamıştı ki, zaten 1929 yılında da ekonomik buhran patlak vermiştir. Yazara göre dünyada hangi ülke olursa olsun ekonomisi liberal politikalara dayanıyorsa, iktisadi gelişimi ve siyasi politikası da sekteye uğrardı. O yüzden yazara göre ekonomi modeli milli yani devletçiliğe dayanmalıdır. Yazar, kavgasız, sınıfsız ve ihtilalsiz bir Türkiye, hayal ediyordu. Ve bu Türkiye tüm dünyaya örnek olacaktır. Ve bir gün ansızın Ankara’dan gelen bir haberle yazar tahliye olur (1926).

Ankara inkılâbın Çankaya ise inkılâpçının merkeziydi. Bu inkılâpçı genç, hareketli, çalışkan ve halkla iç içe yaşayan bir liderdi. Kemalist rejim ve yazarla bu noktaya kadar bir uyuşmazlık ya da bir çatışma yoktur. Eğer ki yazar ihtilal düşüncesinden vazgeçmeseydi ki, acaba cezaevine girmese komünist bir ihtilal partisi kurar mıydı? Bilmiyoruz. İşte o zaman çatışma olabilirdi. Belki de Kemalist rejim için tehlikeli görülmüş; ondan cezaevine gönderilmiştir.

Yazarın temel kaygısı şudur: prensipleri önceden incelenmiş, derlenmiş, sınırları belli bir dünya görüşüne ve bir hedefe dayanmadıkça, onun ekseriyet için belirsiz ve anlaşılmaz kalması tabiiydi. Görülüyordu ki inkılâp belli bir toplum tabanında kabul edilmiştir. Ancak halen tanımı yapılamıyor ya da tam olarak anlaşılmamıştır. Bir başka mesele de inkılâp tamamlanmış mıydı, ya da devam ediyor muydu? Yazara göre inkılâbın devam edip etmesinden daha mühim olan, inkılâbın dünya tarihi için taşıdığı anlam, önem, esaslar, fikirler nedir? Çünkü ortak bir anlam ifade etmezse, bu inkılâp ideolojisi nasıl diğer yarı sömürge ve tam sömürge ülkelerine örnek teşkil edecektir.

İnkılâp yalnız Türkiye sınırlarına hitap etmiyordu; bize benzer memleketlere de örnek teşkil ediyordu. İnkılâp ideolojisi, prensipleri ortaya atılmalı ve bir inkılâp doktrinine ve heyecanına ihtiyaç vardı. Çünkü bir gün inkılâp durağanlaşacak ve heyecanını kaybedecektir. Ki, 1929 ekonomik buhran ile birlikte liberalizme bel bağlamış olan ülkenin inkılâp davası da sönmüştür. Bu ideoloji her şeyin üstünde bir “imam” otoritesi ve güdümlü olarak ekonomik ve toplumsal yapıya dayanan; ne kapitalist ne de sosyalist olan bir toplum egemenliğine dayanan bir üçüncü devlet modeli sunacaktır. Toplum çatışmacı, kutuplaşmış bir şekilde değil; dayanışan, bütünleşmiş bir modeli benimserler. Bu güç yani “imam” olan devlet, inkılâbı tamamlamak için de müdahaleci olmalıdır. İnkılâba eski heyecanını vermenin yolları aranmalıdır. Bunu da yeni planlı içe dönük ve güdümlü ekonomik nizamla yapmalıyız.

Yazara göre ekonomimiz milli esaslara dayanmadıkça, memleket kendine yeter bir ekonomiye ulaşamadıkça inkılâba yeniden ivme kazandırmak zordur. Bundan dolayıdır ki, yazara göre Kemalist rejim tamamlanmamıştır.

Ayrıca inkılâp geniş tabana yayılmalıydı. Sadece aydın kesimin ya da Kemalist kadronun içinde kalmamalıdır. Şehirliye, köylüye, yaşlılara ve gençlere kadar inmelidir. Yeni nesillere öğretilmelidir; bu ideoloji. Yoksa elbet bir gün durağanlaşacaktır. Yazarın ekonomik görüşü dirije, otarşik ve planlı bir anlayıştır. Yani güdümlü olması nedeniyle “sosyal milliyetçi” bir anlayışı önermiştir. Bu nizam ne bir burjuvazi egemenliğine ne de proletarya egemenliğine dayanmalıydı. İşte taa 1960’lardan önce “Üçüncü Dünya Tezi”nin ilkeleri de bu yıllarda ortaya atılıyordu. Ayrıca inkılâbın kökleri de sağlam bir geçmişe, tarihe oturtulmalıydı. Ancak ne yazık ki Osmanlı mirası yok sayıldığı için bu mümkün değildi. Kemalist rejimin yapmış olduğu Türk Tarih ve Dil Teorileri bu eksikliği doldurmayı amaçlıyordu; fakat bu tezlerin realitesi o kadar geçersizdir ki, gece bulunan bir kelime ya da tarihi bulgu bir gün sonra akşama kalmadan rafa kalkıyordu.

Kadrocular ile Kemalist rejimin kopuşu “Batılılaşma” anlayışında görülür. Buna en isabetli açıklamayı Emin Türk Elçin yapmıştır: “Kadroculuğun doktrini Türkiye’yi, kapitalizmi atlayarak Batılılaştırmaktır”(Eliçin, 1970:106). Kadroculara göre Avrupa’dan alınacak tek şey, bilim ve teknik metodudur. Bu da Aydemir’in sömürgeciliğe önerdiği çıkış noktalarından biridir. Çünkü o özellikle de kriz sonrası dönemde aynı kaderi paylaşan ya da aynı çıkarda buluşan ülkelerin iş birliğine de olumlu bakmaktadır. Aslında bana göre de asıl mesele “inkılâp”tan ne anlaşıldığıdır. Kemalist rejim, inkılâbı “Batıcı” olarak görürken; Kadrocular, inkılâbı “Batıya karşı olma” olarak görürler. Aydemir, bir milletin ekonomisinin liberalizme bel bağlamasının elbet hem siyasi, toplumsal hem de ekonomik anlamda sorunlar getireceğini söylemiş; bu durumda da inkılâbın da çıkmaza doğru sürüklenmesinin kaçınılmaz olduğunu dile getirmiştir. Bundandır ki, Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı, sonrasında içinde aferistlerin de olduğu, türediği Ilımlı Devletçiliğe karşı çıkmışlardır. Yine aynı şekilde “liberal” yönüyle tanıdığımız Celal Bayar’ın İş Bankası’nın başına geçmesine sıcak bakmamışlardır. Burada ikinci önemli dinamiğin, İş Bankası’nın yerli sermaye olduğu ve bu sermayenin de en önemli amacı inkılâbın devalılığıdır. Görüldüğü gibi yazarın ve kadrocuların tek derdi, inkılâbın ivme kazanması ve devamlılığıdır. İnkılâba karşı çıkma ya da bir ihtilal söz konusu değildir.  Bu görüşlerden dolayı başta Aydemir olmak üzeri Kadrocu Tezlere eleştiriler de söz konusudur. Temel olarak Kadrocuların Faşist, Komünist diye nitelendirildiklerini söyleyebiliriz. Yine onun dışında Milli Kurtuluş Mücadelesi’ni Kadrocular bütüncül bir bağımsızlıktan ziyade sadece ekonomik anlamda sömürge bağımlılığından kurtuluş mücadelesi olarak görmeleridir.

Sonuç olarak Şevket Süreyya Aydemir, her insanda olduğu gibi içine doğduğu toplumdan soyutlanılarak ele alınıp, anlaşılabilecek bir aydın değildir. İçinde bulunduğu aile yapısı, toplumsal yapısı ve o toplumun ailenin sosyo-ekonomik, siyasal ve kültürel koşullarından etkilenerek bir arayışa çıkmıştır.

Ben yukarıda doğru bir arayışa girdiğini belirtmiştim; ancak o sadece bir varsayım olarak kaldı. Çünkü benim gözlemlediğim Aydemir’in orta noktası yok. Yani Kemalist rejimin realitesinin dışına çıktığını düşünüyorum. Çünkü bana göre Aydemir’in sunmuş olduğu model Kemalist rejimin realitesini aştığını düşünüyorum. Aslında ben bir yandan Aydemir’i birinci grup (Kamenef, Zinovyef gibi) Rus ihtilalcilerine benzetiyorum. Diğer sömürge altındaki ülkelere örnek olma konusunda. Diğer yandan da sınıfsız, çatışmasız ve devletçi ekonomi modelinin de ikinci gruptan olan Stalin’in kalkınmacı, teknokrat ve milliyetçi görüşüne benzediğini düşünüyorum. Kısacası sunmuş olduğu modelin eklektik bir model olduğudur.

Kemalist rejimin yapmış olduğu devrimlerle hiçbir uyumsuzluk yaşamamıştır; yazar. Ama uygulamada “devlet” nezdinde sıkıntı olduğunu dile getirmektedir. Çünkü bu izlenimlerini mahkemeye çıktığında görmüştür. Ona göre ki bende katılıyorum bu görüşüne, bizde kanunen yapılanlar baş tacıdır; ama toplum tabanına da aynı hızda yayılmaz. Buraya değinme sebebim, yazarın devrimlerle bir uyumsuzluğu yoktur; tek sıkıntı uygulamadadır. Yazara göre bu da “inkılâp” kavramının tanımındaki ve ideolojik doktrin olmasındaki yetersizliğinden kaynaklanmaktadır.

Falih Rıfkı Atay’ın da kaygısı olan inkılâbın devamlılığı için yetiştirilmesi gereken nesil yazara göre de başarılamamıştır. Yani tüm dünyaya örnek olacak ve Kemalist rejimi yaşatacak, öğretecek misyon başarısız olmuştur. Suyu Arayan Adam ise çıktığı uzun yolculukta en büyük hayali ya da sizin tabirinizle “arayışı” olan ve suya en çok yaklaştığını düşündüğü “Turan” meselesinden “Cumhuriyet” ülkesine dönerek aradığı şeye yaklaştığını söyleyebilirim. Ancak aradığı suyu bulduğunu söyleyemem.

KAYNAKÇA

AYDEMİR, Ş. S. (2009). Suyu Arayan Adam. İstanbul: Remzi Kitabevi.

Yorum Yap

Yazar Hakkında

Merhaba ben Mustafa, Mersin Üniversitesi Sosyoloji Yüksek Lisans öğrencisiyim. Dolayısıyla bu süreçte yazdığım yazıları sizinle de paylaşmak için buradayım. Mail Adresi: mstfdnmzz5@gmail.com

Yorum yap