1. Ana Sayfa
  2. Değerlendirme Yazısı
  3. Tarihte Doğu-Batı İlişkilerine Yerli Sosyoloji Temsilleri Üzerinden Sosyolojik Bir Bakış

Tarihte Doğu-Batı İlişkilerine Yerli Sosyoloji Temsilleri Üzerinden Sosyolojik Bir Bakış

dogu-bati-iliskisi
1

Toplumları anlamak için toplumların tarihini anlamak gerekir. Bu kapsamda, Doğu-Batı çatışmasının temeli göçebe-yerleşik uygarlıkların tarih sahnesindeki konumuna bağlıdır. Coğrafya insan yaşamının tarihselliğinde önem arz eden bir diğer faktördür. Bu bağlamda, yerleşik uygarlıkları su boyu ovalarında, göçebe toplumları ise bozkırlarda yaşayan topluluklar olarak tanımlayabilmekteyiz. Başlangıçta coğrafyanın kaderini yaşayan bu toplumlar sonraları birbirleri ile çatışacaklardır. Coğrafi koşullar bir yanda Avrupa’da sık ve bereketli ormanları getirirken, Asya’da kurak ve az yağışlı bir havza ile karşılaştırır bizleri. Öncesinde Avrupa’da yaşayan topluluklar coğrafyanın bereketini fırsat bilerek toprağı istedikleri gibi kullanabiliyorlar, toprak verimsizleştiğinde kendilerine başka bir bereketli bölge bulabiliyorlardı. Fakat Asya tarihi çok daha farklıdır. Asya’da nehirler, ovalar, vadiler ve dağlık bölgelerin iklim şartları ve verimliliği bölge insanlarını ‘çözüm’ aramaya sevk eden türdendi. Toprakta verimlilik yoktu, çünkü yağışlar seyrek ya da hiç yüzünü göstermeyecek şekildeydi. Bu durum Asyalıları bir ‘mucize’ arayışına yönlendirdi ve ‘tarım devrimi’ gerçekleşti. Coğrafi koşullara karşı savaşan halk coğrafyadan mütevellit hareket imkansızlığına kalıcı bir çözüm getirerek yerleşik su boyu ovaları sulama sistemini oluşturdular. İlk olarak Mezopotamya, Mısır bölgesinde bu çözümü görmekteyiz. Çözüm su bükücülük, suya hükmetmekten geçmekteydi. Çözüm Nil nehri üzerinde yapılan uzun gözlemler Dicle ve Fırat’ın asiliğine karşı koyabilmekten gelmekteydi. Bu sayede yerleşik uygarlıklar ilk olarak Asya bölgesinde yani, Doğu’da su boyu ovalarında ortaya çıkmış oldu. Bu gelişmeler toprağın verimliliğini arttırdı, 1/80 verimlilikten bahseden Godelier, yerleşiklikle birlikte üreticiliğin de nasıl oluştuğunu rakamsal olarak bizlere açıklamış oldu diyebiliyoruz. Artan verimlilik, toprağın verimliliği ve elde edilen ‘artı ürün’ Avrupalı ormanlıların dikkatini çekmiştir. Bu sebeple başta da belirttiğimiz gibi göçebe-yerleşik çatışması ‘artı ürün’ yani, Doğu’nun zenginliğinden sebep ortaya çıkmıştır. Göçebe toplumlar toprağın bereketine güvenerek yaptıkları gezginci tarım sonrası her yeri tükettiler ve yerleşik uygarlıkların artı ürünlerini yağmalamaya başladılar. Esasen adlandıracak olursak ‘çiftçi’ toplumlar yerleşik uygarlıklara tekabül etmekte, çoban toplumlar da ‘göçebe bozkır’ toplulukları tanımlamaktadır. Batılı çobanlar çiftçilerin kaynaklarından beslenmek isterken ortaya bir ‘güvenlik’ sorunu çıkmıştır diyebiliriz. Çiftçi toplumların kendilerini korumak ve yağmalara karşı savunma sorununa çözüm, bozkır halklarından gelmiştir. Bozkırın zor koşulları sebebiyle savaşçı olan bozkırlar yerleşik uygarlıkların zenginliğini koruyucu bir aktör olarak gün yüzüne çıkmıştır. Bu sayede Asya’da savunma birlikleri yani Asker devletler oluşmuştur. Gelişmeler, üretici uygarlıklar-göçebe uygarlıklar ve asker devletler şeklinde üçlü bir tanımlamayı kavrayışımıza eklemlemiştir. Askerler toplumun artı ürününü korurken, onları beslemek gerektiği de yerleşik toplumlar için bir sorun oluşturmuştur. Artı ürün askeri savunmanın ihtiyaçlarına harcanmış bu gaye de sosyal bir örgütleşmenin siyasi bir örgütleşme evrilmesine yol açmıştır. Bu kapsamda ATÜT meselesi karşımıza çıkmaktadır. Askeri birlikler tek bir merkezi devletin etrafında savunma sistemi olarak kalmış, merkezi devlet de sulama sistemini ve Doğunun zenginliğini sürdürmeye yönelik bir görev üstlenmiştir. Ayrıca üretici halktan gelen devlete giderken tekrar üretici halka dönmektedir. Devlet hem kuşatma ile ilgilenmiş hem de üretimi sistematikleştirmiştir.

ATÜT’ün ilk örneği Asurlular olmakla birlikte ATÜT devletlerine, Çin , Hindistan, Türkistan, Mısır, Mezopotamya’yı da örnek verebiliriz. Batı bu noktada devreye Doğu’ya yönelik soygunlarla ve yağmalarla girmiş olmaktadır. Batı’nın temsili Yunanlılıktır. Engels Batının Yunanlık ile göbek bağını kestiğini söyler ancak Doğu eli ile Batı göbek bağını kesebilmiş soygunlar ile varolabilmiştir. ATÜT’ün şehirleşme ve ticarete atılma dönemlerinde ticareti yabancılar ile yürütmüşlerdir. Bu kapsamda Fenikeliler Batı adına Doğu’da ticareti ilk yürüten devlettir. Yunanlılık tam da bu noktada ‘çözümsüzlüğünü’ ticareti örgütlemek Batı lehine örgütlemek ile bulmuştur. Stratejik noktaları özellikle coğrafi olarak deniz hakimiyetini kullanarak Akdeniz, Batı Anadolu gibi stratejik bölgelerden Doğu’ya soygunlar yapmıştır. Bu noktada Batı’nın amacı sadece Doğu’nun zenginliğine sahip olmakken Pers-Yunan savaşından sonra İskender’in Darius’u yenmesiyle Batılılık bilincini feodalizm ile örgütlemişlerdir. İskender’in projesi başarısız olmuştur çünkü Batı Doğu’nun sistemini hiçbir zaman anlamamıştır ve Batı Doğu ile olan ilişkilerinden bağımsız bir karaktere sahip değildir. İskender seferinden sonra Haçlı seferleri de aynı zihniyetin bir parçası olarak ‘stratejik’ noktalardaki Doğu-Batı ilişkilerinin kontrolünü hedeflemiştir. 1. Haçlı, Trablus, Antakya, Hatay gibi bölgelerde kendini gösterirken, 3. Haçlı Kıbrıs, 4. Haçlı İstanbul civarlarında baş göstermiştir. Bu örneklerden de anlaşıldığı üzere Batı Doğu’ya hükmetmek isterken, Yunanlılığın Roma İmparatorluğunda vücut bulmasıyla tekrar bir çelişki yaratmıştır. Yunanlılık Doğu karşısına felsefe ile, Roma ise hukuk ile çıkmıştır. Çünkü Doğu’dan ayrı çözümsüzdürler ve Doğu’da cevap ‘din’ ile kesin bir şekilde gelir. Bu gelişmeler ışığında Roma, Cermen akınları ile 376’da ikiye ayrılmış Doğu ve Batı roma karşımıza çıkmıştır. Batı Roma istilalara dayanamamış 453’te yıkılmıştır. Yıkılan Batı Roma İstanbul bölgesine göç etmiştir, Doğu’da ise Bizans İmparatorluğu ortaya çıkmıştır. Bizans Yunanlılar’ın jandarması, son karakoludur. Bahsettiğimiz feodal örgütlenme Batı’da köleliğin yarı-özgür serf aşamasına geçmesine sebep olmuş, aristokrat beylere damgalı tarımı örgütleyen işçiler ortaya çıkmıştır. Batı bu gelişme ile endüstrileşmenin temellerini atsa da, ürettiği buğday, tohum vb. ürünleri dahi Doğu’dan temin etmekteydi. İran- Yunan çatışması İran-Bizans çatışmasına dönünce 200 yıl sonunda İran Bizans’ı yenmiş ve Sasani devleti kurulmuştur.

Doğu-Batı çatışmasına 7.yy’da İslamiyet ile birlikte yeni bir biçim gelmiştir. Kısaca diğer gelişmeleri aktaracak olursak, İran’ın bu atağı göçebe-yerleşik çatışmasını bizlere hatırlatmış ATÜT geleneğini canlandıran bir İran karşımıza çıkmıştır. İran çözümü paralı askerlerde bulmuştur. Bu askerler Türklerdir. İran-Turan çatışması sonrası Emeviler, Abbasiler, Karahanlılar, Gazneliler, Selçuklular derken 1000’li yıllarda Anadolu’nun Türkleşmesi meselesi gündeme gelmiştir. Çünkü gücü eline alan bozkır savaşçısı ATÜT’ü devam ettiremiyor yerine bir başkası geliyor derken kalıcı olmayan bir istila mantığında kimliklerini yerine geçilen devlet içinde eriten Doğu devletlerini gözlemliyoruz. Mısırda Memlukler ve İran bölgesinde Selçukluları bu noktada örnek verebiliriz. Bu gelişmelerden etkilenen Orta Asya göçebeleri Yakın Doğuya ve sonra Anadolu’ya inmeye başladılar. Anadolu’da kimliğini muhafaza eden tek toplum, Türklerdir. Kimi iddialar, Türkler kimliğini kaybetmemiştir çünkü İran-Bizans çatışmasında topraklar boştu ve geldikleri bölge ile benzerlik gösteriyordu, der. Kimisi de Türkler yerli halkı kılıçtan geçirdi, der. İki görüşün daha iyi anlaşılması bizi Osmanlılık konusuna yöneltecektir. Doğu devlet geleneği, Anadolu’nun devletleşmesi Osmanlılık siyaseti ile gerçekleşmiştir. Osmanlının kuruluşuna yönelik üç bakış açısı öne sürülmüştür. Birincisi, Gibbons’un Osmanlının Bizans’ın din değiştirmiş hali olduğu ve Osmangazi’nin Şeyh Edebali sayesinde Müslüman olduğu 13.yy’da gelinen bölgenin boş ve sahipsiz olduğu Osmanlıların gelip oraya çöktüğü gibi bir görüştür. İkinci görüş, Wittek, Osmanlı gaziler topluluğudur ve gaza amacı taşırlar demiştir. Üçüncü görüş, Fuat Köprülü Osmanlı Selçukluluğun devamıdır, demiştir. Tüm bu bakış açıları bizlere, Osmanlının ne Bizans’ın devamı olması ne din yayıcı bir devlet olması ne de bir kültürün devamcısı olması ile açıklanamayacağını göstermektedir. 60 milim yeri 60 yılda Söğüt’ten Bursa’ya gelebilen bir imparatorluk ayrıyeten farklı dinlere olumsuz bakmayan bir tutuma da sahip olduğu bilinerek, yedi yüz yıl yaşamıştır. Osmanlılık, Osmanlılar ile var olmuştur. Osmanlılık, Batı karşısında Anadolu’yu asker devlet geleneği nezdinde tekrar canlandıran farklı ve güçlü bir imparatorluktur. Doğu geleneğinin devamcısı olmaktan öte üst bir aşamanın tezahürüdür. Yıkılışı bile yüz yıl süren bir imparatorluğun bin yıl yaşayan bir devletin devamcısı olması mümkün olmadığı gibi, devlet bürokrasisinde yabancı tesiri Gibbons’un dediği şekilde olmamış, Osmanlılar tarafından oluşturulmuş bir siyasetin tesiri gerçekleşmiştir.

Kaynakça:

  • Eğribel, E., & Özcan, U. (2005). Sosyoloji Yıllığı Kitap-12 , İ.Ü Sosyoloji Araştırma Merkezi Çalışması Semavi Eyice’ye Saygı Tarihte Doğu-Batı Çatışması. İstanbul: Kızılelma Yayıncılık.
  • Sezer, B. (1979). Asya Tarihinde Su Boyu Ovaları ve Bozkır Uygarlıkları. İstanbul: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları No.2570.
  • Sezer, B. (2018). Doğu-Batı İlişikileri Açısından Batı Tarımı Ek: Doğu-Batı Çatışmasında Yunanlılığın Yeri. İstanbul: Doğu Kitabevi.
  • Yıldırım, Y. (2019). Kemal Tahir ve Osmanlılık. İstanbul: Doğu Kitabevi.
Yorum Yap

Yazar Hakkında

İzmir Bakırçay Üniversitesi Sosyoloji Yüksek Lisans Öğrencisi. Gezgin ruhlu. İnstagram: @dilaraayydnnn , mail: aydindil35@gmail.com

Yorum Yap