Toplumsal Yapı İçerisinde Dinin İşlevi | Sosyolojik ve Tarihsel İnceleme

Toplumsal Yapı İçerisinde Dinin İşlevi | Sosyolojik ve Tarihsel İnceleme
0

GİRİŞ

Toplumlar varlıklarını sürdürebilmek için   birtakım kurumlara ihtiyaç duyarlar. Çünkü insanlar, biyolojik olarak bir aidiyeti olmadan dünyaya gelir.  Yani hayvanların doğasıyla sabitlenmiş bir ilişkisi varken insanda bu özellik yoktur. Canlılar içerisinde sadece insan kendini inşa etmektedir. Bu bağlamda sosyal kurumların hayatı sürdürmek için   gerekli kaynakları üretmedeki temel argümanlara odaklanan ve  belli sosyal yapılar içine entegre edilmiş rolleri, normları, değerleri, inançları, fikirleri, alışkanlıkları, bilgileri vb. yol gösterici kültürel normları   içerisinde barındıran   bir alanı inşa ettiği belirtilebilir. Kurum, yapı ve kültür kavramıyla da ilgili olan örgütsel bir bütündür. Yapı, kültür, kurum hepsi bir arada uyumu sağlamaya çalışmaktadır. Bu anlamda da  din, kültürün en önemli unsurlarından   biridir. Din, birey ve toplum için önemli bir alanı teşkil ettiği için  toplumsal yaşamla başlamış ve tarihsel süreç boyunca en önemli kurum halini almıştır.  Bu hususta da sosyologların kültürel bir çözümlemeye ilgi duyarak bir bakış açısı geliştirmeye çalıştıkları bir noktada söylenebilir. Din tanımlamaları süreç içerisinde farklı şekillerde tezahür edilmiştir.

Din konusu en temelde sosyolojik olarak üç ana başlıkta incelenmektedir. Birincisi özsel tanımlar, kutsal olarak daha çok içsel tanımlamalara dayandırılır. Yani dinin ne olduğunu anlamaya yöneliktir.  İkinci işlevsel/fonksiyonel tanımlama dinin nasıl etkilendiği üzerine birey ve toplum açısından bir tartışma yürütür. Durkheim’in öncülüğünde gündeme getirilmiş olan ve “işlevselcilik” olarak bilinen bu anlayış dinin toplumda nasıl bir işlev üstlendiği, nasıl bir görevi olduğu üzerinde durulmaktadır. Son olarak öz-işlevsel tanımlama ise her ikisini barındıran bir tanımlamayı içermektedir. Bu bağlamda din tanımlarına kısaca değinilecek olunursa:

Durkheim’a göre toplum dinin kaynağıdır. Din, belli inanç ve pratiklerden oluşmaktadır. Yine din, bir cemaatin oluşmasını sağlayan inanç ve ayinler sistemidir. Ayrıca Durkheim, dinin toplumsal dayanışma ve istikrar olduğuna da inanmaktadır. ‘Din her çağda toplumsal dayanışmayı kuvvetlendirmek gibi çok faydalı bir iş görmüştür. Onun için toplumlar var oldukça dinde çeşitli şekillere bürünerek daima yaşayacaktır (Köseminal, 1974 akt. Güngör. E. 2020, s.317). Söylemi de Durkheim bakışını desteklemektedir.  Başka bir açıdan Parsons, güdülenme ve istikrar sağlama özelliğiyle dinin hem birey hem de toplumsal sistem için bir gereklilik olduğunu vurgulamaktadır.

Marx’a göre din belli bir sınıfın tüm üyeleri tarafından aynı yoğunlukta paylaşılan kollektif bir olgudur. Ona göre din sadece toplumsal güçlerin bir sonucudur. Din halkın afyonudur tabirini kullanır. Weber, Protestan Ahlakı ve Kapitaliz Ruhu adlı eserinde dini anlayışların, ekonomik davranışların gerçekten belirleyicisi olduğuna dikkat çeker. Tanrı için ne kadar çalışırsan o kadar iyidir. Dini anlayışlar toplumların ekonomik değişimlerinin nedenlerinden biridir. Buradan yola çıkarak Protestanlık ve kapitalizm arasındaki ilişkiyi inceler. Ve ikisi arasında manevi bir sonucu olduğu kanısına varır.

 Görüldüğü gibi bazı kuramlar, toplumu çatışma ile nitelendirirken bazıları da uyum üzerinde durmaktadır. Mesela çatışma olarak ele alındığında Marx, uyum olarak ele alındığında ise Durkheim ve Parsons dile getirilebilir. Çoğu yapısal kuramdaki zayıf nokta, onların çoğunlukla daha üst düzeyde genellemeleri temsil etmeleri ve bireysel aktörü ve toplumsal eylemin meydana geldiği bağlamları göz ardı etme eğilimde olmalarıdır. Bu şekilde toplumsal olgular, dış güçlerin ürünleri olarak anlaşılmaktadır. Aktör-yönelimli kuramlar ise, amaçlı toplumsal eyleme gönderme yaparak toplumsal gerçekliği açıklama eğilimindedirler. Bu bakış açısı yukarıda belirtilen Weber’in çalışmalarında görülmektedir. Bu yaklaşım biçimi, toplumsal eyleme ilişkin koşullarla ilgilenir ve sosyal aktör, rasyonel ve açıkça tanımlanmış hedeflere yönelik görülebilir. Burada toplumsal olgulardan kasıt toplumsal koşullara gösterilen rasyonel tepkiler olarak yorumlanır. Yapısal kuramlar dini büyük ölçekli toplumsal değişimlerin bir sonucu olarak görme eğilimdedir. Örneğin Marx’ın kuramında din, dinin gözden kaybolmasıyla da sonuçlanacak olan tarihsel gelişimin bir sonucudur.

Sonuç olarak:

 En temelde   Durkheim dini, toplumsal yapıdaki etkilerine dikkat çekerek işlevsel hatta biçimsel olarak, Weber ise daha çok içeriksel olarak ele almıştır. Durkheim, dini kutsallığına inanılan şeylerle ilgili pratikler ve inançlar bütünü olarak tanımlarken, dünyevi ve kutsal olan arasındaki ayrımı vurgulamış ve dinin fonksiyonel rolü üzerinde durmuştur. Weber, dinin toplumlar üzerinde kimi zaman toplumsal yapıları belirleyen etkileri olabileceğine dikkat çekmiştir. Marx da Weber’e benzer bir şekilde dinin sosyal sistemdeki rolüne fonksiyonel bir yaklaşım getirerek, dini diğer ideolojiler gibi bir üst yapı kurumu olarak görmüş ve onun sosyal sınıflar arasındaki ilişkilere egemen olan üretim ilişkilerindeki çarpıklıkları görmesini engelleyen bir rol oynadığını savunmuştur. Marx bu fikrini “dini kalpsiz dünyanın kalbi ve kitlelerin afyonu” olduğunu sözüyle desteklemiştir. Marx’a göre din, bir yandan sömürgeye dayalı toplumsal düzende insanların bulundukları yerleri sorgulamamasına neden olurken diğer yandan da bu sistemin olduğu şekilde devam etmesini sağlayan bir meşrulaştırma aracıdır. Marx’a göre din, ruhsuz bir dünyanın ruhudur.

Dinin Anlam ve Önemi

Din insanların anlamlandıramadığı konular üzerine bir açıklama getirmektedir. Başka bir anlamda din, insanların bilinmeyenler karşısındaki tavırlarıyla ilgili toplumsal bir kurumdur.

Toplumlar ürettiği kültür ile dini ortaya koymaktadır. Bu bağlamda dinin gelişmişlik düzeyiyle toplumsal yapıyı şekillendirdiği söylenebilir. Günümüz tarih araştırmaları incelendiğinde dinlerin yaratılışında ekonomik ve toplumsal yapının rol oynamadığını fakat kitlelerin dini tutum ve inançları önemli bir oranda etkileyebileceğini gösterdiği gibi, dini inanç ve anlayışların da kitlelerin toplumsal, ekonomik ve kültürel hayatlarını çok derinden etkileyebileceğini göstermektedir. Yani dinin oluşumu toplum vasıtasıyla değil ama inanışlar ve anlayışlar toplum vasıtasıyla oluşmaya başlamış ve değişiklik göstermiştir. Artık din, kitaplardan ziyade kültürel şartlar ve yaşam biçimleriyle şekillenmektedir. Din tanrı ve kul arasında bir sistem oluşturur. Bütün dinlerin kutsalı temsil eden birtakım dini sembolleri vardır. Yine belirli efsaneleri, gelenekleri, azizleri, ilahileri, ibadetleri ve sık sık tekrarlanan ritüelleri mevcuttur. Bu ritüellerin hepsi toplumu bir arada tutmaya yarayan davranışları oluşturur. Bu bağlamda inançların insanlara, onların din konusunda yapmaları gerekeni hatırlatarak ayinlerin ortaya çıkışına sebep olmaktadır. Dolayısıyla inançların bu semboller sayesinde güçlendiği ifade edilebilir.

Dinin İşlevleri

Din kurumunun insan ve toplum için yerine getirdiği belli birtakım işlevleri vardır. Bunlar: Gönül rahatlığı, toplumsal denetim ve yol gösterme, refah, eğlenme ve dinlenme, değerlerin ifade edilmesi, desteklenmesi ve yayılması, toplumsal bütünleşme ve dayanışmanın sağlanması, gündelik hayatın belirlenmesi ve boş zaman değerlendirilmesi olarak sıralanabilir.

Şerif Mardin’e göre din ‘insanlarda uzun süreli, geniş kapsamlı, güçlü ve güdüler yerleştirmeye çalışan bir semboller sistemidir. Din, bir dünyayı anlama ve kendini o dünyada belirli bir yere yerleştirme modeli olarak işlev görmektedir’ (Mardin, 1983 akt. Güngör, 2020, s.321). Dolayısıyla dinin toplumda önemli bir yere sahip olduğu söylenebilir. Dinin öncelikli işlevi toplumu bütünleştirmektir.

‘Durkheim’ göre kutsal olan yer, kişi ve olay doğuştan sahip olunan bir özellik değildir. O’na kutsallığı insanlar atfeder’ (Güngör, 2020 s.319). Yani Maniheizm dininde inanış gereği et yemek yasakken ya da Hindularda inekler kutsal kabul edilip dokunulmazken Türkiye’de ineklerin etinden ve sütünden yararlanılmaktadır. Bu noktada dinin önemli bir işlev gördüğünü ve toplum içerisinde kaybolmasının pek de mümkün olmadığı söylenebilir.

‘Kişisel planda din her şeyden önce bir güvenlik mekanizması sağlamakta; toplumsal planda ise o, bir yandan sağladığı dünya görüşü ile kişilerin hayatı ve dünyayı anlamlı kılmalarına imkan verirken, öte yandan tamamlayıcı toplumsal işlevleri ile toplum ilişkilerini pekiştirici roller üstlenmektedir’(Mardin, 1983 akt. Güngör, 2020, 319). Yani toplumsal süreç içerisinde dinin farklı   işlevleri olmuştur. Bu işlevler zamanla sistemleşerek dini kurumları meydana getirmiştir. Bu noktada da din ve kültürün toplumu oluşturmada önemli bir rol oynadığı söylenebilir. Durkheim’a göre toplum, yapısal işlevselci bir yapıdadır. Bu bağlamda   parçalar, sistem için sağladıkları hizmet noktasında ele alınır. Mesela, din toplumu bütünleştirirken aile kavramı da çocuğun doğumunu meşru kılan ve çocuğu meşrulaştıran ayrıca çocuğu toplumsallaştıran bir kurum olmaktadır. Yine II. Meşrutiyet Dönemi’nde ortaya çıkan fikir akımlarından biri olan İslamcılık, Osmanlı Devleti’nin kötü gidişatından kurtulmak için İslamiyet’in kurallarına uymak gerektiğini ve sosyo-kültürel bir bütünleşmenin sağlanması gerektiğini vurgulamışlardır. Bu noktada Ziya Gökalp, Osmanlının son dönemlerinde Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak isimli kitabında sosyo-kültürel bütünleşmeyi ve Türk-ulus devletinin inşası noktasında İslamlaşmayı, Türk toplumunu bütünleştirecek ve diğer İslam devletleriyle dayanışmasını sağlayacak bir ilke olarak belirtmiştir.

           Din bütünleşmeyi sağladığı kadar ayrışma ve çatışmaya da neden olmaktadır. Mehmet Eröz’e göre, ‘din milli kültürün önemli unsurlarından biridir ve tarihte bazı kavimler için müspet yönde rol oynarken, bazıları için zararlı olmuştur. Mesela, Musevi dini, Yahudiler için milliyetin koruyucusu olurken, Türk asıllı Karayim ve Hazarlar için, milliyeti yıkıcı tesirde bulunmuş ve onların bu dini kabul etmeleri sonunda Yahudileşmelerine yol açmıştır. Hıristiyanlık; Slav, Grek ve Ermeni kavimleri için milliyetlerin teminatı olurken; bazı Türk cemaatlerinin, Slavlaşmasına, Rumlaşmasına, Ermenileşmesine sebep olmuştur. Polonya’da ve Fransa’da, Hıristiyanlığın Katolik mezhebi, milliyeti güçlendiren unsurdur. Diğer yandan, dini mezhep mensupları, Avrupa’yı yıllarca Milliyet bölünmelerine, mezhep savaşlarına sahne kılmıştır. Mezhep bölünmesi Avrupa’da ki kadar yıkıcı olmamakla beraber, Türk dünyasında tesirli olmuştur’ (Eröz, 1987 akt. Güngör, 2020, s.323). Dolayısıyla dinin farklı milletlerde farklı şekillerde rol oynadığı ifade edilebilir.

thumbnail
Önerilen Yazı
İslam Filozofları İle Aydınlanma Filozoflarının Akıl Kavrayışı

Tarihsel Süreçte Türk Toplumunda İnanç

           Tarihsel süreç içerisinde Türkler çok çeşitli inanç sistemlerini ve dinleri benimsemişler. Türklerin benimsediği inanç sistemlerini İslamiyet’ten önce ve İslamiyet’ten sonra olmak üzere iki döneme ayırarak incelemek mümkündür. Bozkır Türklerinde din ve inanış bakıldığında İslamiyet, VII. yüzyılda başlayıp  ancak X. yüzyıla kadar ki dönemde tamamlanabilmiştir. Türkler geçiş sürecinde sadece İslam dini değil başka dinleri de benimsemişlerdir. Bunlardan bazıları: Gök Tanrı Dini, Atalar Kültü, ve Tabiat Kuvvetlerine inanma, Şamanizm vb. birçok dinin hüküm sürdüğü dile getirilmektedir. Net bir açıklama olmasa da genel tarihçilerin görüşü farklı Türklerin farklı dinleri de benimsedikleri yönünde ortak bir karar vardır. İlk dinlerin kısaca tanımlamaları yapılacak olunursa Totemcilik; Totem, bazı ilkel klanlardan yani gruplardan oluşan onların atası sayılan hayvan veya bitkiye verilen isimdir. Bu totemleri kutsal sayan dini görüşe ise Totemizm denmektedir. Durkheim’a göre en ilkel din olma özelliğini taşımaktadır.  Animizm, iki şekilde bilinmektedir. Birincisi, doğanın bir bütün olarak ele alınması ve her varlığın tek tek maddi varlığın ötesinde bir de ruha sahip olduğunu kabul eden görüş diğeri ise doğal olaylar, hayvanlar ya da doğada var olan başka nesnelere bir ruh izafe ederek bunlara tapınma temeline dayanan din anlayışı. Bugünün Kenya civarındadır. Günümüzde de Türkler arasında ölüleri anma ve kutsal yerleri ziyaret etme geleneği devam etmektedir. Semavi dinler kabul edilse de eski dini etkiler kendini bir şekilde var etmektedir. Bir başka inanç tabiat kuvvetlerine inanma ise dağ, tepe, kaya, ırmak, su, vadi, ağaç, göl vb. unsurlar birer ruh olarak kabul edilirdi. Bunun yanında ay, yıldız, yıldırım, güneş gibi ruh-tanrılar tasavvur edilmişti. ‘Türkler tabiat kuvvetlerinin ve tabiata dahil olan birçok şeyin birer ruhları olduğuna inanırdı. Bu ruhların bir kısmından iyilik bir kısmından kötülük gelirdi. Tabiat ruhları için at ve koyun kurban edilirdi. Göğe ve güneşe saygı gösterirler, selam verirlerdi ama onlara tapmazlardı’ (Güngör, 1992 akt. Erkan, 2020, s.327). Atalar Kültü, ölmüş büyüklere, atalara saygıya dayanan bir inanç sistemini oluşturmaktadır. Orta ve Kuzey Asya kavimlerinde görülmüştür. Asya Hunları, Tabgaç’lar ve Gök-Türkler çoğu kez kutsal   mağara önlerinde atalarının ruhlarına kurban sunarlardı. Ayrıca Türk mezarlarına yapılan ağır cezalandırmalar, atalara ait hatıraların kutlu sayılmasından anlaşılmaktadır. Bu inanç sisteminde topluma önderlik eden kutsal kişiler kutsal sayılmaktaydı. Günümüzde türbe, kümbet, yatır, evliya ve erenler gibi ziyaret yerleri bunlarla alakalıdır. Yine bununla birlikte ölülere yapılan mezar ziyaretleri bulunmaktadır. Genellikle Arife ve Bayram günlerinde yapılmaktadır. Diğer bir inanış olan Gök Tanrı dini Eski Türk dininin bu merkezde ve onun etrafında şekillendiği söylenebilir. Genellikle bozkır kültürlerine mahsus olduğu bilinmektedir. Bu din yazılı bir kaynağa dayanmaksızın, kendi kültürel dinamiklerini baz alan ve oradan doğup kuşaklar boyu aktarılarak günümüze kadar gelen gelenek ve göreneklerle şekillenmiş inanç türüdür. Bu inanışta kaza ve kadere inanılırdı. Tanrının bir işi istediği için öyle olduğuna inanılırdı. Kainatın ilk sebebi Orhun Kitabelerine göre Tanrı’dır. Diğer bir tartışma konusu olan Şamanizm meselesi Gökalp’e göre sihire ilişkin bir sistem olup eski Türklerin dini olarak kabul edilemez. Bu sebepten ötürü de Türkler arasında ki doğacılığa Tayonizm isimlendirmesini kullanmıştır. Birçok tarih kitaplarında Erol Güngör’e göre eski Türkler Şaman dinine mensuptur. Güngör’e göre, din denilince akla önce evren ve insan hakkında, en uzak geçmişi ve en uzak geleceği de içine almak koşuluyla, belli bir açıklama ihtiyacı hisseden inanç sistemi anlaşılmaktadır Dolayısıyla Şamanizm dini ile ilgili net bir tanım sunmak olanaksızdır. Çoğu görüşte farklı bir algılama söz konusudur. Başka bir din olan Budizm’de ise insanı baz alarak insanın kendini kötülüklerden arındırmasını, kendi kendisini denetlemesini, kişisel kurtuluşu ve sorumluluğu öngören bir öğretidir. Hedefi hayattaki tatminsizliği, acıyı ve ıstırabı açıklayıp bunları gidermenin yollarını aramaktır. Halen inanan kesimler bulunmaktadır. Maniheizm dini Uygurlar döneminde Uygur Kağanı Böğü Kağan tarafından benimsemiştir. Maddeyi ve ruhu esas alan bir düşünce benimsenmiştir. Ana teması kötülük ve iyilik arasındaki zıtlıktır. Kötülük; karanlık ve beden iken iyilik; ışık ve ruha karşılık gelmektedir. İnsan ruh ile bedenin karışımı olurken evren ise iyilik ve kötülüğün karışımı olmaktadır. Bu din zamanla tutunamamış ve yıkılmıştır. Zerdüştlük dini, Zerdüşt tarafından eski İran dininin reforme edilmesiyle kurulmuş olup Orta Asya’ya hangi zamanda benimsendiği kesin olarak bilinmemektedir. Fakat kültürel geçiş alanı üzerinde bulunan Türk ülkelerinde etkili olduğu ssöylenebilir. Ayrıca dünyanın en eski tek tanrıcı vahiy dini olarak bilinmektedir. Başka bir din olan Musevilik, Türk halkları arasında sadece Hazarlar bu dini kabul etmişlerdir. ‘Yahudilik bir ırk ifadesidir, ancak Musevilik Yahudiler dışında Türklerin Hz. Musa’ya olan inancını ifade etmektedir. Hazarlar Yahudi olmadıkları halde Musevidirler’ (Ergan, 2020, s.332). Hristiyanlık dini Türkler arasında oldukça yaygındır. Avrupa’da Hristiyanlığı ilk Bulgarlar benimsemiştir. Daha sonrasında Türk kökenli olan Macarlar Hristiyanlığa geçmişlerdir. İsa’nın öğretilerine dayanan Tek tanrılı İbrahimi bir dindir. İslamiyet ve Türkler konusuna bakıldığında; İslam dini karışık bir dönemde  Mekke’de Miladi 610 yılında Hz. Muhammed’e indirilen ilk vahiyle başlamış olup Medine’de 632 yılına kadar tamamlanma süreci devam etmiştir. O dönem şartlarına bakıldığında İslam dini insanları doğru yola götüren bir yönü bulunmaktaydı. Türkler arasında birçok din benimsenip en sonunda İslam dinine kadar süreç devam etmiştir. Bugünün halk İslamcılığı olarak bilinen dönem geçmişi Orta Asya’ya kadar dayanmaktadır. Yani İslam X. yüzyılda: ‘Türkler arasına girmeye başladığı zaman, çoğunlukla konargöçer bir toplumsal hayat tarzına dayalı ve bütün bu sayılan dinlerin bakiyelerini saklayan sözlü bir kültür geleneğiyle uzmanlaşmak zorunda kalmıştır. İşte Türk Heterodoks İslami dediğimiz halk Müslümanlığı, bu bağdaştırmacı (senkretik) yapı ile doğmuştur’ (Ergan, 2020, s.334). Bu noktada İslam’ın Türkler arasında aldığı popüler şekillerin ve bu şekillerden oluşan güçlü bir tasavvuf anlayışının izlerinin o dönemde oluşmaya başladığı ifade edilebilir. Bazı din tarihi uzmanları, Türklerin İslamiyet’i kabul edişinin kolay olduğunu belirtmektedirler. Bunun sebebinin de tarihte Gök Tanrı inancını benimsemeleri ve İslam diniyle bir yönüyle benzer olmaları gösterilmektedir. Mesela kurban kesmeler, ahiret inancının olması vb. unsurlar sıralanabilir. Bu konuda zıt görüşte fikir beyan edenler olsa da genel kabul bu yöndedir. İslam dini uzunca bir süre tutarlı bir şekilde  düzen, dünya görüşü sağlamış ayrıca Müslümanların hayatlarına anlam ve yön veren bir yapıyı benimsemiştir. Fakat günümüzde Kur’an’a rağmen  oluşturulan  bir zihniyet ve kültür oluşmuştur. Günümüzde İslam dinini baz aldığımızda dindarlıkta artık bir üretim söz konusudur. Modern öncesinde dine atfedilen kutsallık modern sonrasında yok edilmiştir. Bu noktada yeni bir muhafazakar algıdan da söz etmek mümkündür. Nilüfer Göle, Melez Desenler kitabında Cumhuriyet sonrası orta ve üst sınıfın yeni bir ‘öteki’ grubun oluştuğundan bahsetmektedir. Öteki derken burada yabancılaşmaktan ziyade farklı bir algılamaktan söz etmektedir. Müslümanlığın eski saflığını kaybettiğini yerine yeni bir muhafazakarlık algının oluştuğuna değinmektedir.

Fıkıh, Tasavvuf, Mezhepler, Tarikatlar ve İlgili Kavramlar

           İslam’ın bir diğer önemli kavramlarına   değinilecek olunursa:

Fıkıh, genel anlamda İslam hukuku olarak da bilinmektedir. Hukuk ve ibadet alanına ilişkin bilgilerin üretilmesiyle ilgilenir. İki temel kaynaktan yararlanır. Bunlar: Kur’an ve Sünnettir. İkincil kaynak olarak icma ve kıyastan yararlanılmaktadır. Kur’an, Allah tarafından gönderilip Peygamberler aracılığıyla insanlara doğru yolu bulmaları için 610 yılında vahiy yoluyla 23 yıl boyunca gerekli görüldüğü yerlerde ayetler şeklinde indirilerek tamamlanan kitaptır. Sünnet, dinde izlenilen yoldur. Yani Peygamberimizin işlediği ve söylediği sözlere denilmektedir. Sünnet hükmünü alan işler hadis olarak tabir edilmektedir ve mazeret olmadığı sürece terk edilmesi mümkün değildir. Bu noktada Şerif Mardin, sünnet için peygamberin söz ve hareketlerinden meydana gelen davranış bütünü olduğunu ifade etmektedir.

Bir diğer kavram Nass, Kur’an ayetleri ve gerekli görüldüğü noktada ki haberleri ifade etmek için kullanılan kavramdır. Yani kabaca Kur’an ve Hadis’ten delilleri belirtmek için kullanıldığı söylenebilir. İcma, dini bir meselede  İslam alimlerinin konu hakkında fikir birliğine varmalarıdır. Ayrıca   İslam hukukunun Kur’an ve Sünnetten sonra üçüncü   kaynağı   olarak kullanılan Müslümanların genel olarak benimsedikleri dini hükümlere de şer’i delil denmektedir. Bir başka kavram olan Kıyas, bir konuyu benzerliği dolayısıyla başka bir konuya benzetme, karşılaştırma yani bilinenden bilinmeyene gitmedir. Örf, toplumda süregelmiş davranış biçimleri ve dildeki yerleşik kullanımlardır. Şeriat, İslam’a ait hukuki, ahlaki ve dini söylemlerin bütününü ifade eder. İctihat, İslam hukukunda Kur’an’ın ve Sünnetin yetersiz kaldığı noktada kıyas, istihsan ve istishab gibi yöntemlere başvurarak yorum getirmedir.   Bu kaynaklar hadis gibi kesin bir nitelik taşımamaktadır. Yoruma ve tartışmaya açıktır. Müctehid, içtihada yorum yapan kişilerdir. Batınilik ya da Batın’ıyye, İslam’da   Kur’an ayetlerinin daha derinlemesine incelenerek gerçek anlamını çıkarmaya dönük çalışmadır. Batınilik, ayetleri yorumlayan akıma denilirken kişiye de Batıni denilmektedir. Tasavvuf, İslam’ın mistik boyutunu ele almaktadır. Amacı, İslam’da müminin Tanrı’nın bilgisine doğrudan  ulaşmayı amaçlayan yaşam biçimi, inanç ve düşünce sistemidir. Kelam, İslam’da inanç esaslarına dair çıkan tartışmaları düzenleyen bir disiplindir. Temel amacı inancı akıl yoluyla temellendirmeyi, açıklamayı ve savunmayı baz almaktadır.

thumbnail
Önerilen Yazı
Evlilik Öncesi Kültürel Farklılık Tutumları (Psiko-eğitim Örneği)

İslamiyet’te Hukuki (Fıkhi) Mezhepler

            Mezhep, genel anlamda ifade edilecek olunursa ‘gidilecek yol, gidilecek yer’ anlamında kullanılmaktadır. İslam’da hukuki mezhepler üç ana başlıkta incelenmektedir. Bunlar: İtikadi, siyasi ve hukuki(fıkhi) olarak nitelendirilebilir. İtikadi ve siyasi mezhepler kurucularının olaylara farklı bakışlarından doğmuştur. Yani ortak bir payda da buluşmayıp, kendi haklı gördükleri alanları savunmakla meşgul olmuşlardır. Hukuki mezhep ise Müslümanların günlük hayatta karşılaşıp sorun olarak gördükleri ve gereken kaynaklara başvurup da cevaplandıramadığı hususlar hakkında çözüm üretmek ve faaliyette bulunmanın sonucu ortaya çıkmıştır. Bunun dışında mezhepler yapılarına göre  ortodoksi ve heterodoksi şeklinde ayrılmaktadırlar. Ortodoksi, dini geleneğin temel argümanlarını temsil etmeyi sürdürür fakat bazı konularda birbirinde farklı yapılara sahipken; heterodoksi, dini geleneğin ana yapısından kopmuş ve onun yerine yeni bir gelenek oluşturmaya çalışan   yapıyı ifade etmektedir. Dolayısıyla en temelde ortodoksiler dinin ana gövdesini oluştururken heterodoksiler ise   ana gövdeden ayrılmış yorumlar olarak bilinmektedir.

İslam dininde siyasi sorunlarla ortaya çıkan başlıca ilk iki mezhep: Haricilik ve Şia’dır.

Bunların   ardındaki itikadi mezhepler: Cebriye, Mürcie ve Mütezile’dir. Bu akımlar karşısında İslam toplumlarının büyük bir çoğunluğu Sünni bilginlerce sistemleştirilmiş ve  Maturidiye, Selefiye ve Eş’ariyye olarak üç itikadi mezhebe ayrılmıştır. Bununla birlikte Ehli Sünnet içinde fıkıh mezhepleri Şafilik, Hanbelilik, Hanefilik ve Malikilik şeklinde nitelendirilmiştir. Bunlardan kısaca bahsedilirse; Hanefilik, İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin adına atıfta bulunarak kendiliğinden kurulmuştur. Müslümanların çoğunluğu bu mezhebi benimsemektedir. Irak, Suriye, Anadolu, Rumeli, Kırım, Balkanlar, Azerbaycan, Kafkasya, Türkistan, Kazan, Pakistan, Afganistan, Çin, Horasan, Hindistan gibi ülkeler benimsemiştir. Kur’an, Sünnet, icma, kıyas, sahabelerin görüşleri gibi kaynaklara dayanmaktadır. Malikilik mezhebi kurucusu İmam-ı Malik’tir. Medine’ye gelip gidenler aracığıyla Batı’da Endülüs’te yayılmıştır. Katar, Yemen, Sudan gibi yerlerde yaygındır. Bir diğer mezhep Şafiilik, kurucusu İmam-ı Muhammed b. İdris eş-Şafii’dir. Çoğunluğu Mısır ve Şam’da bulunmaktadır. Özellikle eskiden Selçuklular döneminde kurulan Nizamiye Medreselerinde bu mezhebin yayılmasına olanak sağlamıştır. Son olarak Hanbeli mezhebi, kurucusu İmam-ı Hanbeli’dir. Kendine has bir ictihad tekniği vardır. Bugün Irak ve Necid’de görülmektedir. Yine  başlıca başvurduğu kaynaklar Kur’an ve Sünnettir. Dolayısıyla her mezhebin farklı yönleri bulunsa da yayılış amacı ve kaynağı bakımından benzerlik gösterdiği noktalar bulunmaktadır.

İslamiyet’te Bazı Tarikatlar

           İslam tarihinde tarikatlar tasavvufun kurumlaşmış halidir. Tasavvuf ehli Kur’an ve Sünnetin ilahi iradeye göre açıklanıp yaşanmasını sağlamaktır. Harun Güngör ve Enver Günay’a göre ‘tarikatları resmi dinin dışında paralel İslamiyet olarak adlandırmaktadır’ (Fığlalı 1987 akt. Ergan, 2020 s.342). Türk tarihi açısından İslam’ın yayılmasında tarikatlar ve mutasavvıflar etkili olup bunların uygulama merkezi olan tekkelerde önemli rol oynamıştır. Günümüzde her ne kadar etkisini yitirse de varlığın devam ettiren tekkesiz tarikatlar bulunmaktadır. Bazı tarikatlara kısaca değinilecek olunursa: Bektaşilik, Hacı Bektaşi Veli’den adını almıştır. XVI. yüzyılda   kurulduğu tarihlerden itibaren Osmanlı döneminde Balkanlar’ın ve Anadolu’nun kentsel ve kırsal kesimlerinde oldukça etkili olmuştur. Bayramilik, Hacı Bayram Veli tarafından Ankara’da kurulmuştur. Anadolu’nun milli ve dini kültürü üzerinde etki yaratmıştır. Kadirilik, XI. yüzyılın sonlarında Abdülkadir Geylani tarafından kurulmuştur. Yemen’de Kafkasya’ya, Fas’tan Malezya’ya kadar yayılmıştır. Nakşibendilik, XIV. Yüzyıl ortalarında Bahauddin Nakşibend’in Buhara civarında kurduğu tarikattır. Birçok kavmin İslamlaşmasında etkilidir. Ayrıca İslam’da en yaygın tarikatlardan biridir. ‘Şerif Mardin Osmanlı’daki ve günümüz Türkiye’sindeki etkileri açısından bu tarikat üzerinde önemle durmaktadır’ (Ergan, 2020, s.343). Mevlevilik, XII. yüzyılın sonlarında oluşmaya başlamış Mevlana Celaleddin Rumi ile başlamış sonraları devam etmiştir. Rifailik, Seyyid Ahmed El Rifai tarafından XII. Yüzyılda Basra’da kurulmuş olup tasavvuf tarihinde ilk ve büyük tarikatlardan biridir. Son olarak Yesevilik, XII. Yüzyılda Hoca Ahmed Yesevi tarafından kurulmuş olup ilk Türk tarikatı olarak bilinmektedir.

Bazı Dini/İslami Kurumlar ve Kuruluşlar

            İslam’da ilk formel eğitim kurumları   medreseler olarak işlev görür. Bu dönemin en parlak zamanını   11. yüzyıl Selçuklular dönemidir.  Nizamiye Medreseleri dönemin en iyi okulları arasında yerini almıştır. Bu medreselerde dini ilimlerin yanı sıra felsefe, filoloji, astronomi, matematik vb. derslerde verilmekteydi. Medresede eğitim görenler ilim ve fikir hayatına önemli katkı sunmuşlardır. Osmanlı’nın 16. yüzyıllarında da devam eden bu parlak dönemi bir süre sonra dinin skolastik görüşünü benimsemesiyle çökmüş ve gerilemeye başlamıştır. Yani Orta çağda  Avrupa medreseleri skolastik bir zihniyet içindeyken İslam Medreseleri rasyonel bir eğitim vermekteydi. Ancak zamanla durum tersine dönmüş, İslam Medreseleri skolastisizme yenik dükmüş, Avrupa da ise modern ilmin temelleri atılmıştır. Bunun en temel sebeplerinden biri de Osmanlı’da XVI. yüzyılda akli ilimler, ilahiyat öğrenimi ve pratik bilgilerin sunulması iken bu süreçten sonra sadece nakli ilimlerin okutulması Osmanlı’nın gerilemesine sebep olmuştur. Süreç ilerledikçe medreseler gibi diğer kurumlarda değişikliğe uğramıştır. Bunun üzerine XVIII. yüzyıldan itibaren bazı reform hareketleri yapılmaya başlanmıştır. Bu noktada II. Meşrutiyet’le birlikte medreseler üzerine tekrar eğilinir. Fakat pek de başarılı olunamadı. 3 Mart 1924’te Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile bu kurumlar kapatılmıştır.

Türk Tarihinde İslam’ın Görüntüleniş Biçimi

           İslam’ın görüntüleniş biçimleri en temelde dört ana kategoride incelenmektedir. Bunlar: ‘İslam’ın halk tabakasından sufi çevrelere, sufi çevrelerden ulema kesimine, ulema kesiminden devlet makanizmasına ve devlet siyasetine kadar’ (Ergan, 2020, s.347) sıralanmıştır.

Halk İslam’ı daha çok geleneksel yaşantıya bağlı kalınarak oluşturulan kısmen hurafelerle karışık, kitabi bilgiye   belli ölçülerde bağlı kalınan bir inanç türü ve sosyal bir hayat tarzıdır. Halk İslam’ının temel özelliği evliya kültü merkezli oluşudur. Bu nedenle evliyaya saygı büyük yer tutmaktadır. Türkiye dahil olmak üzere Asya Türk toplulukları ve Balkanlar’da yaygındır. Türbeler halk Müslümanlığı için önemli bir faktördür. Camilerde İslam’ın kitabi yönüne   daha yakın olan halk Müslümanlığı, türbeler de ise İslam öncesi inançlara daha yakındır. İslam Türkler arasına girerken çoğunlukla konar-göçer bir toplumsal hayat tarzına dayalı ve   kendinden önceki birçok dinin bakiyelerini barındıran bir sözlü kültür geleneğiyle uzlaşmak zorunda kalmıştır. İşte Halk Müslümanlığı da bu yapının bir sonucunda ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla tarihsel süreç içerisinde halk Müslümanlığı birçok unsurdan etkilenerek günümüze gelmiştir. Günay bu noktada: ‘Sufilik ve tarikat dindarlığının etkilerinin yanı sıra, içerisinde çok çeşitli halk inançları ve uygulamalarının, ziyaret ve adak dindarlığının, türlü örf ve adetlerin, dini ve sıhri unsurların yerlerini aldıklarını bize göstermektedir’ (Günay, 2017, s.349).

Kitabi İslam, medreselerin açılmasıyla başlamıştır. Özellikle Selçuklular döneminde faaliyetlerine hız kazandırmış. Medreseler, Sünni halk İslam’ının ve devlet İslam’ının gelişmesine katkı sunmuştur.

Tekke İslam’ı, XI. yüzyıldan itibaren İslam dünyasındaki gelişmelerin bir yansıması olmuştur. Orta Asya’da Ahmet Yesevi ile başlayan dönemde Yesevilik, Kalenderilik gibi tarikatlarla heteredoks bir yorumla başlayıp gelişmiş daha sonra Sünni tarikatlarla gelişme göstermiştir. Osmanlılar zamanında Balkanlar’daki fetihlere paralel olarak yeni topraklara taşınmış ve günümüze kadar gelmişlerdir.  Tekke İslam’ı özellikle XIII. yüzyılda  kelam ve fıkıhla yorumlanan inanç ve toplumsal organizasyon boyutuna Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli, Mevlana gibi isimlerle geçmiştir. Süreç içerisinde yine Hacı Bektaş-i Veli’nin, “Vahdet-i Vücut” anlayışlı zengin bir tasavvuf anlayışını eklemiştir.

Devlet İslam (Siyasallaşmış İslam), özellikle X. yüzyılda devlet ve yerleşik kesim içerisinde Sünni yorumuyla şekil bulmuştur.  Bu süreç en temelde Karahanlılar döneminde başlamış olup en gelişmiş örneğini Osmanlılar da vermiştir. Sünni İslam en temelde tarihi süreç içerisinde sistematik bir teoloji ve hukuk meydana getirmiş aynı zamanda    çevre kültürlerle yakın temas sonucu kurumsallaşmış olması bir iki istisna harici  Türk devletinin resmi tercihi yani bir yönüyle   resmi politikası haline gelmiştir. Dolayısıyla bu hususta bir devlet İslam’ından söz etmek   mümkündür.  Bu noktada: ‘Şerif Mardin’e göre İslamcılık hareketi İstanbul’da   şekillendiği derecede Osmanlı merkez kültürünün niceliğinin damgasını taşımıştır’ (Mardin, 1995 akt. Ergan, 2020, s.350). Dolayısıyla farklı bir İslam görünümün oluştuğu da bir yönüyle ifade edilebilir.

İslam, Müslümanlık ve Türk İslamı

           İslam tek ve evrensel olmasına rağmen Müslümanların İslam’ı yorumlayış biçimi tek ve evrensel değildir. Bu hususta İslam’ın coğrafi ve sosyo-kültürel anlamda milletlere ve anlayışlara göre farklı şekillerde tezahür edildiğinden söz edilebilir. Bu bağlamda dinin düzenleyici etkisinin devre dışı olduğunu ifade eden iktisat sosyoloğu Sabri Ülgener, zihniyet ve iktisat arasındaki ilişkiyi incelediğinde ‘İslam, kabul etmek lazımdır ki, bütün din ve kültür kompleksinin adı olarak, yayıldığı alanın özelliğine göre farklı çehreler göstermiştir. Arap yarımadasında başka, Kuzey Afrika ve Mezopotamya’da başka, İran ve Anadolu’da başkadır.’ (Ülgener, 2015 akt. Ergan, 2020, s.351). Dolayısıyla Ülgener’in iktisat ve zihniyet arasındaki ilişkiyi incelediği bu eserinde  İslam’ın farklı kültürlerde farklı şekillerde yansıması olduğunu ifade ettiği söylenebilir. Yine bu bağlamda Ahmet Yaşar Ocak, Türkiye özelindeki tartışmalarda, İslam kültürü ve din hakkında sağlıklı toplumsal bir birikimin oluşmadığı ifade etmektedir. Ona göre: ‘Türkiye’de Müslüman toplum homojen olmayıp birçok parçalara bölünmüş, İslam hakkındaki yorum ve yaklaşımları birbirine zıt cemaatlere ayırmıştır. Bu cemaatlerin fikir   referansları; yenilerini üretmediği için, hala yüzlerce yıl öncesinin toplumsal yapıları ve problemlerini çözmeye yönelik fıkıh ve tasavvuf kaynaklarından ibarettir’ (Ergan, 2020, s.352.  Bunun sonucunda cemaatin  bugünün karmaşık yapısının yani modern toplumların ihtiyaçlarına cevap verememesi olarak ele almaktadır. Başka bir açıdan Durkheim ise  kutsallık özelliğiyle din inanç ve ibadetlerin, insanları bir araya toplayan ve onları cemaat halinde bütünleştirdiğini bu bağlamda da insanlar için önemli bir fonksiyonu üstlendiği ifade edilebilir. Sonuç olarak bugünün cemaatleşmiş yapısının dışında kalan halkın büyük çoğunluğu dışındaki ve belli üst kesimin “bugün sünnisiyle Alevisiyle Türkiye’deki Müslüman toplum, birçok yönüyle hala orta çağların geleneksel Müslüman toplumudur. İşte asıl problemde burada yatmaktadır” (Ocak, 2016 akt. Ergan, 2020, s.352). Dolayısıyla bu hususta  İslam’ın yeni bir çıkmaz içerisinde olduğu ifade edilebilir.

thumbnail
Önerilen Yazı
Yapay Zeka Nedir? Tarihçesi ve Sosyolojisi

Atatürk, İslamiyet ve Laiklik

Laik kelimesi en temelde   Latince laicus’tan, o da Grekçe Laikos sıfatından gelmektedir. Türkler en temelde tarihsel süreç içerisinde  Bozkır Türklerinden itibaren sözlü hukuk anlamına gelen töre devletin dört temel unsurunu oluşturmaktadır. Bu yapı Selçuklular döneminde de varlığını sürdürmüştür. Bu hususta tarihçilerin ortak yorumuyla Osmanlı’nın teokratik bir devlet olmadığı fakat Sultanların daima şeriatın destekleyici konumunu üstlendiği ve İslam’ın koruyucusu olduğu ifade edilebilir. Yine Osmanlı’da  İslam etkili olmakla birlikte her şeyin başında devlet vardır. Bu görüş Yavuz Sultan Selim’in halifelik unvanı almasıyla çürütülebilir. Ama geneli böyledir. En genelde   dinin ilerlemeye engel olup olmadığı sorunsalı Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde sıkça tartışılmıştır. Bu konuyu Osmanlı’da Cevdet Paşa yargının laikleşmesi yolunda Nizamiye Medreseleri kurmuş ve Mecelleyi yazmıştır. Fakat bu dönemde bir taraftan yargıda Nizamiye Mahkemeleri bir taraftan da Şeri Mahkemeleri bulundurmaktaydı. Bu noktada da ikiliğin olduğunu söylemek olasıdır. ‘Nitekim ne 1876 ne de 1908 Anayasaları laik devlet fikrine açıktır. Her ikisinde de Sultanda halifelik vasfı toplanmakta ve İslam dininin devlet dini olduğu kabul edilmektedir. Bununla birlikte, Tanzimat’tan itibaren Osmanlı’da yargı, eğitim ve idare alanında girişilmiş olan bu faaliyetler, Cumhuriyet Türkiye’sinde atılacak adımları da ciddi anlamda kolaylaştırmış, hatta hazır hale getirmiştir’ (Ergan, 2020 akt. Fığlalı, 2001, s.354). Dolayısıyla laikleşme adımları Osmanlı’dan itibaren temeli atıldığı ve süreç içerisinde devamı geldiği söylenebilir. Türkiye  1922’de saltanatı kaldırmış, 1923’de Cumhuriyet’i ilan etmiş bu sayede iktidar problemi çözülmüştür.1924’te Tevhid-i Tedrisat  Kanunu çıkarılmasıyla da laik devlet olma yolunda adım atılmıştır. Bunun dışında çeşitli inkılaplarında süregelmesiyle hukuk, eğitim gibi alanlarda da laik düzenlemelere gidilmiştir. Son aşamada da 1937 yılında anayasa da yerini almış ve 1961, 1982 Anayasalarında da sürmüştür. ‘Sosyolojik olarak değerlerin evrimi ve ayrışması, toplumsal farklılaşma, iş bölümü ve uzmanlaşmanın bir sonucu olan laiklik, Türkiye Cumhuriyeti’nde “din ve vicdan hürriyeti, resmi bir devlet dinin bulunmaması, devletin din ve mezhep ayrımı gözetmemesi, devlet kurumlarıyla din kurumlarının ayrılmış olması ve devlet yönetiminin din kurallarına bağlı olmaması” (Ergan, 2020 akt. Günay, 2017, s.355). İlkeleri üzerine dayandırılmıştır. Bunun haricinde Cumhuriyet sonrası Batıcılık, Milliyetçilik fikir akımları din konusunda etkili olmuştur. Dolayısıyla laiklik din konusunda saygıyı ve siyasi çıkarı önlemeyi amaç edindiği söylenebilir. Yine Türkiye’de Cumhuriyet öncesinde din-devlet arası ilişkinin kökleri düşünsel olarak değişmeye başlamış olup Cumhuriyet’te köklü bir değişmenin yaşandığından bahsedilebilir.

Türk Toplumunda İnançla İlgili Bazı Göstergeler

İslamiyet en özelde toplumsal bütünleşmeyi sağlaması gerekirken günümüz Türkiye’sinde İslamiyet bu görevi üstlenememektedir. Çünkü farklı algılamalar, yönlendirmeler işi saptırmaktadır. Bu bağlamda dindarlık meselesinin de her ne kadar görünürde artmış gibi görünse de iç yüzünde olmadığı noktasında bir genel tartışma sürmektedir. Buna bir yorumda Ali Bardakoğlu’ndan gelmiştir. Ona göre ‘Türkiye’nin giderek dindarlaştığı tezi doğru değil; şekil ve sembolleri ölçü alırsak, bolca kullanılan dini kelime ve kavramları ölçü alırsak, ilk bakışta dindarlaşma artıyor zannederiz. Ama dinin insandan beklediği özü ve samimiyeti ölçü alırsak, ahlakiliği esas alırsak, kendine ve çevresine barış ve huzur veren bir rahmet olmasını esas alırsak…çok gerilere gittiğimizi söyleyebilirim’ (Bardakoğlu,2015 akt. Ergan,2020, s.361). Dolayısıyla dinde bir değişmenin söz konusu olduğu ve bunun belki de değişen kültür yapısıyla alakalı olduğu belirtilebilir. Yine kentleşme ve eğitim seviyesinin değişimi ile birlikte yeni bir sürecin başlaması karışıklığa yol açmış olabilir.

Sonuç olarak:

Gündelik hayatın kültürü içinde en önemli öğelerden biri dindir. Bu bağlamda din kültürün bir öğesi olmakla birlikte kültürün birçok alanına sirayet ettiği söylenebilir. Din tamamen kültürle değişim göstermez eski kültüründe devamını sağlar. Yani eski inanışlar ve ibadetler belli tarihsel süreçlerden sonra kendini bir şekilde devam ettirir. Birbirinden tam anlamıyla bağımsız olmaz ama değişkenlik gösterebilir. Din ve kültürün karşılıklı etkileşim süreci, sosyo-kültürel yapının dini etkilemesi şeklinde   karşılık bulmaktadır.  Bireylerde ki dindarlık eğilimleri, pratik ihtiyaçlar vb. unsurlar bu etkilenmenin altında ki temel faktörlerdir. Türk toplumu tarihsel süreç içerisinde çok farklı dinleri benimsemiş olup ortaya çıktığı süreçten sonra da farklı şekillerde yorum getirmiştir. Farklı mezhepleri, tarikatları oluşturmuş ve zamanla kültürün   üretmesiyle yeni bir döneme kendini dahil etmiştir.  Kültür kendini nasıl üretiyorsa dinde kendini bir yönüyle  üretmiştir. Yeni bir süreç meydana gelmiştir. Nilüfer Göle’nin İslam’ın Yeni Kamusal Yüzü adlı kitabından örneklendirme yapılacak olunursa: Kadınların  geleneksel modelde başörtü meselesi 1980-90’lara gelindiğinde kadınların kamusal alana girmesi, eğitim seviyesinin artması vb. unsurlarla yeni bir türban meselesini gündeme getirmiştir. Artık inançtan ziyade siyasi bir kimliği belirler hale gelmiş ayrıca bir direnişin sembolü haline gelmiştir. Bu hususta da gündelik hayatın kültürü belirlediğini onunda İslam’ın benimsenişini değiştirdiği ifade edilebilir.

Kaynakça:

  • Göle, N. (2017). Melez Desenler, 5. Baskı, İstanbul: Metis Yayınları.
  • Göle, N. (2000). İslam’ın Yeni Kamusal Yüzleri, 2. Baskı, İstanbul: Metis Yayınları.
  • Furseth, I. Repstad, P. (2020). Din Sosyolojisine Giriş, 2. Baskı, çev. İhsan Çapçıoğlu- Halil Aydınalp, Ankara: Tarcan Matbaacılık.
  • Köktaş, M.E. (2012). Türkiye’de Din ve Siyaset: Demokratikleşme Sürecinin Bir Problem Alanı, 3. Baskı, Bursa: Dora Yayıncılık.
  • Ulusoy, M.D. (2020). Toplumsal Yapı ve Unsurları, Türkiye’nin Toplumsal Yapısı, 2. Baskı, Ed. Nevin Güngör Erkan, Ankara: Siyasal Kitabevi.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir