1. Ana Sayfa
  2. Kitap-Film Analizi
  3. Tüfek, Mikrop ve Çelik Kitabı Analizi

Tüfek, Mikrop ve Çelik Kitabı Analizi

tüfek mikrop ve çelik kitabı belgeseli analizi

Tüfek, Mikrop ve Çelik kitabı, Jared Diamond‘a attir. Coğrafya ve fizyoloji profesörü olan Diamod, eseri kaleme alırken, eşitsizliğin kaynağına inmeye çalışmaktadır. Bizlerde Feyza Başaran’ın moderatörlüğünde Tüfek, Mikrop ve Çelik belgeseli yayınlarından da destek alarak ve grubumuzda tartışarak bu yayına katkı da bulunduk. İşte Tüfek, Mikrop ve Çelik kitabının analizi

Öncelikle Tüfek, Mikrop ve Çelik kitabın üstünde durduğu mesele, Jared Diamond adlı bilim adamının “Dünyada bu kadar çok eşitsizlik nasıl ortaya çıktı?” sorusuna cevap aramaya çalışması üzerine. İnsan fizyolojisi üzerine çalışan ve Yeni Gine’ye giden Diamond’ın merak duygusunu kamçılayan asıl soru ise oradaki yerel halktan birinin beyaz adamın kargosu fazla, bizim kargomuz neden az? sorusu oluyor. Kargo, hammadde ve onların daha önce hiç görmedikleri teknolojik aletler. Diamond oradaki yerel halkı incelediğinde ise öğrenmede çok çabuk ve yetenekli bireyler olduğunu, fizyolojik hiçbir eksikliğe sahip olmadıklarını ve çevresine kolayca uyum sağlayabilen insanlar olduklarını gözlemliyor, yerel halk ise güçlerinin farkında bile değil, gücün” ırk” ile geldiğine, Tanrının bir lütfu olduğunu düşünüyorlar. Diamond dünyayı ikiye ayırıyor, sahip olanlar ve sahip olmayanlar. Peki sahip olanlar nasıl ve ne şekilde sahip oldular? Gelişmeyen uygarlıklar neden kendilerini eksik görüp “beyaz adama” tamah ettiler, neden kendi mallarını üretemediler? Diamond bunların cevabını ”coğrafi şans” olarak adlandırıyor. Yeni Gine dağlık bir alanda bulunuyor ve “tarım” en az Orta Doğudaki kadar eski fakat toprakları verimsiz olduğu için yeteri kadar besin üretip tüketemiyorlar. Taro adlı bir ağacın içindeki besinden bahsediliyor belgeselde, nişastası bol ama protein bakımından fakir bir besin ,3-4 gün onu işlemek için uğraşıyorlar fakat besinden aldıkları enerji besini üretmek için kullandıkları enerjiden çok çok az, bunun yanı sıra bu ağaçlarda bölgede çok az bulunuyor, hayvanları evcilleştirmeye çalışsalar da vahşi hayvanlar üzerinde çalıştıkları için başarısız oluyorlar. Bildiğimiz gibi Orta Doğu ise Dünyadaki en iyi ekinlere sahip ve buğday, gereken enerji miktarını çok fazla enerji harcamadan verebiliyor ayrıca tarımın ayrılmaz parçası olan hayvanları da evcilleştirerek maksimum düzeyde verim alıyorlar bu nedenle bu bölgeye “Bereketli Hilal” adı veriliyor. Evcilleştirilen hayvanların atalarının Asya, Avrupa, K.Afrika ve Orta Doğu olduğunun üstünde durularak eşitsizliğin” coğrafi konumdan” kaynaklandığına tekrar değinilmiş. Peki Orta Doğu bu kadar üstün olmasına rağmen neden iktidar merkezi ve tahıl ambarı değildi? Evet en besleyici ekin buradaydı ama iklim çok kurak ve ekolojisi yoğun tarımı kaldıramayacak kadar kırılgandı ve çevre çok tahrip edilmişti bu sebeple insanlar “Bereketli Hilal’in doğusu Hindistan’a doğru ve batısı Avrupa’ya doğru göç etmek zorunda kaldılar, Mısır’daki medeniyet patlamasının evrimsel sürecini de bu şekilde anlatmış belgesel. Bu zamana kadar Avrupa’da olmayan ekin ve hayvanlar, Bereketli Hilal’in ekin ve hayvanlarıyla buluştu bu sebeple Amerikan Endüstrisi tarımın Bereketli Hilal’den yayılması olmaksızın düşünülemez. Peki Diamond’ın zenginlik ve güç dağılımını inek ve buğdaya indirgemesi çok basit bir argüman olmaz mıydı? Kültür, politika, dinin güç dağılımı üzerinde etkisi yok muydu? Diamond bu gibi sebepleri göz ardı ettiği için, insanların kaderlerini yönlendirebileceği, determinist biri olarak suçlandı. Afrikalıların modern teknolojiyi geliştirememelerinin nedeni olarak beceri eksikliği değil kıtaların şeklinden kaynaklandığını, kazananların kaybedenlerden ayrılmasını yine coğrafyaya yüklüyor Diamond. İkinci bölümde ise, fetihlerden bahsediliyor. Altın ve onur arayışında olan İspanyollar Güney’e, İnka medeniyetine doğru yol almıştı. Bu sırada İspanyollar Orta Doğudan aldıkları besin ve et, süt, yün, deri, gübre ve kas gücünü karşılayabilen hayvanları ile daha karmaşık toplumlar üretmek için gerekli olan besin üretimine sahiptiler. İnkalar’ın ise yalnızca patates ve mısır gibi sayılı yerli ürünü vardı, üretken olmak için ellerinde kaynakları yoktu ve yerel hayvanları yalnızca lamalar idi. Lamalar yalnızca yün desteği sağlıyordu İnka halkına ve bu onlar için büyük bir dezavantajdı. İspanya aynı zamanda çok iyi bir orduya ve silah teknolojisine sahipti, büyük buluş: Çakmaklı Tüfek. İspanya Bereketli Hilal’in varisi olan metal işleme ile asırlar süren deneme yanılma yoluyla çelikten asıl güç kaynakları olan kılıçları ürettiler. Bu daha sonraki zamanlarda Rönesans Kılıcı diye anıldı, sivil kıyafetlerle dahi kullanılan kılıç, Orta Çağ şövalyeleri soyu ve aynı zamanda centilmen bir erkek olduğunuzu gösteren bir sembol haline geldi. İnkalar ise çeliğe göre çok dayanıksız olan bronz aletlerden savaş aletleri yapmaya çalışıyorlardı. Peki İspanyollar neden iyi bir orduya sahipti, iyi savaşmayı nerden biliyorlardı? Aztek-Meksika savaşlarında Meksikalılar Bereketli Hilaldeki Sümerler’den aldıkları, karmaşık semboller sistemi olan çivi yazısını kullanarak fetihlerden edindikleri tecrübeleri el kitabı haline getirerek diğer askerlerin bilgi sahibi olmasına katkı sağladılar, İnkalar bu sırada yazının ne olduğunu bile bilmiyorlardı, sözlü edebiyatta
gelişmişlerdi.1532 tarihinde İnka medeniyetinin imparatoru Atahualpa, İspanyollara göre sayılarının kat be kat fazla olduğunu düşünüp onları hezeyana uğratacağını düşünerek, İspanyolların sözde Tanrı’larının kaçışını kutlamak için bir bayram havasında giden Atahualpa ve halkı, sayıları çok az olan İspanyolların silahları sayesinde bozguna uğratıldılar ve Atahualpayı işbirlikçi esir olarak aldılar, para karşılığı özgürlüğüne kavuşabileceğini söyleyen İspanyollar paralarını aldıktan sonra İnka İmparatorunu boğarak öldürdüler. Peki İspanya İnkaları yendi de neden tam tersi olmadı? Avrupa mitolojilerinde yer alan cesur, gözü pek, zeki kişisel özelliklerinde değil elbette, coğrafi konum ve tarihleri sayesinde edindikleri mikrop, Çelik ve tüfek sayesinde, bu şekilde Avrupa Dünyayı yeniden şekillendirmeye başladı ve Amerika, Afrika, Avustralya ve Asya’yı kolonileştirmeye başladılar. İspanyolların tüfeklerinden daha tehlikeli olan bir başka kitle imha silahları vardı: Bulaşıcı Hastalıklar. Peki mikroplar neden tek taraflıydı? Neden Avrupalılara değil de İnkalılara bulaşıyordu? Bunun cevabı çiftlik hayvanlarının dağılımında yatıyordu. Domuz, inek, koyun, keçi gibi hayvanlarla yakın temas içerisinde olan Avrupalılar, bulaşıcı özellikle de çiçek hastalığına karşı yüzyıllar boyunca dirençli hale geldiler ve genetik açıdan daha üst hale geldiler, ölümcül hastalıklara karşı direnç kazanıp bunu kuşaktan kuşağa aktardılar ve virüsü gittikleri yerlere taşıyarak fetihlerde öldürdükleri insanlardan çok daha fazla kişiyi öldürebileceklerdi. Bulaşıcı hastalıklar, gizli silahları haline geldi. Peki neden İnkalar’ın Amerika yerlilerini yayacak virüsleri yoktu? Çünkü lamalar sağılmıyor ve yakın temas halinde olmuyorlardı bu sebeple ölümcül bir virüsle karşılaşmamışlardı. İlerleyen zamanlarda Avrupalılar Afrika’ya kadar uzanan ve tüfek, mikrop ve çeliğin kalıcı sembolü haline gelen ve halen de Afrika’nın doğal kaynak rezervlerini taşıdıkları ”buharlı lokomotifi” ürettiler. Ürettikleri bu makina; Avrupa’nın dışında başlayan fakat Avrupalıların mükemmelleştirdiği yüzlerce yıllık kompleks teknolojik gelişmenin sonucu ve tarımın binlerce yıl önce verdiği avantajlardan kaynaklanıyordu. Avrupalılar “genişleme” politikasını esas alarak ve demir yollarını kullanarak Afrika’nın güney ucunda yeni bir yerleşim alanı kurdular fakat buradaki çoğu kabileyle aralarında arbede çıksa da teknolojiyi en yüksek verimde kullanarak (çakmaklı tüfeğin yanı sıra tam otomatik silah icat ettiler) kabileleri alt etmeyi başardılar. Tüfek, mikrop ve çeliğin galip gelmesi yeni bir çağın doğuşu olacaktı. Avrupalılar Afrika içlerine kadar ilerlediler fakat bir zamanlar en büyük müttefikleri olan “coğrafya” şimdi düşmanları haline gelmişti, ekinler büyümüyor, tarlaları süremiyor ve hayvanlarını birer birer kaybediyorlardı bunun nedeni ne olabilirdi, neden bunca yıldır müttefikleri olan ”coğrafya” onlara sırtını çevirmişti? Bunun cevabı yine “coğrafyada” gizliydi. Avrupalı ekinler Afrika’nın tropikal ikliminde hayatta kalacak şekilde evrimleşmemişti. Avrupalılar, Ümit Burnuna gittiklerinde böyle bir şeyle karşılaşmamalarının nedeni ise, ekvatora aynı uzaklıkta oldukları için sıcaklık ve enlemlerinin aynı olması idi yani Avrupalı ekinler Ümit Burnundaki topraklarda uyum sağlayıp yetişebiliyordu bunun yanı sıra çiçek hastalığına karşı dirençli olan Avrupalılar Afrika’ya gittiklerinde birer birer sıtma hastalığına yakalanarak hayatlarını kaybetmeye başladılar bunun nedeni orada nasıl yerleşmeleri gerektiğini bilmemelerinden kaynaklanıyordu. Sıtma hastalığına neden olan sivrisinekler sulak alanlarda yaşıyorlardı bu sebeple Afrikalılar evlerini rutubetli yerler yerine kurak ve yüksek yerlere ve geniş ve nispeten küçük topluluklar halinde yaşadılar. Avrupalılar ise hiçbir zaman bu şekilde yaşamalarına anlam veremediler ve sulak yerlerde, dar ve büyük topluluklar halinde yaşadılar bunun sonucunda da yüzlerce, binlerce kayıp verdiler. Fetihler tersine mi dönmüştü? Tropik iklim tüfek, mikrop ve çeliği dolayısıyla Avrupalıları mağlup etmiş gibi gözüküyordu. Fakat Avrupalıları kolonici güçleri çekiyordu ve sonuçta Avrupalılar Afrikalılar’ın doğal kaynak rezervlerini çıkartmak için Afrikalıları köle olarak çalıştırdılar, evler yıkıldı, ocaklar söndü, onlarca yaşlı ve kadın öldürüldü…Tasarladıkları demir yolları ile de Afrika’nın zenginliklerini kendi ülkelerine taşıdılar. Peki tüfek, mikrop ve çeliğin günümüz Afrikasındaki yeri nedir? Zambiya kolonileşme ile şekillenmiş ve Avrupa modeline göre inşa edilmiş şehir ve kasabalardan oluşuyor. Günümüzde halen “sıtma” hastalığı Zambiya’nın hikayesini şekillendirmeye devam ediyor, Zambiya’da sıtma hastalığı “kamu sağlığı problemi” olarak yer alıyor. Eskiden geniş ve küçük topluluklar halinde yaşarken günümüzde yoğun nüfuslu hale gelmeleri nedeni ile büyük topluluklar
halinde ve dar alanlarda yaşıyorlar bu nedenle de “sıtma hastalığı” kontrol edilemez bir hal alıyor. Sıtma hastalığından dolayı ekonomileri de bitmiş durumda çünkü hastalıktan dolayı kadınların çalışması imkansız hale geliyor. İktisatçılar Zambiya’nın yılda sadece %1 büyümesinin nedenini “sıtmaya” bağlanabileceğini söylüyorlar. Artık ne yazık ki antikorlar işe yaramıyor ve virüsün özellikleri mutasyona uğruyor, sıtma mevsiminin yaşandığı dönem ise günde ortalama 7 ölüm gerçekleşiyor. Dünyamızı şekillendiren üç ana kuvvet tüfek, mikrop ve çelik gezegenimizin “coğrafyasında” saklıdır. Küçük bir alan en iyi ekin ve hayvanları bir grup insana tarihsel bir üstünlük verdi, Avrupalılar silahı ve çeliği mükemmelleştirdiler, ölümcül hastalıkları ve mikropları evrimleştirdiler, daha sonra bunları kıtaları fethetmek ve servet edinmek için kullandılar. Zambiya’da tropik mikroplar halen halkını yoksulluğa sürüklüyor, peki bu şimdi olduğu gibi Afrika’nın yoksulluğa mahkum olacağı anlamına mı geliyor? Elbette, hayır! Afrika ve az gelişmiş ülkeleri unutun diyen determinist bir mesaj ile yaklaşmayıp bu yoksulluklarının belirli sebeplerinin olduğunu ve bu sebepleri anlayarak tarihsel olarak dezavantajları olan ülkelere yardım edebiliriz. Afrika ile aynı coğrafi problemlere ve sağlık sorunlarına, aynı endemik sıtmaya sahip olan tropik ülkelerden Malezya ve Singapur neden Dünya’nın en gelişmiş ekonomileri içerisinde yer alıyor diye sormadan edemiyor insan. Singapur ve Malezya, coğrafya ve mikrobun oluşturacağı yükü fark ettiler ve mikrobu ülkelerinden uzaklaştırmayı başardılar, kendilerini anlayarak dönüştürdüler ve ekonomileri ile yaşam biçimlerini değiştirerek sürekli düşmanları olan “coğrafyayı” müttefikleri yapmayı başardılar.Burada Afrikalılarda sıtmadan korunmak için geniş ve küçük topluluklar halinde yaşamışlar aynı zamanda sivrisineklerden korunmak için evlerini yüksek ve kuru yerlere yapmışlar,onlarda coğrafyayı kendilerine yararlı olacak şekilde kullanmamışlar mı diye düşünüyor insan fakat Afrikalılar tüm bunları coğrafyanın farkına varmadan bilinçsiz şekilde yapmışlardı bu sebeple Singapur ya da Malezya gibi ilerleyen zamanlarda gelişmiş bir ekonomiye sahip olamadılar. Coğrafya ve tarihi anlamanın neler yapabileceği, neleri değiştirebileceğini bu somut örlerle görmüş oluyoruz. Açıklamalar size güç verir, değiştirme gücünü…Bize geçmişte neyin, neden olduğunu anlatırlar ve bizde bu bilgileri gelecekte farklı şeylerin olması için kullanırız. Günümüz Zambiya’sında “ulusal çapta” bir proje uygulanmaya başlandı, proje eğer pozitif seyirde devam ederse proje sonunda sıtmanın kontrol altına alınıp refah seviyesinin maksimum düzeye çıkması, refah düzeyinin yükselmesi ise yüksel verimliliğe neden olarak zengin bir millet olma yolunda ilerleyerek yeterli olana sadece yiyecek değil bir insanı tam ve bütün olan “tatminkar” bir birey ve hayat yaşamaları için gerekli zamana sahip olacaklardır. Tüm bunlardan yola çıkarak aklıma takılan, sizin de okurken aklınızda soru işaretleri oluşacak kısımlara, farklı perspektiflerden bakmak için aramızda tartıştığımız birkaç soru ile yaklaşmak istedim.

Diamond diğer nedenlere baksa da Dünyadaki eşitsizliklerin asıl kaynağının, coğrafi konumdan kaynaklandığını söylüyor. Zenginlik ve güç; inek ve buğday kadar basit bir argüman mı sizce?

Erel Alkana göre,

Öncelikle her karmaşık olgunun, özünde basit bir olay olduğunu düşünüyorum. Ben, yazarın argümanını çok mantıklı buldum. En derine inmiş ve “coğrafya kaderdir” sözünü adeta doğrulamış. İnsanlar, temel ihtiyaçlarını giderdiğinde “boş vakit” ortaya çıkıyor. Çıkan bu boş vakitte ise çeşitli uğraşlar elde ediliyor. Bu uğraşların sonucunda da icatlar gerçekleşiyor ve o toplumda sıçramalar yaşanıyor. Papua Yeni Gine ve Mezopotamya örneğinde de bunu net bir şekilde görüyoruz.

Beyza Yıldırım’a göre,

Bitkisel ve hayvansal üretim üzerinde durulmuş ve hayvanlar evcilleştirilmiştir. Kullanılan hayvan türleri ve kullanım alanları elde edilecek güç üzerinde oldukça önemli bir role sahip. Atların İspanyollar tarafından askeri amaçla kullanımları da buna örnek olarak verilebilir. Bu durumun etkisi olduğu konusunda Diamond’a katılıyorum ancak tek belirleyicisi bu mu emin değilim.
Bana göre, Belgeselin başında Yeni Gine halkının yediği bir besin olan tarodan bahsedilmiş, besini bulmak çok zor ve bu yüzden depolanamıyor. Emek yönünden çok zahmetli olmasına karşın protein yönünden bir o kadar eksik, bu da kendi mallarını neden üretemediklerini açıklıyor. Bu olay bana ”karnı aç olan felsefe yapamaz” sözünü hatırlattı, öncelikle kendi yaşamlarını sürdürebilir bir yaşama sahip olduktan sonra, yeni buluşlar yapmaya başlar ve kendi mallarını üretmeye geçebilirler.

İşçi sınıfından olan insanların çok çalıştığı için geriye kalan zamanlarında yalnızca dinlenmeye fırsat bulmaları ve içinde oldukları durumu sorgulayamamaları da bu duruma benzer olarak örnek verilebilir Diamond’ın bir sosyolog değil de, fizyoloji profesörü olmasının araştırmanın seyrini değiştirdiğini düşünüyor musunuz?

Beyza Yıldırım’a göre,

Belki coğrafya ve fizyoloji profesörü olmasaydı coğrafi konuma bu kadar inilemezdi. Kültürel olarak bakmaktan ziyade daha farklı bir bakış açısı getirilmiş oldu. Belki de bir sosyolog ve antropolog ile beraber yürütülmüş bir çalışma olsaydı daha derine inilebilirdi ve kapsamlı, farklı alanlara uzanabilen bir çalışma olurdu.
3.bölümde aslında her şeyin tam tersine döndüğünden bahsediliyor, Afrika’nın içlerine giren Avrupalılar orada bildikleri tarımı uygulamaya çalışsalar da aynı enlem üzerinde yer aldıkları İnkalar’da yaptıkları tarım gibi başarılı olamıyorlar ekinleri onları yüzlerce yıl ayakta tutsa da tropikal iklimde nasıl tarım yapacaklarını bilmiyor ve ektikleri ekinler büyümüyordu, çiçek hastalığına karşı direnç kazansalar da tropikal hastalıklara karşı dirençsiz oldukları için onlarca can verdiler. Afrikalılar ise kendilerine göre stratejiler geliştirimlerdi. Yaşam alanlarını nemli yerlere yapmayarak ve uzak küçük topluluklar halinde yaşayarak… Tüfek mikrop ve Çelik her şeye rağmen Afrikalılar’ın leyhine dönmüş olmasına rağmen Avrupalılar kolonici güçlerini devreye sokarak Afrikalıların doğal kaynak rezervlerini kullanarak oranın yerel halkını köleleştirdiler. Burada coğrafya Afrikalıların leyhine dönmüşken, ”beyaz adam” yine de yerel halkı zorlayarak olayı kendi leyhlerine çevirmişler. Bu duruma ne diyorsunuz?

FerhatBayık’a göre,

 Diamond’ın coğrafya ile ilgili fark ettiği en önemli şey insan faktörüydü. Ona göre beyaz olmayanların doğayla baş başa kalması, teknoloji ve bilim konusunda ilerleme kaydedememesi tamamen doğayla başa çıkabilme yeteneğinden kaynaklanmakta. Yani beyaz insan doğanın çetin koşullarına ayak uyduramadığından yani gerek bedensel gerek zihinsel anlamda yetersiz kaldıkları için, doğalın ötesinde sembolik gelişmeleri keşfedebildi. Yani buna mecbur kaldığı için bu böyle oldu. Kısacası, Alaska’da yaşayanların soğuktan korunma yöntemlerini keşfetmesi gibi… Hatta kendisi Diamond, şöyle diyor: “Biz beyazlar, helikopteri zeki olduğumuz için icat etmedik. Ama mecbur kaldığımız için icat ettik. Aksi halde doğada var olamazdık. Ancak Afrikalılar her türlü var olabildikleri için bizden daha zekidirler.”

Tüfek, Çelik ve mikrop olmasaydı gerçekten fetihler ve kolonileşme olmazdı diyor Diamond, katılıyor musunuz?

Ferhat Bayık’a göre,

 Kesinlikle doğru diyor; sebebi şu bu unsurlar olmasa topluluk olmazdı yani çokluk bi arada bulunmazdı. JJ Rousseau’ya göre insan doğası gereği yalnızdır. Savaşmayı bilmediği gibi barış diye bir kavrama da sahip değildir. Sadece üreme amacıyla bir araya gelir tıpkı doğa durumundaki hayvanlar gibi. Bu barbar durumdaki insan en doğal insandır Rousseau’ya göre. Çağdaş insan ise artık o doğal insan değildir. Çünkü bu çelik tüfek mikrop hepsini kullanmaktadır. Başkalaşmış, yabancılaşmıştır. Diamomd’ın 30yıllık araştırmasından sonra bile tüfek, mikrop ve çeliğin arkasındaki soru, her zaman olduğu kadar önemli bir şekilde önümüze geliyor. Neden Dünyamız zengin ve fakir arasında bölünmüş bir durumda ve biz bunu nasıl değiştirebiliriz?

Tüfek, Mikrop ve Çelik Belgeseli

Tüfek, Mikrop ve Çelik kitabının yanı sıra belgeseli de vardır. Aşşağıdan izleyebilirsiniz.

Yorum Yap

Yazar Hakkında

Merhaba, ben Feyza Başaran, Hacettepe Üniversitesi Sosyoloji bölümü öğrencisiyim.

Yorum yap