1. Ana Sayfa
  2. Akademik Çalışma
  3. Türkiye’de Sosyolojinin Rolü, İşlevi ve Geleceğine Dair Bir Tartışma Denemesi

Türkiye’de Sosyolojinin Rolü, İşlevi ve Geleceğine Dair Bir Tartışma Denemesi

sosyolojinin rolü işlevi furkan aksu 1
1

Sosyoloji bilimi, Dünya’da meydana gelen dönüşümleri anlamlandırma ve toplumların-sistemlerin tanımlanmasının ihtiyaç arz ettiği 19.yy’da sistemleştirilen bir sosyal disiplin olarak günümüze değin bir takım paradigma dönüşümleri yaşayarak ulaşmıştır. Sosyologlar toplumsal dünyayı analiz etmek adına bir dizi yöntemler geliştirmiş, yapılar ve sistemler tahayyül etmiş, kimi zaman sorunlara çözümler üretmişlerdir. Ancak sosyoloji geleneği diğer disiplinler gibi Dünya’da bir gelenek oluşturmayı tam anlamıyla başaramamıştır (Türkiye’de de durum çok farklı sayılmaz). Sanatta ortaya çıkıp toplumları dönüştüren postmodern paradigmadan sosyoloji bilimi de olağanca etkilenmiş; bu nedenle gelenekten bir kopuş söz konusu olmuştur. Günümüz sosyologları bu bilim dalının ne işe yaradığı, hangi konular hakkında söz söylemesi gerektiği ve pratik alanda nasıl bir yer edinmesinin ihtiyaç olduğu gibi konularda kararsız gözükmektedir. Dünya’da ve Türkiye’de sosyologların ürettikleri bilginin ne ölçüde işlevsel olduğunu ya da ‘’ne vadettiğini’’ anlamaya çalışmak hala ve hala temel tartışma konularımız arasındadır.

Sosyolojinin ne olduğu, çalışma alanı ve kapsamının hangi ölçütlerde belirlenmesi gerektiği gibi konular neredeyse iki asırdır tartışılagelmesine rağmen olgunluğa ulaşamamıştır. Modern bir disiplin olarak sosyoloji biliminden başka ‘’ne’liğinin’’ hala tartışıldığı bir bilim dalı yoktur; ki bu durum sosyolojinin disipliner bir bütünlük içerisinde ilerlemeyişinden kaynaklı olabilmektedir. Öyle ki sosyoloji bilimi 20.yy’ın ikinci yarısı ve sonrasında insanlığın karşısına klasik dönemde vadettiğinden çok farklı bir bilgi üretim pratiğiyle çıkmıştır.

Klasik [1] Sosyolojik yaklaşımın doğuşu dönemin siyasi atmosferinden bağımsız gelişmemiştir. Coğrafi keşifler ve öncesinde devletlerin ‘’tebası’’ olan insanların birer toplumsal aktör olarak belirli haklar iddia etmesi ve en önemlisi Sanayi Devrimi ile birlikte emek piyasasının oluşarak toplumsal düzeni bütünüyle dönüştürmesi ile birlikte gelişen toplumsal süreçler, düşünürlerin zihinlerinde ‘’toplum nasıl bir ilerleme halindedir?’’ sorusunu belirtmiştir. Klasik dönem sosyologlarının iddiası insanlığın ilerleyişini sistematik olarak analiz ederek bir makro teoriye oturtmak olmuştur. Karl Marx’ın insanlık tarihini komün yaşamdan ele alıp dönemindeki kapitalist toplum yapısına evirildiği bir şema ile ortaya çıkmasının yanında insanlığa bir gelecek de vadederek ilerleyişin kademeli olarak tekrar komün yaşama doğru devam edeceği savı bir kenara dursun; Emile Durkheim’ın insan topluluklarını mekanik ve organik dayanışmaya dayalı toplumlar olarak sınıflandırıp Dünya nüfusunun artması ile her toplumun organik dayanışmaya evirileceği iddiası bu dönemin karakteristik özelliğidir.[2] Sosyolojinin isim babası Auguste Comte (1798 – 1857), doğa bilimlerinin yasalarının bizzat beşeri bilimlere de aktarılmasını önermiş ve bu alanda çalışmalarda bulunmuştur. Diğer sosyologların geliştirdikleri ilerlemeci sistemlere öncü olacak ‘’üç hal yasasını’’ ortaya atan Comte; burada toplumların edimlerini dinlerin belirlediği teolojik aşama ve bir geçiş evresi olarak seküler değer ve kutsalların yaratıldığı metafizik aşamaya evirildiğini ve kaçınılmaz bir şekilde tüm toplumların bir gün pozitif aşamaya geçerek bilim ve aklın tek kutsal olduğu bir inanışa sahip olacaklarını savunmuştur. [3]

Bir diğer klasik sosyolog Emile Durkheim‘ın (1858-1917)’a göre sosyoloji olgular ve kurumlar bilimidir. Ekonomi, hukuk, aile, eğitim gibi toplumsal kurumlar ancak birbirleriyle açıklanabilmektedir. Veyahut herhangi bir toplumsal kurumdaki aksaklık ancak başka bir olgu ya da kurumla açıklanabilmektedir (burada pozitivist vurguyu rahatlıkla görebilmekteyiz). Kardeş, eş, ya da yurttaş olma görevimi yaptığım, akdettiğim sözleşmelere uyduğum zaman, benim ve edimlerimin dışında hukuk ve töreler için de belirlenmiş ödevleri yerine getirmiş olurum (Durkheim, 1912: 29). Yani tüm olgular birbirlerine bir canlı organizmanın birbirleriyle ilişkisi kadar bağımlı ve işlevsel bir uyum içerisinde ilerler. Durkheim için toplumsal yapının var olduğu halde devamlılığı hayati bir önem taşımaktadır. Semboller, dini pratikler ve ritüeller aracılığıyla taşınan toplumsal yapıların çözümlenmesini önemser.

Buradan hareketle klasik sosyolojinin meselesinin toplumun ilerleyiş sistemini çözmek, (bazıları için) ilerleyişi yönetmek olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Modern dönem sosyologlarının bu makro toplum teorileri belli ölçüde başarısız olmuş, beklenilen gibi dönüşümler gerçekleşmemiş olsa da salt bu durum toplumları genel bir sistematik içerisinde ele alma yaklaşımının yanlış-beyhude bir çaba olduğunu söylemek yeterli bir sebep değildir.

Avrupa’da sosyologlar toplumların işleyişi ve ilerleyişi adına ortaya koydukları modelleri ve klasik sosyologlar tarafından teorik altyapı geliştirilirken ABD’de farklı bir paradigma boy göstermiştir. Burada paradigma farkı Avrupa toplumlarının dönüşümler yaşarken Amerikan toplumunun sancılı bir şekilde henüz yeni telakki ediliyor olmasından kaynaklıdır diyebiliriz. Öyle ki demokrasi, uluslar, özgürlük gibi kavramları tartışan Kıt’a Avrupası sosyologlarının aksine ABD’nin gündeminde yeni kurulan kentlerin yapısı, kentlerdeki suç oranları, nüfus, sağlık, sosyal yapıyı inşa edecek sosyal politikalar yer almaktaydı. Haliyle sosyologların da ilgisi bu yönde daha pratik çalışmalara doğruydu diyebiliriz. Chicago Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde 1. Dünya Savaşı’ndan 1930’lann ortalarına kadar akademisyenler ve öğrenciler tarafından yapılmış kente ilişkin çalışmalar bütünü, yaygın olarak “Chicago Okulu” adıyla anılmaktadır (Kaya, 2011).

Chicago Okulu’nun sosyoloji tarihinde önemli bir yer edinmesinin sebebi ilk defa daha mikro ölçekte konulara-sorunlara karşı tanımlama ve çözümler üreten pratik bir sosyoloji yaklaşımını geliştirmeyi başarmalarındandır. İntiharlar, suçluluk, gettolar, işsizlik ve yoksulluk, kırsal alanlar ve kentleşme gibi konularda günümüz sosyologları çalışmalar yürütebiliyorlarsa Chicago Okulu’nun ortaya koyduğu çalışmalar sayesindedir. Öyle ki ABD’nin Chicago kentindeki gettolaşma, suç oranları, kentleşme sorunları ve işsizlik gibi problemler sosyoloji disiplininin ürettiği bilgiler ve günümüz sorunlarına dahi ışık tutan Chicago Okulu teorileri ile belli oranda üstesinden gelinmiş problemler olduğunu söyleyebiliriz. Kıt’a Avrupa’sı sosyoloji disiplininin ilk sistemleştirildiği çalışmaları ortaya koymuş olsa da bir takım kısır tartışmalara sıkça yer vermesi sebebiyle pratik çözümler üretememiştir. Bir örnek olarak toplumcu-ferdiyetçi tartışması Türkiye’de de temel tartışma alanlarından biri olarak Avrupa Sosyolojinin bir konusudur. Konu klasik dönemin bir ideolojik problemi olmakla birlikte bu tür ideolojik tartışmalar modernizm-postmodernizm; beynelmilelcilik-millicilik şeklinde sürekli devam edegelmiştir ki ilerleyen bölümlerde bu konulara değineceğiz. Burada bir ideoloji olarak sosyolojiye değinmek yerinde olacaktır.

Sosyolojizm, bilimsel yaklaşımların ideolojik olarak tek gerçeklik sahası olarak kabul edilme eğilimi gösterdiği modern dönemin bir ürünüdür. Sosyolojizm insana etki eden tüm unsurların toplumsal bir boyutu olduğunu ve ancak sosyoloji disiplini ile açıklanabileceğini savunmaktadır. Akımın kurucusu ve ilk savunucusu Emile Durkheim, çalışmalarının bir kısmını bireysel psikolojik durumlarla açıklanan olguların toplumsal kökenlerini ortaya çıkarmaya ayırmıştır ki bu anlamda en önemli çalışma yine Emile Durkheim’ın araştırmalarına yer verdiği İntihar (Suicide-1897) eseridir. Doğal belirlenmişliklerin ya da psikolojik semptomların değil intiharın birçok olgu gibi toplumsal ilişkiler ve toplumsal düzende meydana gelen bir takım patolojik durumlardan kaynaklı olduğunu ileri sürer. Durkheim’ın en sıkı takipçilerinden Ziya Gökalp’de sosyolojizm geleneğini devam ettirerek toplumun belirleyiciliğini öncelemiştir. Tevhid şiirindeki ‘’Ferdler yok, cemiyet var.’’ ibaresi toplumsalın fertler üzerinde belirleyiciliğini vurgulamaktadır. Gökalp’in karşısında Yusuf Akçura ve Prens Sabahattin gibi isimler ferdiyetçi bir çizgide eleştirilerde bulunarak günümüze değin süregelen bir takım siyasi tartışmaların da temelini teşkil etmiş olmuşlardır.

İlk Türk sosyolog Ziya Gökalp sosyoloji disiplininin ‘’medeniyetler bilimi’’ olduğunu vurgulamış ve Türk milletini tarihsel köklerini sosyolojik anlamda inceleyerek bir hars-medeniyet ayrımı teorisi ortaya koymuştur. Hars milletin kendi iç müesseselerinin ve an’anelerinin toplamı iken medeniyet farklı kültür daireleri ile o harsın ortak noktalarını yansıtan bir kavramdır. Sosyoloji Gökalp’e göre hem medeniyet daireleri arasında karşılaştırmalar yapmalı hem de Türk harsının medeniyet dairesiyle olan ortak yönlerini açığa çıkarmalıdır. Bu durumda Gökalp milli sosyologlar için iki görev tanımı çizmiştir.

“Türk içtimaiyatçıları, bir taraftan Türklüğün, içtima î tekâmülün hangi seviyesinde bulunduğunu, hangi medeniyet dairelerine mensup olduğunu, bu medeniyetlerle Türk harsı arasında ne gibi farklar bulunduğunu aramalıdır. Diğer taraftan da milletlerin intizam ve terakkisi, ne gibi içtimaî kanunlara tâbi olduğunu tetkik ederek millî hayatımıza sekte veren marazî amillerin bu kanunlar dairesinde tedavisine çalışmalı, millî tekamülümüz e selim bir istikamet vermeye uğraşmalıdır. “ (Tuna, 2011).

Klasik-modern sosyolojik yaklaşımın Türkiye’deki özgün temsilcisi olarak Ziya Gökalp, Dünya’daki ikinci sosyoloji kürsüsünü Türkiye’ye kazandırmış (Darülfünun İçtimaiyat Kürsüsü-1914) ve Türk sosyologlar için bir asır öncesinde bir görev tanımı çizmiş ancak Gökalp ekolü trend olma özelliğini Ankara Ekolüne devretmesiyle bir devir de kapanmıştır. Şimdiye kadar ele aldığımız klasik sosyolojik yaklaşımlar ve Türkiye’de toplumsal sistemleri inceleyen sosyologların çalışmaları Dünya’da ulus devletlerin kurulmasına öncülük etmiş fikirleri ve Türkiye Cumhuriyeti’nin programını ortaya koymuş bir geleneği yansıtmaktaydı. Mevcut sosyoloji geleneği ilk defa sanatta ortaya çıkan post-modernizm akımının sosyologlarca trend olduğu 20.yy’ın son çeyreğinden günümüze değin klasik-modern dönem ürün ve çalışmalarını eleştirmekten öte bir şey ortaya koymamıştır.

Marshall Berman’ın postmodernizmin çıktılarını kaleme aldığı eserinin ismi bize aslında savunucuları tarafından bile tanımlanmakta zorluk yaşanan postmodernizm hakkında birtakım ipuçlarını barındırıyor: ‘’Katı olan her şey buharlaşıyor’’

Sadece sosyologlar değil diğer bilim insanları ve ideologlar da modern-klasik dönemde sistemler oluşturmayı, bir türlü işlerlik kazandırmayı ve belirli kutsal değerler aracılığıyla sistemlerle toplumları adeta zamklamayı başarmışlardır. Uluslar için Durkheim’ın öngördüğü ritüeller ve semboller, yurttaşlık ahlakı ve değerler; Maurice Halbwachs’un öngördüğü toplumsal hafıza unsurları birçok farklı modern topluluk için çeşitli formlarda işlevsel olarak tasarlanmıştır.

Ancak postmodern sosyolojik yaklaşımlara göre modern dönemde yapılan tüm çalışmalar ve makro teoriler bazı ideolojilere hizmet etmekte, gerçekliği hakim toplumsal yapıya göre tahayyül edip bireyi örselemekte ve aşırı genelleştirmelerde bulunmaktaydı. Birçok konuda doğru tespit ve eleştirilerde bulunan postmodern akımın savunucuları, modern dönemde inşa edilen değer ve kavramların tümüne eleştirel bakıp onları alaşağı etmek için çalışmalar yürütmüşlerdir. Aslında postmodern akımın savunucularının hedefi salt klasik sosyoloji teorileri değil toplumsal yapılardır. Örneğin Fransız sosyolog Michel Foucault toplumu iktidar kavramı ile açıklarken ‘’aslında toplumlar uyum içinde bir bütün değildir’’i vurgulamaktaydı.

Modern toplumsal yapıların aksaklıklarını teorik çerçevede analiz eden postmodern sosyologlar büyük ölçüde analizlerinde haklı olsalar da burada sorun yapıları eleştirirken yerine bir öneride bulunmamalarıdır. Sosyoloji disiplinini salt eleştirel perspektif indirgeyen bu akıma göre bir sosyoloğun ne yapması gerektiği sorusu da muallakta kalmaktadır. Türkiye’de de son yıllarda postmodern çatışmacı sosyologların eserlerine baktığımızda benzer bir şekilde Türkiye’de erken cumhuriyet dönemi ve kurucu unsurlara karşı eleştirileri sıklıkla görebilmekteyiz. Evet eleştiriler ciddi teorik zemin ve argümanlar ile desteklenmiş güçlü metinler ortaya çıkarmaktadır. Oysa ki 21.yy’da bir sosyoloğun görevi salt makro yapıları eleştirmek midir? Küreselleşme, kapitalizm gibi olguların eleştirisini yapmak bir sosyoloğun yegane tezi, ortaya koyduğu ürün olabilir mi? Ya da bir bilim olarak sosyoloji icra etmenin edebi metin yazmak ya da felsefi aktivitede bulunmaktan farkı olması gerekmez mi?

Berman’ın deyimiyle ‘’katı olan her şeyin’’ buharlaşması, bir dönemin sistem üreten; Türkiye özelinde düşündüğümüzde devlet programını ortaya koyan akademik disiplinin keskin dönüşümüne işaret etmektedir.

21.yy’a geldiğimizde bir sosyolog ne ile uğraşmalı ya da nasıl bir çalışma çerçevesi oluşturmalı? İki asırlık bir bilgi ve deneyime sahip olan sosyoloji disiplini Dünya sorunları karşısında nasıl bir pozisyon almalı? Sosyologlar hangi pozisyonlarda nasıl bir çalışma pratiğine sahip olmalılar?

Öncelikle alternatif ülkelerde sosyologların çalışma alanlarına baktığımızda artık sosyolojinin toplumsal sorunları gözler önüne sermenin yanı sıra çözüm önerileri de sunduğunu görebilmekteyiz. Prof.Dr.Nilgün Çelebi’nin aktarımına göre Japon sosyologların ‘’society 4.0.’’ olarak belirledikleri bir araştırma dizaynının sonucu olarak Japon toplumunun üç temel sorunu üzerinde bizatihi sosyologlar tarafından çözüm önerileri geliştirilmiştir. Uzun süren araştırmalar sonucunda Japon toplumunun üç temel problemi yaşlılık, nüfus ve doğal afetler olarak belirlenmiş ve olası durumlar karşısında çözüm önerileri sunulmuştur (Çelebi, Mart 2019). Burada Türkiye’de sosyologların ülke sorunlarına karşı ilgisi ne ölçüdedir veya sosyoloji eğitimi içine doğduğumuz toplumun problemleriyle meşgul olma formasyonunu sosyoloji öğrencilerine verebilmekte mi?’’ gibi soruları sormamız da gerekir.

Türk sosyolojisinin pratik-çözüm odaklı bir gelişmeye tabi olma imkanı hem diğer Avrupa dışı ülkelerden çok daha erken sosyoloji disipliniyle tanışmış olmak hem de sosyolojinin Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinden Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ve erken döneminde devletin ihtiyaç duyduğu bir bilim dalı olarak kamu desteği görmüş olması sebebiyle daha mümkün görülmektedir. Türkiye’de sosyoloji, Batı Avrupa’dan farklı olarak tamamen bir devlet bilimi şeklinde gelişmiştir. Zaten ilk sosyoloji dergimiz olan Ulum-u İktisadiye ve İçtimaiye Mecmuası’nın “Mukaddime”sinde bu bilim, devlet bilimleri arasında sayılmıştır (Akpolat, 1994; 5).

Dünyanın farklı ülkelerinde sosyoloji öğretiminin tarihsel gelişim seyrini ayrıntılı inceleyen Hilmi Ziya Ülken, bu bağlamda sosyolojin daha çok Almanya, İspanya, İtalya, Latin Amerika ve Balkan ülkelerinde Fransa ve Amerika’dan daha farklı bir çerçevede nasıl geliştiklerini karşılaştırmalı olarak ortaya koymuştur. Bu ülkelerde sosyolojinin felsefeden ayrılma, müstakil bir bilim olma süreçlerini, sosyolojinin yönteminin gelişmesini ve yapılan sosyolojik araştırmaları incelemiştir. Uygulamalı sosyoloji araştırmaların yapılması gerekliliği ve önemini analiz eden Ülken, ülkemizde teorik ve uygulamalı sosyolojinin gelişiminde Prens Sabahattin ve Mehmet Ali Şevki’nin önemini vurgulamış ancak bu bilim adamlarının dönemsel bazı olumsuz şartlardan kaynaklı olarak çalışmalarını zenginleştiremediklerini, ardından gelenlerin ise bu alanı yeterince geliştiremediklerini vurgulamıştır. Aslında Hilmi Ziya Ülken’in de değindiği üzere Türk sosyolojisinin problemi en başından beri vurgusunu sıkça yaptığımız ‘geleneksizlik’’ten doğmaktadır.

Yine Ülken’e göre Türkiye’de bir sosyoloji anlayışının oluşması için bazı önlemlerin alınması gerekmektedir. Öncelikle sosyal psikoloji, kültür antropolojisi vb. diğer sosyal bilimlerle birlikte yapılacak Türkiye’nin toplumsal yapısına ilişkin çok çeşitli araştırmalarla bir literatürün ortaya çıkması gerekmektedir. Bu yaklaşımla, kriminoloji, demografi, iktisat vb. uygulamalı ve sonuçları politikalara veri sağlayacak bilimlerle birlikte zengin bir insan bilimleri içeriği ortaya çıkacaktır.

Sosyoloji disiplini iki asır öncesinde müstakil bir bilim olarak ortaya çıkmış olmasına ve Türkiye’ye olağanca erken gelmesine rağmen toplum nazarında bir mesleki itibar elde edebilmiş görünmemektedir. Bu durumun farklı meslek çalışanlarının sosyolojinin bilgi birikiminden görev tanımı devşirmesi, sosyologların çözüm odaklı bir eğitim almaması ve sosyolojinin bir ‘’söz söyleme sanatı’’ olarak yanlış algılanması gibi sebepleri vardır. Türkiye’de çok sayıda sosyoloji bölümünün hala Fen-Edebiyat veyahut Edebiyat Fakülteleri bünyesinde yer alması bile bu anlamda sosyolojinin vizyonunu yanlış aksettirebilmektedir.

Sosyoloji, doğa bilimleri gibi ampirik bir çalışma alanına sahip bir disiplin iken imgeler ve duygusal öğelerin ahenk oluşturarak ruha hitap etmesi amacıyla icra edilen edebiyat ile nasıl aynı ölçüde değerlendirilebilir? Elbette edebiyat ile sosyolojinin ilişkide olduğu/olacağı yadsınamaz ancak sosyoloji ile aynı kategoride ele alınması burada anlam karmaşası yaratmaktadır.

Mümkündür ki Türkiye’deki bir çok sosyoloji lisans programının aksine salt teori bilen ya da sadece eleştirel perspektiften bakabilen bir sosyolog piyasanın da kamu sektörünün de aradığı bir tercih olmayacaktır. Yapıt ortaya koyabilmek adına sosyoloji disiplininin Amerikan menşeili pratik yaklaşımlarının benimsenmesi, mikro ya da mezo anlamda toplumsal sorun ve ilişkilerin bulunup çözüm ve alternatiflerin çağdaş yöntemlerle [4] işlenebilmesine olanak sağlaması gerekmektedir. Sosyoloji disiplininin görülebilen olay ve olguların mevcut kuramsal perspektiften analizinin çok daha ötesinde bir pozisyonda olması, raporlama teknik ve yöntemlerinin kullanılarak teorik bir çalışma ortaya konulacaksa dahi grounded theory [5] yöntemi 21.yy’da sosyologlardan daha beklenilesi bir çalışma olacaktır. Ancak postmodern akımın tüm süreç ve ilişkileri bulanık gösteren yapısı sosyoloji disiplinini ancak bir edebiyat akımı ya da toplum felsefesi kadar işlevsel kılacaktır (!)

Günümüz Dünya sorunlarını ve Türkiye gerçeklerini iyi okuduğumuzda yeni olgu ve süreçlerin geliştiğini görebilmekteyiz. Öyle ki Dünya’da internet altyapısında gerçekleşen ve kurgudan ibaret olduğu için farklı bir gerçeklik alanı sunan siber dünyayı inceleyen siber sosyoloji, yapay zekanın olağanca ilerlediği ve insan zekasına yaklaştığı günümüz teknolojisinde insan ve insan üretimi ilişkilerini inceleyen yapay zeka çalışmaları, insanın nörolojik semptomlarının toplumsal etkileşimleri ne ölçüde etkilediğini inceleyen nöro-sosyoloji gibi yeni alanların yanı sıra yeni suç ve suçluluk, toplumsal hareketler, sağlık krizleri gibi alanlarda çalışmalar toplumların yararına geliştirilen yeni çalışma alanlarıdır. Postmodern sosyolojik çalışmaların yanı sıra patolojik süreçleri ve sorunları tespit etmek, bu sorunlara çözümler üretecek bilgi üretimlerinde bulunmak (ki bu bilgiyi üretme yöntem ve pratiği sosyoloji disiplininde mevcuttur) sosyoloji geleneğinin günümüz sosyolojisini işlevsel kılacaktır.

[1] Klasik kavramını modernlik ile eş anlamda kullanmaktayız. Öyle ki klasik sosyoloji düşüncesi olduğu gibi uluslar, vatandaşlık, toplum gibi hayatımıza nüfus eden birçok değerin modernizmin ürünü olduğunu unutmamak gerek.

[2] İlk Türk Sosyolog Ziya Gökalp için de aynı yaklaşıma sahip olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. İlerleyen bölümde değineceğiz ancak kısa bir anektod geçmek gerekirse Gökalp, Türk toplumlarının sistematik bir ilerleyişe tabi olduğunu savunarak ilerlemeci paradigmayı Türk aydınlarına tanıtmıştır diyebiliriz.

[3] Auguste Comte 4 Şubat 1853’te emekli olan Mustafa Reşit Paşa’ya yazdığı mektubunda: ‘’Emekliliğinizde geçici olarak boş kalan zamanlarınız, ilkin size doktrinimin genel manzarasını sunacak olan Pozitivizmin İlmihâli’ne (Catechisme positiviste), ardından da bu doktrini kesin bir biçimde yerleştiren Pozitif Siyaset Sistemi’ne (Systeme de politique positive) gereken ilgiyi göstereceğiniz ümidini beslememi sağlıyor. Bu iki kitabı okuduğunuzda, yabancı ve yerli bakışlardan kurtulan Batı dehasının bundan böyle, önemli bir durumun etkisiyle, bütün uygar halkların ortak gereksinimlerine doğrudan doğruya bağlı kavramlarla yakından ilgilendiğini fark edeceksiniz.’’ Diyerek kendi kurduğu pozitivist insanlık dinine davet ediyordu.

[4] İçinde yaşadığımız yönetişim-bilişim çağında toplumsal, kitlesel ya da bir grubu ifade eden bir takım analiz ve korelasyonların tespiti bilgisayar programları ve yazılımlar ile daha mümkün olabilmektedir.

[5] Grounded theory (temellendirilmiş kuram) çağdaş sosyolojik yöntem yaklaşımlarında saha çalışmasından elde edilen veriler ile bir genellenebilir tümevarımsal bilgi üretme biçimidir. Bir başka deyişle kuram oluşturma, önceden bilinemeyen birtakım olguların, toplanan verilere göre birbiri ile ilişkisi göz önüne alınarak açıklandığı bir modelleme çalışmasıdır.

Kaynakça

Akpolat, Yıldız, ‘’Türk Sosyolojisi Üzerine Kısa Bir Bakış’’, Sosyoloji Konferansları No:53, 3-27, 2016.

Berman, Marshall, Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor, çev.Ümit Altuğ, İletişim Yayınları, Ankara, 2004.

Çelebi, Nilgün, Sosyoloji Notları, Anı Yayıncılık, Ankara, 2007.

Durkheim, Emile, Sosyolojik Yöntemin Kuralları, çev. Cemal Baki Akal, Dost Kitabevi, Ankara, 2015.

Gökalp, Ziya, Bütün Eserleri-Bir, Yapı Kredi Yayınları, Ankara, 2017.

Kaya, Tülay, ‘’Chicago Okulu: Chicago’ya Özgü Bir Perspektif’’, Sosyoloji Dergisi, Sayı:22, 367-383, 2011.

Punch, Keith F., Sosyal Araştırmalara Giriş, çev.Dursun Bayrak, Siyasal Kitabevi, Ankara, 2014.

Şahin, Mehmet Cem, ‘’Türk Sosyolojisinin Kısa Tarihi: Dönemler, Şahıslar ve Ana Yönelimler’’, İslami İlimler Dergisi, Cilt 12.S.1.,7-41, 2017.

Tuna, Korkut,& Coşkun, İsmail, Ziya Gökalp, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 2011.

Yorum Yap

Yazar Hakkında

Merhaba, ben Furkan Aksu.Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Disiplinlerarası Sosyal Politika ABD. ve Sosyal Hizmet ABD. Aile ve Evlilik Danışmanlığı programlarında yüksek lisans yapmaktayım.İnsanı, doğayı, toplumsal olanı ve dinamiklerini ve en başta "kendimi" tanımaya karşı uğraşlarım için buradayım.

Yorum yap