1. Ana Sayfa
  2. Kitap-Film Analizi
  3. Üç Kült Filmde Siborg ve Kadın

Üç Kült Filmde Siborg ve Kadın

siborg ve kadin

Metropolis ( 1927), Stepford Wives (1975), Blade Runner (1982) filmlerinin incelendiği bu çalışmada ilk olarak filmler hakkında kısaca bilgi verilecek, ardından filmler Donna Haraway’e ait olan Siborg Manifestosu (1985) makalesi bağlamında kültür, toplumsal cinsiyet, siborg, ataerkil toplum kavramları göz önüne alınarak incelenecektir.

Anahtar Kelimeler: siborg, robot,  feminizm, kadın, ataerkil sistem

Metropolis ( 1927)

1927 yapımı olan Metropolis filminin yönetmenliğini Fritz Lang yapmıştır. Başrollerini Brigitte Helm, Gustav Fröhlich, Alfred Abel gibi isimlerin paylaştığı sessiz bilim kurgu filmidir. İşçi sınıfının sorunlarına değinilen film fütüristtik bakış açısına sahip bir distopyadır. Yayınlandığı dönemde ve sonrasında toplumlar üzerinde ciddi bir etki bırakan bu filmde birçok sahnede yer verilen “Eller ile aklın arabulucusu kalp olmalıdır.” sözü ile işçi sınıfı ve üretim araçlarına sahip sınıf arasındaki dengeyi sağlayacak olan devlet figürüne defalarca vurgu yapılmıştır.  Derinlerde yani yeraltında yaşayan işçi sınıfı ve yukarıda sanayinin geliştiği, tepeden bakışı simgeleyen gökdelenlerin olduğu,  farklı, kültürel faaliyetlere sahip, daha yaşanılabilir, lüks bir konuma sahip olan işverenler arasındaki eşitsizlik ön plana çıkarılarak toplumsal yapı ortaya konmaktadır. Film boyunca orta sınıf vurgusu yapılmamış ve bu iki sınıf arasındaki uçurum orta sınıfın yokluğuyla net bir şekilde gösterilmektedir.

Makine-insan kavramının işlendiği bu film, üst sınıfa ait olan Joh Fredersen’in oğlu Freder’in yeraltında yaşayan Maria’ya aşık olup derinlere inmesinin ardından bu bambaşka hayatı görmesi üzerine kuruludur. İki hayat arasındaki farklılığı fark eden Freder’in babası, işçilere daima barışı anlatan Maria’nın robota çevrilmesini talep eder. Bunun ardından Rotwag tarafından yapılan Robot Maria, yaptığı danslar ile üst sınıfı etkisi altına alarak etkisiz hale getirir; “Kim makineleri kendi kanıyla yağlıyor?! / Kim makineleri kendi etiyle besliyor?! / Bırakın makineler açlıktan kıvransın, sizi aptallar! Bırakın ölsünler!” sözlerinin geçtiği cümleler ile kışkırtarak işçilerin ayaklanmalarını sağlar. Herhangi bir planlama olmadan düzensiz bir şekilde başlayan bu isyanın ardından toplum kaosa sürüklenir ve yeraltı şehri sular altında kalır. Eşitsizlik, anti-kapitalizm, yabancılaşma vurguları özellikle filmin ilk yarısında kendini fazlasıyla gösterse de film sonunda ellerin işçilere, beynin işverenlere ait olduğu bu sistemin doğru ve olması gereken yapıda olduğu, devletin kalp rolünü üstlenerek dengeyi sağladığı ve bu konudaki isyanların yarardan çok zarara yol açtığı anlatılmak istenmiştir.

Stepford Wives (1975)

Ira Levin’in Stepford Wives romanından esinlenerek çekilen bu film 1975 yılında gösterime girdi.  Katharine Ross, Paula Prentiss, Peter Masterson, Dale Coba gibi oyunculardan oluşan film William Goldman tarafından yazılmış ve Bryan Forbes tarafından yönetilmiştir. Eşi ve çocukları ile New York’tan Stepford’a taşınan Joanna isimli kadının burada yaşayan kadınların farklı olduğunu fark etmesi ve bu konu üzerine yoğunlaşması anlatılmaktadır.

Fotoğrafçılık ile ilgilenen Joanna yeni kurduğu hayata ve taşındığı bu kasabaya alışmaya çalışırken kasabada yaşayan erkeklerin kendilerine çok güvenen, başarılı erkekler olduğunu, eşlerinin ise amaçlarının sadece kocaları ve çocuklarına hizmet etmek, ev işleri ile ilgilenmek olduğunu fark eder. Ev ortamına adapte olmakta zorlanırken kadınların bu konuda çok mutlu olmaları ve şikayet etmemeleri Joanna’nın dikkatinden kaçmamaktadır.  Böylece kendisi gibi yeni taşınan, modern bir kadın olan Bobbie Marco ile bu sorunun cevabını bulmak amacıyla harekete geçerler. Bütün kadınlar ile tek tek görüşen bu ikili bütün çabalarına rağmen uzun bir süre bir şey öğrenemezler.

Feminizm vurgusu ile şekillenen filmin sonunda Bobbie değişir ve Joanna yalnız kalır. Bobbie’deki ani değişim ile çılgına dönen kadın korkunç gerçekleri öğrenir. Kusursuz, tatminkar, şikayet etmeyen, köle olan kasaba kadınların, eşleri ve Erkekler Kulübü tarafından öldürülerek siborg kopyalarının yapıldığı gerçeği ile yüzleşmek zorunda kalan Joanna için çok geçtir.

Blade Runner (1982)

1982 yapımı olan Blade Runner filmi Ridley Scott tarafından yönetilmiştir. Philip K. Dick’in ‘Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi?’ kitabından uyarlanan filmde Harrison Ford, Sean Young, Rutger Hauer gibi isimler yer almaktadır.

Kasvetli bir hava içerisinde başlayıp devam eden filmde Deckard’ın görevi kaçarak dünyaya gelen replikantları yakalamak ve yok etmektir. Bu replikantlar duygusuzdur ve insandan ayırt edilemeyecek haldedirler. Film 2019’un Los Angeles’ında geçer. Rick Deckard bir Blade Runner’dır, yani dünya-dışı kolonilerde çalıştırıldıkları yerden kaçıp dünyaya gelen, görüntü ve davranış olarak çıplak gözle insanlardan ayırt edilemeyen androidleri saptayıp imha etmekle görevli, hard boiled dedektif tipine birebir uyan bir kelle avcısıdır. Androidlerin ise dört yıllık yaşam süresi sona ermektedir ve var olabilmek için yaratıcıları olan Tyrell şirketinin sahibine ulaşmaya çalışmaktadırlar.

Felsefik bir bakış açısına sahip olan filmde, replikant olduğunu bilmeyen ve çok geç öğrenen Rachael’in Deckard’a yönelttiği replikantlara yaptığı testleri kendisi üzerinde deneyip denemediği sorusu bu bakış açısının temelini oluşturmaktadır. Göz, Unicorn gibi simgeleri içerisinde barındıran bu film bitiminde Deckard’ın gerçek olup olmadığı tam olarak belirtilmemekte seyirci tartışmalı bir durumun içerisinde bırakılmaktadır.

Ortaya çıktığı günden beri insanlar üzerinde büyük etki uyandıran sinemada bilim kurgu kapsamında siborg kavramı çokça işlenmiştir. Teknoloji ve bilimsel gerçekliği kullanarak kurgusal bir yapı oluşturulan bilim kurgu filmleri teknoloji, robotlar, yapay zeka,  deneyler, uzay ve uzaylılar gibi temalar ile oluşturulur. Bilimsel ve kurgusal vurgular ile özellikle bu tür filmlerde kullanılan siborg kavramı hem bir metafor hem de sosyal gerçeklik olarak karşımıza çıkmaktadır. Marksizim, sosyalizm ve feminizm bağlamında oluşturulan bu kavram, hayal gücü ve gerçekliği içerisine alarak var olan ataerkil sisteme karşı yapılan politik bir söylemdir.

Siborg, Donna Harraway tarafından “bir sibernetik organizma, bir makine ve organizma melezi, bir toplumsal gerçeklik yaratığı ve bir kurgu yaratığı” olarak tanımlanmaktadır. Toplumsal cinsiyet sonrası bir dünyada yaratılan siborg, heteroseksizme karşı bir yapıya sahiptir.

 Toplumsal cinsiyet kavramı, toplumsal normlara bağlı olarak kurulan kadınlık(femininity) ve erkeklik(masculinity) üzerinden bireylere atfedilen rolleri ve beklentileri ifade eder. Toplumdan topluma değişen, sürekli yeniden kurulan bu kavram bireyi doğduğu andan itibaren etkisi altına alır; sosyal ve kültürel değerlere göre şekillendirir. 1985 yılında yazılan Siborg Manifestosu ile Harraway’in amacı kapitalist sistem içerisinde oluşan ataerkil ve hiyerarşik yapıya bağlı, sömürücü etkiye sahip her türlü inanç değer, kültür ve cinsiyet kalıplarından bağımsız siborg figürü yaratmaktır.

Geçmişten günümüze kadar çekilen bilimkurgu filmlerine genel olarak bakıldığında kadınların anne, sevgili, asistan, erkeğin yardımcısı ve bilim kadını gibi insan olarak yansıtıldığı gibi birçok kez de türün ötekileri olarak konumlandırılan uzaylı, yaratık, robot ve android gibi insan olmayan radikal temsillerle de yansıtıldığı görülmektedir (Kurt, 2019 s. 59). Bahsi geçen 3 filmde bu bağlamda gösterilen kadınlar arasında , Metropolis filmi başrol oyuncusu Maria “kutsal bir kadın ve robot” olarak; Steadford Wives filminde Joanna “anne ve eş” olarak; Blade Runner filminde ise Rachael ve Pris karakterleri “robot ve sevgili” olarak karşımıza çıkmaktadır.

Distopik ve fütüristtik bir bakış açısına sahip olan Metropolis filminde erkeklerin sayısı kadınlara göre oldukça fazladır. Filmde Maria aracılığıyla hem gerçek hem de siborg karakterler sunulmaktadır. Steadford Wives filminde Metropolis ve Blade Runner filmlerinin aksine erkek ve kadın karakter sayısı birbirine yakındır ve  başlarda bizzat fark edemesek bile film boyunca siborg karakterler vardır. Blade Runner filminde ‘duygusuz ve insandan daha insan’ sözleri ile tanımlanan siborglar filmin başından itibaren gösterilmektedir.

Blade Runner ve Metropolis filmlerinde yaratılan siborglar aracılığıyla kadınların kötü özelliklerine vurgu yapılmıştır. Masumiyetinden kaynaklı olarak Freder,  Maria’ya aşık olur. Fakat babasının talebi ile Rotwag tarafından Robot Maria üretilir. Rotwag tarafından geliştirilmesi siborgların organik üreme ile çoğalmadıklarını göstermektedir. Ayrıca bu noktada, erkeklerin kadınların yaşamında söz sahibi oldukları ve ataerkil sisteme vurgu yaptıkları belirtilmektedir.  Maria’nın aksine şiddeti, savaşı, provokasyonu, kötülüğü ön plana çıkaran Robot Maria ile toplum kaosa sürüklenir. Erkek sayısının fazla olduğu bu filmde, topluma hem maddi hem manevi zarar veren siborg karakter ile kadınların cazibesi ve kötü özellikleri anlatılmıştır. Çünkü Robot Maria cazibesini göstererek sergilediği dansları ile üst sınıfı yani toplumun beynini baştan çıkarmış ve etkisiz hale getirmiştir. Ayrıca etkili sözleri ile işçi sınıfını yani toplumun ellerini isyana sürüklemiştir. Film boyunca Rotwag, Freder, Joh Fredersen gibi erkek karakterlerin birbirleriyle sorun yaşamasının sebebi olarak kadın karakterler Hel ve Maria gösterilmiştir. Fakat buna ek olarak, Maria ile kutsallık ön plana çıkarılmakta ve barış yanlısı Maria’nın erkekler üzerinde liderlik etkisi olduğu da görülmektedir. Blade Runner’da ise Pris masumiyeti ve cazibesi ile Sebastian’ı kandırır ve kendi çıkarı doğrultusunda ölümüne sebep olur.

Harraway tarafından korkunçluğu, siyasal yaşamdaki problemleri, zıtlığı temsil eden  çok başlı canavara “Ve üstü tanrıya hakaret eden isimlerle dolu kırmızı, yeşil, yedi başlı ve on boynuzlu canavara binmiş kadını gördüm” sözlerinin geçtiği  Metropolis filminde  Robot Maria aracılğıyla yer verilmiş ve filmin asıl konusunu oluşturan siyasi mücadeleye değinilmiştir.

Filmlerde nesneleştirme de vurgulanmaktadır. Nesneleştirme özellikle Stepford Wives ve Blade Runner filmlerinde baskın bir şekilde hissedilmektedir.  Erkek egemenliği altında üretilen siborg ve ideal güzellik ölçütlerine sahip olan kadınların kendi hayatları, vücutları, cinsel hayatları, günlük yaşamları üzerinde özne konumunda olmadıkları gösterilmiştir. Bu konu makalede farklı bölümlerde yer alsa bile Star Wars örneği ile açıklanmıştır.

Filmlerde karakterler üzerinden dini ve kültürel açıklamalar da yapılmaktadır. Babil Kulesi’nden de bahsedilen ve bunun gibi birçok  dini simgenin olduğu Metropolis filminde bütün günahlar ‘cadı’ olarak adlandırılan Robot Maria’ya yüklenmiştir.

“Yirminci yüzyılın sonlarında makineler, organizmalar ve makineler arasında tanımlanan doğal-yapay, akıl-beden, tasarlanan-kendi kendini geliştiren gibi birçok ayrımı tamamen belirsiz hale getirmektedir”  (Harraway, 1985).  Bu sözler Blade Runner’da kopyaların ayırt edilemeyecek kadar gerçek olduklarının söylendiği  sahneler  ile desteklenmektedir. Ayrıca filmin Deckard’ın siborg  olup olmadığı kesinleşmeden bitmesi de bu sözlerin göstergesidir.

Modern bilim kurgu filmlerinde çok fazla siborg olduğunu savunan Harraway’e göre, hepimiz yarı robot yarı insan melezleriyiz; yani siborg. “Biz” söylemi üzerine açıklamaları olan Harraway’e göre adlandırma yoluyla yapılan kategorileştirme bizleri amacımızdan uzaklaştırır. Bu düşüncelerini Marksist, Sosyalist, Radikal Feminizm üzerinden açıklar. Ona göre, “Cinsiyet, ırk veya sınıf bilinci, ataerkillik, sömürgecilik ve kapitalizmin çelişkili toplumsal gerçeklerinin korkunç tarihsel deneyimleri tarafından bize zorlanan bir başarıdır. Kendi söylemimde kim ‘biz’ olarak sayılır? ‘Biz’ olarak adlandırılan bu kadar güçlü bir politik efsaneyi temellendirmek için hangi kimlikler mevcuttur ve bu kolektivitede yer almayı ne motive edebilir? Feministler arasında (kadınlar arasında bahsetmemek gerekirse) ağrılı parçalanma, olası her fay hattı boyunca, kadın kavramını, kadınların birbirlerinin egemenlik matrisi için bir bahane olarak zorlaştırdı” (Harraway, 1985). Bu bağlamda Blade Runner aracılığıyla Abdul Bin Hasan üzerinden oryantalizm vurgusu yapılmıştır.

Sonuç olarak, siborg  kavramı ile ilgili önemli bir eser olan Siborg Manifestosu bağlamında incelenen filmlerde ataerkil sistem fazlasıyla vurgulanmaktadır. Kadınların kötücül özellikleri ile ya da toplumsal cinsiyet bağlamında şekillendikleri türden anlatıldıkları bu filmlerde kadınların yüzlerinde maske olduğu veya yüzlerinin bir kısmını kapatan şapkalar olduğu görülmektedir. Mitler, dini değerler ve kültürler üzerinden anlatılan siborg, yarı insan yarı robot olarak tanımlanmaktadır.

KAYNAKÇA

  • Harraway, D. (1985). “A Cyborg Manifesto.”
  • Kurt, E. (2019). “Bilimkurgu Sinemasinda Kadinin Temsili
Yorum Yap

Yazar Hakkında

Ben, Beyza Yıldırım. Marmara Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğrencisiyim. Ayrıca aynı üniversitede Halkla İlişkiler ve Tanıtım bölümü ile çift anadal yapıyorum. Çalışmalarımı sizlerle paylaşmak için buradayım.

Yorum yap