“Yedinci Adam” Üzerine, Göç Sosyolojisi Bağlamında; Öznel Bir Değerlendirme:

“Yedinci Adam” Üzerine, Göç Sosyolojisi Bağlamında; Öznel Bir Değerlendirme:
0

Makineleşmek İstiyorum!

Trrrrum, trrrrum, trrrrum! trak tiki tak!

Makineleşmek istiyorum!

Beynimden, etimden, iskeletimden geliyor bu!

Her dinamoyu altıma almak için çıldırıyorum!

tükürüklü dilim bakır telleri yalıyor,

Damarlarımda kovalıyor oto-direzinler lokomotifleri!

Trrrrum, trrrrum, trak tiki tak makinalaşmak istiyorum!

Mutlak buna bir çare bulacağım

Ve ben ancak bahtiyar olacağım

Karnıma bir türbin oturtup

Kuyruğuma çift uskuru taktığım gün!

Trrrrum trrrrum trak tiki tak!

Makineleşmek istiyorum!

Nazım Hikmet, 1923

Kitap, 3 ana bölümden göçmen işçilerinin derinlemesine tahlillerinden oluşmaktadır. Genel itibariyle marksist bakış açısına sahip olan bu metin çeşitli göçmen işçilerinin ırkları farklı dahi olsa yaşadığı tecrübelerin birbirinden çokta farklı olmadığını gözler önüne sermeye çalışan  bir yazım dizgesidir. Göçmen , sosyolojik kuramda kaynak ülkesinden hedef ülkeye giden ve bu söz konusu hedef ülkeyi kendi kültürel bağlarına göre seçen birey olarak tanımlanmaktadır. Yazım bağlamında göçmen  her ne kadar bireysel okunsa da göç hareketleri genellikle kolektif hareketler bütünüdür.

İşçi kavramı göçmen kavramına kıyasla daha yeni bir kavramdır. Kapitalist bir sistem okuması üzerinden, marksist bir bakış açısıyla işçi; toplumsal sınıfın en alt katmanını oluşturmaktadır. Bu sınıfın marksizyen adı proleterden başka bir şey değildir. Ne var ki bu tanım sadece kapitalist toplumun anlaşılması düzeyinde yeterlidir. Endüstriyel toplumlarda işçi sınıfı, bünyesine çok çeşitli meslek kollarını da dahil etmiştir.

Göçmen işçiler az  gelişmiş ekonomilerden gelmektedir. Göçmen işçi sınıfı, mekan değiştirme tecrübesinde kültürel yatkınlıktan ziyade hedef ülkenin vaatlerini de dikkate almaktadır. Ele aldığımız metinde göçmen işçi, yerel kırsal göç eden işçi ve başka bir kaynak ülkeden gelen kırsal işçi olarak incelenmiştir. Başka bir kaynak ülkeden gelen işçiler için hayatını kazanma fırsatı gibi motivasyonlar söz konusudur. Çünkü, kırsal olarak çalışan işçiler, yılın her günü; her dönemi için toprağa rüşvet vermektense yılın belli dönemleri emeğini satmayı yeğlemişlerdir. Bu bir yoksulluktan kaçış öyküsü gibi anlaşılabilir ya da daha insani şartlar arayışı içinde olmaktır. Kapitalist düzende yoksulluk anlayışı bir insanın ya da bir toplumun girişim yoluyla kurtulabileceği bir durumdur. Girişim ise kendi başına bir değer olarak verimlilikle ölçülür. Bu bağlamda az gelişmişlik ya da yoksulluk bir eşitsizlik değil bir gayretsizlik durumudur. Bir diğer neden ise kaynak ülkesinde toprak işçisi olarak çalışan kırsal göçmenin toprakla arasına giren ekonomik ilişkilerin açmazlığı olmuştur. Artık köylüler taştan ekmek çıkaramayacaktır fakat kentin taşı toprağı hatta lağımı bile altın olmuştur. Köyünden ayrılan kişi köyünü artık tamamıyla kendi yurdu seçmiştir. Her zaman orayı özleyecek ve geri dönmek isteyecektir. Gitmeye cesaret edebilenler, içinde devrimci gücü barındırabilen ve en girgin olabilenlerdir. Kendilerine umut verici tek şeyi yapar ve köyden ayrılırlar. Başka bir perspektifle yarım kalmış tarihsel bir değişimi tamamlamak üzere tek başına yola çıkarlar. Ne var ki, giderken yoksulluğun mirasçısı olacağından en iyi ihtimalle başkente çok uzak mesafede bulunan gece kondular da oturacaklarından bir haberlerdir. Göçmen işçilerin yola çıkma kararını verdikten sonra, onları bekleyen güvenli ulaşım problemleri ve buna karşı geliştirilen çözümler yazımda derinlemesine ele alınmıştır. Güvenlik açığı, göç etmede adeta bir kültür yaratmış; illegal geçiş bile bir toplumsal sözleşme oluşturmuştur.

Göçmenin uyum sürecinde, işçi olarak seçilme aşamalarında; yaşadığı az insani koşullara rağmen durumu içselleştirebilmesinin temel sebepleri, orada bulunan herkesin aynı deneyim ve tecrübeleri paylaşmasıdır. “Göçmen işçi, emek gücü eksikliği olan bir yere emeğini satmak için gelir. Bu göçün geçmişlerdeki göçlerden ayrılan yanı geçici oluşudur. Çalışmaya gelen işçilerin ancak küçük bir azınlığına çalıştıkları ülkede sürekli oturma izni verilir. Bir göçmen işçinin yeniden insan olabilmesi için kaynak ülkesine geri dönmesi gerekir.” Bu açılım Marks ve Engels’in işçinin kendine yabancılaşması kuramından başka bir şey değildir.

Göçmen, ona hiçbir gelecek vadetmediği bu yüzden ayrıldığı yurduna arkasında hiçbirini bırakmasa bile bir başarı öyküsü olarak geri dönmeyi hedefler. Gelişmiş ya da sömürgecilik faaliyetleri gelişmiş ülkelerin ekonomisi bakımından göçmen işçiler, ölümsüzdür. Çünkü yerleri daima doldurulabilir. Nitelik ve şahsi özellikler hiç önemli değildir. Göçmen işçiler, hedef ülkelerin ekonomisi bakımından yarı proleter bir gruptur ve asgari ücreti baskılamaya yarar sağlarlar, bu durum kapitalist üretim ağı için harikadır. Sermaye, üretiyor fakat birikimden hiçbir şey kaybetmiyordur. Göçmen işçi yedek bir emek gücüdür ve ideal bir işçi konumundadır.  Genellikle devrim yaratacak bir ruhtan yoksunlardır. Göçmen işçilerin, yarı proleter oluşu hali hazırda bulunan proleter sınıfın kast üzerinde yükselmesine yol açtığından proleter devrim bir yana dursun yerleşik proleter sınıf artık orta sınıf olmaya hazırlanmıştır. İthal porteler ve yerli proleter gruplar arasında yaşanan işçi kimliği gerginliği: “eşitlik”: Sendikalar bu konuda çabalarını tarihe geçirmiş olsalar bile elle tutulur bir gerçeklik söz konusu değildir. Çünkü “ait olamayan” bir işçi özellikle de göçmen işçi, sendikayla bağdaşmakta güçlük çekecektir. Bağdaşsa bile, sınır dışı edilme durumunda hiçbir sendikal kuruluş onların hakkını gözetmeyecektir. Yeni gelen göçmen işçiler ister yerleşik kırsaldan gelmiş olsun ister kaynak kırsaldan, dile ve kültüre olan uzaklık iki grupta da tamamen aynıdır. Gelişmiş ülkelerin göçmen işçilere karşı bu kadar istekli olması: geliştirilen işçilerin diğer az gelişmiş ülkelerde daha ucuza mal edilmesidir. Bu durum, kişi başına düşen toplam gelirle hesaplanır. Bu cevap tamamıyla neden yerleşik toplumda çalışmayan bireyler bu işlere çekilmektense göçmen işçi ithal ediliyor sorusunun cevabıdır. Bu bağlamda iş kazalarına göçmen işçilerin gösterdiği tolerans göz önünde bulundurulabilir. (syf132-33)

Göçmen işçi düzensizliğe yol açar (gece kondu yaşantısı vb. ) ancak bu düzensizlikte yalnızca kendisi var olabilir. Göçmen işçi, “iki süprüntü arasında çalışıp durur.” (syf:74-84)

Göçmen işçi gittiği hedef ülkede yalnızca çalışacağı ve para göndereceği anlara odaklı olarak yaşamaktadır. Bu yüzdendir ki, yaşadığı yerin nasıl olduğu ve neler yapabileceğine dair bir fikir oluşturma çabası içine girmez. “Gurbetteki süresini dolduran göçmen işçi, iki türlü şimdiki zamanla karşı karşıyadır: iş saatleri ve işten sonraki saatler.”

Goffman’ın  kuramıyla, sahne önü, sahne arkası , vitrin ve rol kavramlarını düşündüğümüzde; göçmen işçi için hedef ülke sahne arkasıdır, üretim bandı başında ellerini kullanma şekli roldür. Büyük gardan trene bindikten sonra, asfalt yollar tükenmeye başladıktan sonra birey artık sahne önündedir. Fakat burada bireyin temel motivasyon kaynaklarından bir tanesi de her şeyi süreklilik kapsamında düşünmektedir. Burası bir hapishanedir ve cezamız müebbet değildir.

Göçmen işçilerin, suç işlemeye meyilli olarak görülmesi ve yerleşik halkın göçmen işçiden çekinge duyması anlaşılmayacak bir durum değildir. İllegal olarak ülkeye girmiş ve emeğini satmaya hevesli bir makine gibi görülen birey aynı zamanda yabancı olması sebebiyle tehdit olarak algılanabilir. Göçmen işçinin hedef ülkeye yabancı olması durumu, gerek dil gerek yaşam biçimi bakımından ortaya aracı olan bir grup çıkarmıştır. Söz konusu bu aracı grubun göçmen işçileri kandırma olasılığına ilişkin göçmen işçi hep tetikte olmalıdır. Göçmen işçinin korkusuz olarak anlaşılabilmesi şöyle açıklanabilir: “Göçmen işçi, kendi iradesinden daha güçlü bir akımın farkına varırsa bunun ne olduğunu ayrıntısıyla anlamaya çalışmadan onu hayatın akışı olarak yorumlar. Başına gelenlerin bütünlüğü ve anlaşılmazlığı onda gizli bir kaderciliğe yol açar ve özel bir dayanıklılığın ve korkusuzluğun oluşmasını sağlar.”

Göçmen işçinin sistemdeki yeri her zaman aynıdır. Bunun en net ifadesi göçmen işçiye dair toplumsal net düşünme kalıpları ve kolektif normlardır.

“Ne için geliyorlar? Kendi ölçülerine göre yüksek ücreti yalnızca batıda bulabiliyorlar  diyen yerlilere karşı, Avrupa’da işçi eksikliği nüfus azlığının bir sonucu değildir. Bu özgül bir üretim sisteminin yarattığı özgül bir eksikliktir. Yerli işçiler bu ücretlere bu işi elbette  ki yapmayacaktır.”

Ekonominin büyümesiyle tecrübesiz işçiye duyulan ihtiyaç paralel bir şekilde artar.

Son Adım, Dönüş: “Bir gün oralar -kaynak ülke için- buralardan daha iyi olacak, döndüğüm zaman kendi işimde çalışacağım, kendi evimi yapacağım. Cennet gibi olacak cennet” Slav bir işçi durumun böyle olacağını bizlere aktarıyor. Bu alıntıya müteakip göçmen işçiler kendi ülkelerinde yasal ya da değil bir türlü iş yapmayı kendilerine bir ilke olarak edinmiştir.

Bu işler bir fabrika işçiliği kesinlikle değildir -olamazdır da- el beceresine dayalı zanaatkarlıklar ya da esnaflıklardır. Fakat akış bu kadar iyimser ve lineer gelişmez. Köyüne sağ salim dönebilir bu çok da iyi bir ihtimaldir ama manzara umulduğu gibi olmaz: o, gittiğinden beri köyde hemen hemen hiçbir değişiklik olmadığı için bugünde geçimini sağlayacak olanaklar yoktur. Onu yine bu köyden uzaklaşmaya zorlayan ekonomik durgunluğun kurbanı olacaktır. Köy, hiç değişmese de göçmen işçi artık oralı olmadığının farkına varacaktır ve bu yine bir kimlik kargaşasından ibarettir. Göçmen, köken ülkesinde büyük bir ilgiyle karşılanıyor; gücü kuvveti olanlara batıda her zaman bir iş olanağı olduğunu söylüyor. Onunla birlikte işçi olarak gitmek isteyenler oluyor. Göçmen artık kendini hiçbir yere ait hissetmese de köken ülkesinde artmış bir prestije sahiptir olduğunu anlıyor.

Ele almaya çalıştığım bu yazım, genel itibariyle göçmenliğe işçilik durumu bağlamından açıklamaya çalışmıştır. Bu açıklamalar da bireylerin demografik bilgileri, dönemin insan hakları mücadeleleri (!) ana temalar olarak kodlandırılabilir. Göçün fenomenolojik olarak yorumlanması ufuk açıcı olsa bile söz konusu yazım modern dünyadaki göçün anlaşılmasına ilişkin yalnızca tarihsel perspektif katmaktadır.

thumbnail
Önerilen Yazı
Üst Kültür Nedir? Üst Kültür Özellikleri ve Örnekleri, Üst Kültür ve Alt Kültür Ayrımı

İlgili Kitap:

John Berger, Jean Mohr, Yedinci Adam: Avrupa’da Bir Göçmen İşçinin Hikayesi, Metis Yayınları, 2017

KAYNAKÇA:

  • John Berger, Jean Mohr, Yedinci Adam: Avrupa’da Bir Göçmen İşçinin Hikayesi, Metis Yayınları, 2017
  • Göç Sosyolojisi, Mehmet Emin Balcı, İlgili Ders Notları

Keşfedin: Prekarya Nedir?

Merhaba! Ben Ülker Sudem Naç. Sosyoloji alanında tutkulu bir öğrenci ve sosyal bilimlerin insanların yaşamlarını anlamak ve toplumu dönüştürmek için güçlü bir araç olduğuna inanıyorum. İstanbul Üniversitesi'nde Sosyoloji Bölümü'nde eğitim görmekteyim ve 2024 yılında mezun olmayı hedefliyorum.Sosyoloji eğitimim boyunca, toplumun çeşitli dinamiklerini ve sorunlarını inceleme fırsatı buldum. Akademik olarak, bağımlılık olgusu ve toplumsal cinsiyet eşitliği gibi konulara odaklandım ve bu alanlarda derinlemesine bir anlayış geliştirdim. Aynı zamanda, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı'nda gönüllü staj yaptım ve İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Araştırma Merkezi'nde saha araştırmacısı olarak çalıştım.Beni en çok heyecanlandıran şeylerden biri, toplumun dönüşümüne katkıda bulunmak için sosyolojinin gücünü kullanma fırsatıdır. Profesyonel kariyerimde, toplumsal sorunlara duyarlı ve yenilikçi çözümler üretmeye odaklanmak istiyorum. Ayrıca, sosyal adalet ve insan hakları gibi konuları desteklemek için aktif olarak çalışmayı ve toplumsal değişimi teşvik etmeyi amaçlıyorum.

Yazarın Profili

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir