Eleştiriden Eğlenceye: Siyasi Mizahın Apolitikleşme Sürecindeki Rolü

Eleştiriden Eğlenceye: Siyasi Mizahın Apolitikleşme Sürecindeki Rolü
0

Özet

Bu çalışma, siyasi mizahın toplumsal muhalefet üzerindeki etkisini ve günümüz Türkiye’sindeki apolitikleşme süreçleriyle olan bağını incelemektedir. Türkiye gibi siyasetin toplumsal hayatın her zerresine nüfuz ettiği coğrafyalarda mizah, tarihsel olarak hep bir “nefes alma alanı” olmuştur. Ancak son yıllarda, özellikle sosyal medya mecralarında (X, Instagram, TikTok) üretilen siyasi mizahın niteliği köklü bir değişim geçirmiştir. Çalışmamın özü şudur: mizahın artık düzeni sarsan bir güç olmaktan çıkıp, bizi sorunlara alıştıran bir ‘rahatlama durağı’ haline gelmiş olmasıdır. Artık mizah, bir sorunu çözmek yerine, o soruna gülerek katlanmamızı sağlayan bir araca dönüşmüştür. Bu durum bizi şu kritik soruyla baş başa bırakmaktadır: Güldüğümüz her an, aslında o siyasal sorunu dönüştürme gücümüzden mi vazgeçiyoruz? Yazı, Türkiye üzerine yapılan akademik taramalar ışığında, mizahın ciddiyeti nasıl yok ettiğini ve her şeyin “şaka” gibi algılandığı bir ortamda ortaya çıkan toplumsal duyarsızlaşmayı analiz etmektedir.

1.Mizahın Tarihsel Süreci: Sokaktaki Direnişten Ekran Başındaki Eğlenceye

Mizahın bugün bizi nasıl “uyuttuğunu” anlamak için, geçmişte bizi nasıl “uyandırdığına” bakmamız gerekiyor. Mizah, insanlık tarihi boyunca hiçbir zaman sadece bir şaka malzemesi olmamıştır; aksine, gücü elinde tutanların ciddiyetine karşı sıradan insanın en keskin savunma hattı olmuştur.

Mizahın köklerine baktığımızda, eski bayramlarda ve şenliklerde insanların rollerini değiştirdiği dönemleri görürüz. O günlerde köleler efendi gibi davranır, en kutsal değerlerle bile dalga geçilirdi. Bu şenlikler, insanların iktidara boyun eğmekten yorulduğu anlarda bir “nefes alma durağı” idi. O zamanın mizahı, sadece güldürmek için değil, “başka bir dünyanın mümkün olduğunu” göstermek için yapılıyordu. Mizah, sokağın tam kalbindeydi ve insanların birbirine dokunduğu, ortak bir öfkeyi paylaştığı canlı bir eylemdi.

Batı’daki karnaval ruhunun Türkiye tarihindeki yeri, Meddahlık, Karagöz ve Ortaoyunu gibi geleneksel halk sanatlarında karşılık bulur. Karagöz ile Hacivat arasındaki çatışma, aslında okumuş kesim ile halkın, yöneten ile yönetilenin arasındaki gerilimin mizahi bir dışavurumudur.

Osmanlı’nın son döneminde, özellikle Tanzimat ve Meşrutiyet süreçleriyle birlikte mizah “kurumsallaşmaya” başlamıştır. Teodor Kasap tarafından çıkarılan ve Türkiye’nin ilk mizah dergisi kabul edilen Diyojen, mizahın bir “kamusal silah” haline gelişinin en somut örneğidir. “Gölge etme başka ihsan istemem” düsturuyla çıkan bu yayınlar, sadece güldürmeyi değil, çökmekte olan bir imparatorluğun bürokrasisini ve aksayan yönlerini hedef alıyordu. 1908 II. Meşrutiyet’in ilanıyla patlayan mizah dergisi sayısındaki artış, mizahın “kurucu” niteliğini de ortaya koymuştur. Mizah artık sadece yıkmıyor, aynı zamanda yeni bir toplumsal bilinci inşa ediyordu.

Cumhuriyet döneminde mizah, modernleşme sancılarının ve siyasi çatışmaların tam merkezinde yer almıştır. Akbaba dergisiyle başlayan süreç, 1940’larda Markopaşa ile zirveye ulaşmıştır. Sabahattin Ali, Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz gibi dev isimlerin kaleminden çıkan Markopaşa, “yazarları hapiste olmadığı zamanlar çıkar” sloganıyla, mizahın bedel ödenen bir eylem alanı olduğunu kanıtlamıştır. O dönemdeki mizah, okuyucuyu sadece güldürüp evine göndermiyordu; onu bir düşünceye ikna ediyor, bir duruş sergilemeye zorluyordu. Derginin satışı, bizzat siyasi bir eylemdi. 1970’li yıllarda Gırgır dergisiyle birlikte mizah Türkiye’de milyonlara ulaştı. Ancak bu büyük başarı, beraberinde bir riski de getirdi: Mizahın bir “tüketim nesnesi” haline gelmesi.  Mizah popülerleştikçe ve satılmaya başlandıkça, o eski yıkıcı ve sarsıcı gücünü yavaş yavaş kaybedip, daha çok insanın hoşuna gidecek “zararsız” bir eğlenceye dönüşmeye başladı.

Tarihsel süreci bugüne bağladığımızda karşımıza çıkan tablo oldukça düşündürücü. Geçmişte bir karikatür veya bir taşlama yazısı, bir hükümetin istifasına veya toplumsal bir harekete zemin hazırlayabilirken; bugün sosyal medyada milyonlarca beğeni alan bir mizah içeriği, ertesi gün hatırlanmamaktadır. Nihayetinde şu tespiti yapmamız gerekir: Eskiden sokağa taşan ve insanları harekete geçiren bir eylem olan mizah, bugün telefon ekranında parmağımızla kaydırıp saniyeler içinde unuttuğumuz, bizi sadece oyalayan bir “içerik” seviyesine inmiştir. Kısacası mizah, iktidarı sarsmak yerine artık bizi teselli eden bir araca dönüşmüştür.

2.Politika ve Mizah İlişkisi: Gerçek Bir Eleştiri mi, Yoksa Sadece İç Dökme mi?

Siyaset ve mizah arasındaki ilişki aslında bir “ciddiyet” kavgasıdır. Siyaset; kural koyan, sonuç bekleyen ve ciddi sorumluluklar yükleyen bir alandır. Mizah ise tam tersine; her şeyi hafife alan, kuralları şakaya vuran ve süreci eğlenceli kılan bir dildir. Bu iki zıt kutup bir araya geldiğinde ortaya iki farklı sonuç çıkar: Ya mizah iktidarı gerçekten sarsar ya da insanları sadece “rahatlatarak” sistemin ömrünü uzatır.

Mizahın gücüne dair iki temel bakış açısı vardır. Birincisi, mizahın yönetenleri komik duruma düşürerek onları sıradanlaştırdığını ve halka cesaret verdiğini savunur. Ancak daha derinlikli olan ikinci bakış açısı, mizahın bir “tuzak” olabileceğine dikkat çeker. Herbert Marcuse ve arkadaşlarına göre sistem, kendisine karşı olan her şeyi kendi içine çekip etkisiz hale getirme konusunda çok ustadır. Buna “baskıcı hoşgörü” denir. Yani iktidar, kendisine gülünmesine izin vererek aslında “Bakın, biz ne kadar demokratik bir yönetimiz, bize her türlü şakayı yapabilirsiniz” mesajı verir. Bu durumda mizah, iktidarı yıkmak yerine, onun ne kadar “hoşgörülü” olduğunu kanıtlayan bir halkla ilişkiler aracına dönüşür (Marcuse, 1964).

Mizah: Öfkeyi Uyutan Bir Uyku İlacı mı?

Mizahın en büyük riski, toplumda biriken haklı tepkiyi sokağa ya da çözüme taşımak yerine, onu olduğu yerde eritmesidir. Bir haksızlığa karşı içimizde duyduğumuz o yakıcı öfke, eğer çok zekice kurgulanmış bir şakaya ya da komik bir “caps”e dönüşüp binlerce beğeni alıyorsa, o öfke artık işlevini yitirmiş demektir. Buradaki temel sorun şudur: Biz o şakaya güldüğümüz ve paylaştığımız an, beynimiz sanki sorunu çözmüşüz gibi sahte bir rahatlama yaşar. Bu rahatlama, bizi harekete geçirecek olan o itici gücü elimizden alır.

Guy Debord, modern dünyada siyasetin artık halkın katıldığı bir süreç olmaktan çıkıp, sadece uzaktan izlenen bir “sahne şovu” haline geldiğini savunur. Siyaset bir tiyatro oyununa dönüştüğünde, bizler de sadece koltuğunda oturan izleyiciler oluruz. Sahnede gördüğümüz adaletsizliklere ekran başında ya “yuhalarız” ya da “güleriz” ama hiçbir zaman sahneye atlayıp oyunu değiştirmeye yeltenmeyiz (Debord, 1967). Bu noktada mizah, gerçek bir siyasi mücadelesinin yerini alan, etkisiz ve sahte bir tepki aracına dönüşür.

Türkiye’de yapılan çalışmalar da bu durumu doğrular niteliktedir. Dijital dünyada siyasi bir şaka paylaştığımızda, kendimizi “görevini yapmış bir vatandaş” gibi hissetme tuzağına düşeriz. Bu “sahte tatmin” hissi, bizi sokağın gerçekliğinden, örgütlü mücadeleden ya da sandık başındaki o ağır sorumluluktan uzaklaştırır (Aslaner, 2017). Mizah, bazen de en acı durumları bile “katlanılabilir” kılar. Ancak bu katlanma hali, bir süre sonra “kabullenmeye” yol açar. Bir sorun hakkında ne kadar çok şaka yaparsak, o sorunun ciddiyeti o kadar azalır. Türkiye literatüründe de vurgulandığı gibi; mizah bazen toplumsal travmalarla başa çıkma yöntemi olsa da, bu durum bireyin içinde bulunduğu kötü koşulları normalleştirmesine neden olur (Erdoğan, 1998). İnsanlar iktidara güldükçe, aslında ona olan öfkelerini harcamış olurlar. Bu durum, bireyin iktidarı değiştirmek yerine, ona gülerek tahammül etme kapasitesini artırır.

Sonuç olarak; mizahın eleştiri gücü, ancak bizi harekete geçirdiği ve bir şeyi değiştirmemizi sağladığı sürece gerçektir. Eğer yaptığımız şakalar bizi sadece koltuğumuzda oturtup rahatlatıyorsa, bu mizah artık muhalefetin bir silahı değil; mevcut sistemin devam etmesini sağlayan gizli bir destekçisi haline gelmiş demektir. Bir başka deyişle, gülerek rahatladığımız her an, bizi rahatsız eden o düzene aslında sessiz bir onay vermiş oluruz. Mizah artık bizi uyandırmak için değil, içinde bulunduğumuz duruma katlanmamızı sağlamak için devreye girmektedir.

3.Türkiye’de Mizahın Yeni Hali: Çözüm Aramak mı, Kimlik Sergilemek mi?

Türkiye’de siyasi mizah, artık sadece iktidarı ya da sistemi eleştirmek için kullanılan bir yöntem olmaktan çıktı. Günümüzde mizah, daha çok insanların “hangi tarafa ait olduğunu” kanıtladığı ve kendi sosyal çevresine mesaj gönderdiği bir vitrin haline geldi. Bu atmosferde mizah, bir sorunu tartışıp çözüm arama aracı olmaktan çıkıp, bir “kimlik gösterisi”ne dönüşmektedir.

İnsanlar sosyal medyada siyasi bir şaka paylaştıklarında, aslında sadece bir adaletsizliğe tepki göstermiyorlar; aynı zamanda “Ben bu değerlere sahibim, bu dili konuşuyorum ve bu gruba aitim” mesajı veriyorlar. Bu durum, mizahın asıl gücü olan “sarsıcı ve dönüştürücü” etkisini elinden alıyor. Mizah, karşı tarafla bir diyalog kurmak ya da onları düşünmeye sevk etmek yerine, zaten bizim gibi düşünenlerin onayını almak için yapılıyor. Kendi mahallemizden gelen binlerce beğeni ve alkış, bize sahte bir zafer hissi yaşatıyor. Ancak bu “zafer”, gerçek hayatta hiçbir şeyi değiştirmiyor; sadece kendi grubumuz içindeki bağlarımızı tazeliyor. Buradaki en büyük tehlike, mizahın bir çeşit “üslup kavgası”na sıkışıp kalmasıdır. Biz karşı tarafın yaşam biçimiyle, konuşma tarzıyla ya da giyimiyle dalga geçerken, asıl tartışılması gereken yapısal sorunları (ekonomik kriz, adalet sistemi, demokratik haklar) birer komedi malzemesine indirgiyoruz. Mizah yoluyla kurduğumuz bu hayali üstünlük, bizi gerçek sorunları çözmek için gereken o ağır sorumluluktan ve ciddiyetten koparıyor.

Kültürel Mesafe: Kendi Mahallemize Espri Yapmak

Türkiye’de siyasi mizahın neden bir toplumsal dönüşüm yaratamadığını anlamak için Besim Dellaloğlu’nun üzerinde titizlikle durduğu “kültürel mesafe” ve “yaşam tarzı siyaseti” kavramlarına yakından bakmamız gerekir. Dellaloğlu’na göre Türkiye’de siyaset, rasyonel bir tartışma zemininden ziyade, kültürel kimliklerin birbiriyle çatıştığı bir performans alanıdır. Bu atmosferde üretilen mizah da doğal olarak bir eleştiri aracı olmaktan çıkıp, bir mahalle dayanışmasına dönüşür. Normal şartlarda siyasi mizahın amacı, karşı tarafın argümanlarını gülünç duruma düşürerek onları sarsmak ya da en azından tarafsız olanları düşündürmektir. Ancak Besim Dellaloğlu’nun perspektifinden baktığımızda, Türkiye’de mizahın genellikle karşı mahalleyi ikna etmeyi hiç amaçlamadığını görürüz. Bizim yaptığımız şakalar, karşı tarafa ulaşan birer “mesaj” değil; kendi mahallemizdeki insanlara “Bakın biz ne kadar zeki ve moderniz, onlar ise ne kadar komik ve geri” demek için sallanan birer parmaktır. Bu durum, Dellaloğlu’nun vurguladığı “kültürel getolaşma”nın mizahi bir dışavurumudur. Kendi yankı odalarımızda birbirimize anlattığımız fıkralar, bizi birbirimize kenetlerken karşı tarafla olan mesafeyi daha da açar.

Besim Dellaloğlu’nun “Poetik ve Politik” eserinde üzerinde durduğu en hayati dengelerden biri, sanatın (ve dolayısıyla mizahın) siyasetle kurması gereken mesafedir. Dellaloğlu’na göre estetik, siyasetin kaba gerçekliğine doğrudan teslim olmamalı, ancak ondan tamamen de kopmamalıdır. Bir sanat formu olarak siyasi mizah, bu mesafeyi koruduğu sürece bir eleştiri gücü taşır. Ancak Türkiye’deki mevcut “her şeyle dalga geçen” ironik dil, bu sağlıklı mesafeyi ne yazık ki bir “kopuşa” dönüştürmüştür. Dellaloğlu’nun dikkat çektiği en kritik noktalardan biri, ciddiyet ve samimiyetin toplumsal alandaki kaybıdır. Eğer bir toplumda hiçbir şey “şaka konusu olamayacak kadar ciddi” değilse, orada gerçek bir siyasi iradeden bahsetmek imkânsız hale gelir. Siyaset, özü itibarıyla kurucu ve ciddi bir eylemdir; oysa her şeyi alaya alan dil, bu kurucu iradeyi mahveder. Dellaloğlu’na göre, “Siyasetin estetikleşmesi, onun rasyonel ve ahlaki bir tartışma alanı olmaktan çıkıp, sadece bir performans ve üslup kavgasına dönüşmesi demektir” (Dellaloğlu, 2020: 112). Bu durum Türkiye bağlamında tam olarak şuna karşılık gelir: Bizler, karşı tarafın üslubuyla, sakarlıklarıyla ya da yaşam tarzıyla dalga geçerek estetik bir üstünlük kazandığımızı sanırken, aslında siyasetin o çok daha ağır olan yapısal sorunlarını (hak, hukuk, adalet, ekonomi) bir kenara itmiş oluruz. Dellaloğlu’nun ifadesiyle, “Ciddiyetin ve samimiyetin olmadığı bir kamusal alanda, her türlü muhalefet sadece bir seyirlik içerikten ibaret kalır” (Dellaloğlu, 2020: 158).

Besim Hoca’nın bu tespitleri, siyasi mizahın neden bir apolitikleşme aracına dönüştüğünü en çıplak haliyle yüzümüze vurur. Biz güldükçe, meseleler üzerindeki ağırlığımızı yitiririz. Her şeyi şakaya vurmak, aslında sorunları çözme konusundaki acziyetimizi gizleyen modern bir maskedir. Gülerek rahatladığımız her an, bizi rahatsız eden o düzene aslında estetik bir kılıf uydurmuş ve onunla yaşamayı kabul etmiş oluruz.

4.Apolitikleşme Etkisi: Gülerek Teslim Olmanın Sosyolojisi

Mizahın bizi siyasetten uzaklaştırması sadece bizim tercihimiz değil, sistemin işleyişiyle ilgilidir. Siyaset ciddiyetini kaybedip bir eğlence malzemesine dönüştüğünde, toplumsal muhalefet de gücünü yitirir. Mizahın bir kaçış yolu olmaktan çıkıp nasıl bir tuzağa dönüştüğünü, Nurdan Gürbilek’in Türkiye kültürü üzerine yaptığı tespitlerle daha iyi anlayabiliriz. Gürbilek, popüler kültürün her şeyi “izlenecek bir malzeme” haline getirdiğini söyler. Ona göre en büyük acılar ve haksızlıklar bile komik birer içerik olarak vitrine çıktığında, asıl sarsıcı etkisini kaybeder. “Sözün bittiği yerde şakalar başlar; ama bu yeni dil gerçeği değiştirmek için değil, gerçeğin verdiği acıyı süslemek içindir” (Gürbilek, 1992). Gürbilek’in vurguladığı o meşhur “vitrin” metaforu tam olarak burada devreye girer: Vitrine çıkan her trajedi, ne kadar acı olursa olsun, bir süre sonra sadece seyredilen bir nesneye dönüşür. Sosyal medya platformları, bu vitrinin dijital bir versiyonu olarak işlev görür. Bir haksızlığı “beğenip” ya da “paylaşıp” üzerine bir espri eklediğimizde, o haksızlığı kökünden değiştirmek için gereken politik öfke, anlık bir kahkahayla eriyip gider. Bu durum, toplumda tehlikeli bir alışkanlığa yol açar. Artık haksızlığa karşı çıkıp onu ortadan kaldırmak yerine, o haksızlıkla beraber yaşamanın, hatta onunla “eğlenmenin” yollarını aramaya başlarız. Bu “eğlenceli kabulleniş” hali, bizi birer eylemci olmaktan çıkarıp kendi dertlerimizi dışarıdan bir şov gibi izleyen seyircilere dönüştürür. Bir soruna gülüp geçtiğimiz her an, o sorunu çözme isteğimizden biraz daha uzaklaşırız. Çünkü mizah bize sahte bir rahatlama ve zafer duygusu verir. Sosyal medyada bir espri paylaştığımızda zihnimiz, sanki gerçekten bir şeyi değiştirmişiz gibi bizi ödüllendirir. Oysa gerçekte sorunun kendisi orada durmaya devam eder; biz sadece onun acısını ironiyle hafifletmiş oluruz.

Sonuç olarak, Türkiye’de dijital mizah artık bir direniş yolu değil, toplumsal bir uyuşma biçimidir. Sorunları ciddiyetinden koparıp “içerik” haline getirmek, onları çözülebilir meseleler olmaktan çıkarıp sadece ekranlarda tüketilen geçici görüntülere dönüştürür. Bu ortamda gülmek, bir başkaldırı değil, aslında bir vazgeçiş ilanıdır. Kendi dertlerimize güldüğümüz her an, o derdi kökten değiştirecek olan enerjimizi de kendi ellerimizle yok ediyoruz.

Öyle bir noktaya geldik ki yaşadığımız gerçek acılar, o acı üzerine yapılan bir esprinin aldığı “beğeni” sayısı kadar bile ilgi görmüyor. Eskiden yönetenler halkın öfkesinden çekinirdi; ancak artık içleri rahat olabilir. Çünkü biz, bize atılan her tokadı “yılın en iyi şakası” seçip alkışlayan bir seyirci kitlesine dönüştük. Kendi evimiz yanarken, alevlerin ne kadar “estetik” göründüğüne dair videolar paylaşıp, gelen etkileşimlerle ısınıyoruz. Eğer celladımızın anlattığı fıkralara en çok biz gülüyorsak, attığımız o son kahkaha özgürlüğümüzün değil, esaretimize ne kadar çok alıştığımızın kanıtıdır.

KAYNAKÇA

  • Aslaner, M. (2017). Dijital Dünyada Siyasi Mizah ve Katılım.
  • Debord, G. (2006). Gösteri Toplumu. (Çev. A. Ekmekçi ve O. Taşkent). İstanbul: Ayrıntı Yayınları. (Orijinal yayın: 1967).
  • Dellaloğlu, B. F. (2020). Poetik ve Politik. İstanbul: Timaş Yayınları.
  • Erdoğan, İ. (1998). Popüler Kültürün Sosyolojisi. Ankara: Erk Yayınları.
  • Gürbilek, N. (1992). Vitrinde Yaşamak: 1980’lerin Kültürel İklimi. İstanbul: Metis Yayınları.
  • Marcuse, H. (1964). One-Dimensional Man: Studies in the Ideology of Advanced Industrial Society. Boston: Beacon Press.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir