1. Ana Sayfa
  2. Deneme
  3. Boethius’un Varlık ve Bilgi Anlayışı

Boethius’un Varlık ve Bilgi Anlayışı

boethius varlık bilgi anlayisi

Bu yazımda Boethius’un “Felsefenin Tesellisi” adlı eserinden alıntılarla destekleyerek Felsefe, varlık ve bilgi ile ilgili görüşlerine yer verdim.

Anahtar Kelimeler: Varlık, bilgi, hakikat, ruh, tümeller, öz, mutluluk


Boethius’un temel amaçlarından birisi, Platon ile Aristoteles’i uzlaştırmaktı. Boethius Tanrı’nın her şeyi bildiğine inanıyordu. Tanrı, her şeyi gören duyan bilen ve evreni yaratan ve biçimlendirendir, o kendi başına varlığını devam etmeye müktedirdir ve Tanrı ile var olanlar arasında tam da bu noktada bir ayrım vardır; Tanrı ile var olanlar arasındaki en büyük ayrımın varlık (esse) ve öz arasındaki ayrım olduğunu düşünmektedir. Çeşitli kısımlardan meydana gelmiş var olanlar; kısımlarının varlıklarını tek başına sürdüremezler. Tanrı salt formdur ve dolayısıyla saf varlıktır. Boethius evreni anlamlandırmaya çalışırken gerçeklik düşüncesini, her şeyin üstünde olan Tanrı ile biçimlenmiştir. Boethius’a göre insan ruh ve bedenden oluşur ve insan aklında kavramlarla ve bilgilerle doğar, kavramları doğuştandır. Hakikat ruhun içinde bulunur, hakikati araştıran insanın ruhuna bakmalıdır. Evet insan kavramlarla doğar her zaman kavramlar aklının bir köşesindedir, karanlıkta saklı durur. Peki bu kavramları nasıl ortaya çıkarırız? Boethius, Platon ideaları doğduktan sonra öğrenmediğimizi, fakat onlara ruhumuzda zaten sahip olduğumuzu, fakat doğarken beden maddesel olduğu için ruhtaki bilginin unutulduğunu, felsefe yoluyla ruhtaki bu bilginin tekrar ortaya çıkarılarak ‘hatırlanabileceğini’ iddia eder. Boethius da bahsettiğimiz saklı kavramların ortaya çıkmasında ruhumuzu harekete geçirmeye neden olan duyularımızdır der, duyularımız sayesinde aslında var olan fakat aklın ışığının zayıflamasından dolayı karanlıkta duran kavramlarımızı ortaya çıkartırız. Bu yüzden kavramlarımız bize doğuştan gelmektedir. Bu bağlamda Boethius’un bilgi anlayışının Platoncu olduğunu söyleyebiliriz. Ortaçağın en önemli problemlerinden biride “tümeller tartışması” idi. Boethius tümeller konusunda da Platoncu çizgisinden şaşmamıştır. Boethius cinsler ve türler hakkında şu soruları sorar: 1. Cinsler ve türler kendi kendilerine mi var olurlar yoksa bunlar zihinsel oluşumlar mıdır?

2. Cisimsel bir gerçeklik mi, yoksa cisimsel olmayan bir gerçeklik mi?

3. Cinsler ve türler duyulanabilir şeylerden ayrı mı var olur yoksa bunların içinde mi var olur?

Boethius tümellerin kendi başına bir gerçekliği olamayacağını savunur. Tümeller kendi başlarına var olan cisimsiz gerçekliklerdir, tümeller cisimsiz var oluslardir. “Tümeller duyulabilir nesnelerde bulunur, ama cisimsel nesnelerden bağımsız anlaşılabilir”. Tümeller, bireysellerde, tikellerde varoluş sergilerler. Çünkü tümellerin bireysellerin dışında var olma olanakları yoktur. Tümeller, Tanrı’nın aklında idealar olarak bizim ruhumuzda da kavramlar olarak bulunmaktadırlar. Bu yüzden hem akılda hem de akıl dışında gerçekliğe sahiptirler. Bu şekilde Boethiusun cinsler ve türler hakkındaki sorularına ışık tutmuş olduk. Peki Boethius’a göre tümeller nasıl kavranabilirdi? Boethius’a göre tümeller birçok farklı düzeyde kavranabilir. İnsanda en alt düzeydeki yeti, duyu ve imgelem vardır. Bunların üstünde ise akıl yer alır. Akıl en yüksek yetidir. Akıl bireysellerde ve tikellerde var olan tümelliği yani kavramı anlama olanağı taşır. Aklın üstünde ise anlama yetisi bulunmaktadır. Bu, ilahi bir yetidir ve akıl ile onun altındaki yetilerin tümünün birden güçlerinin ötesinde yer alır, kapsar. Aklın altında yer alan imgelem maddi olmayan insan biçimini ifade eder, zihinde tasarlanır ve biçimlenir. Duyu ise maddi görünüm içindeki kılıkla ilgilenmektedir. İnsan ruhu bir bedene hapsolmuştur bu sebeple bizler ancak aklın sınırları içerisinde faaliyetlerde bulunabiliriz. Fakat Boethius insanın, Tanrı’nın bahşettiği en güzel armağan olan aklıyla mükemmel bir varlık olduğunu fakat onun, cansız bir dolu ıvır zıvıra gereksiz anlamlar yükleyerek onlara sahip olmadıkça mutlu olamayacağını düşünmesinin ne kadar aptalca olduğunu vurgular. İnsanların mutluluğu kendinde değil dışarıdaki birçok mefhumda aradığını, oysa insana kıymet verenin ancak ve ancak aklını kullanarak mutlak iyiye doğru koşması olduğunu söyler. Kendisine eklenen nesnelerle güzel görünmeye çalışan insanların ne denli akılsız olduğunu, bunlarla kendi kimliklerini örtüp takıp takıştırdıklarıyla ön plana çıkmaya çalıştıklarını ve her şeye rağmen ruhlarının çirkinliğini gizleyemediklerini belirtir. Ve ardından şu dizeleri söyler:

Zengin adam altın içinde yüzse bile,

paraya olan açlığını tam olarak doyuramaz.

Kızıldeniz’in incileriyle boynunu süsler,

bereketli tarlalarını yüz öküz sürer,

ama yaşarken içini kemiren endişeden kurtulamaz,

ölünce de o dönek serveti onunla ölmez!

Böylesine akılsız bir hayat süren insanlardan nefret etmememiz gerektiğini, nasıl ki bedenleri hasta olan insanlardan tiksinmiyor ve onlara düşmanlıkla bakmıyor yalnızca acıma duygumuzla hareket ediyorsak; zihinlerini kullanmayan, akılsızca hayat süren ve zihnini kötülüklerin egemenliğine bırakan insanlara, bedenleri hasta olanlara nazaran çok daha dehşetli bir acıma duygusu ile bakmamız gerektiğini belirtir. Ardından akılsız insanların mutluluğu bulamamasını şu paragraf ile açıklar:

‘’Nedir yani? Üst üste para yığmaya mı çalışacaksın? O zaman para sahibi birini soyman gerekecek. Yüksek mevkilere gelip herkesi gölgede mi bırakacaksın? O zaman o onurları sana bahşedenin önünde diz çökmen gerekecek ve rütbece başkalarına üstün olmayı isterken rica minnet ederek kendini küçülteceksin. İktidar sahibi olmak mı istiyorsun? Yönettiğin kişilerin hainlikleri yüzünden tehlikelerle burun buruna geleceksin. Şöhret mi istiyorsun? Belalara bulanıp güvenliğini yitireceksin. Zevk içinde bir yaşam sürmek mi derdin? Ama en bayağı ve en yavan şey olan şu bedene köle olmayı hor görmeyecek ya da ona sırtını dönmeyecek kimse olabilir mi?

Gerçekten de bedensel vasıflarıyla böbürlenenler ne kadar boş ve ne kadar gelip geçici bir mülke dayanmaktadır! Filden daha cüsseli, boğadan daha güçlü olabilir misin ya da kaplandan hızlı koşabilir misin? Kaldır başını; gökyüzünün o muazzam boşluğuna, sağlamlığına ve hızlı devinimine bir bak ve şu bayağı şeylere hayran olmayı artık bırak. Gökyüzünü yöneten aklı bir düşün hele, o zaman göğün bile bu görkemli özelliklerine hayret etmekten vazgeçersin. Güzelliğinin ışıltısı ne kadar çabuk geçip gider, baharda açıp hemen solan goncalar gibi ne kısa ömürlüdür! Seni güzel gösteren kendi doğan değil, sana bakan gözlerin kusurlu görüşüdür. Ama bedeninizin özelliklerine ne kadar büyük değer verirseniz verin, şunu da bilin ki değer verdiğiniz üç gün ateşlenseniz hemen çözülüverecektir! Bütün bu söylediklerimi şöyle özetleyebilirim: Söz verdiklerini asla gerçekleştirmeyen ve bütün iyileri bir araya getirecek kadar mükemmel olmayan bu sahte değerler, çakıllı patikalar gibi ne sizi mutluluğa götürebilir ne de kendi özlerinde sizi mutlu kılacak bir şeye yer verebilirler.’’(Felsefenin Tesellisi, s.147)

Boethius tüm bunlar doğrultusunda felsefe aracılığıyla gerçek mutluluğu yeryüzünde değil gökyüzünde yani ancak ve ancak Tanrı’nın mutlak iyiliğinde bulabileceğini anlar ve ona sığınır.

Yorum Yap

Yazar Hakkında

Merhaba, ben Feyza Başaran, Hacettepe Üniversitesi Sosyoloji bölümü öğrencisiyim.

Yorum yap

Yorumlar (1)

  1. mustafa01_avatar
    Mustafa Dönmez 1 sene önce

    Felsefe yönü sade ve anlaşılır olan bir yazı olmuş. Bunun için sizi tebrik ederim.
    Şu an bir kitap okuyorum (Saatleri Ayarlama Enstitüsü) ve dün okuduğum yerde dikkatimi çeken bir şey oldu. Toparlayabildiğim kadarıyla aktarmaya çalışacağım. Yazar, Doğu-Batı arasında bir değişim dönüşüm geçirirken şuna dikkat çekmişti; sefil, yoksul ve işsiz olduğuna, dolayısıyla da dini telkinlerin kendisine öteki dünyayı vaat ettiğini ancak bu dünyanın yaşanabilirliği için yeterli bir telkini ya da tesiri olmadığı…
    Sadece aktarmak istedim. ☺️

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir