Duygu Sosyolojisinde Kurucu İsimler ve Temel Perspektifler

Bu çalışmada, duygu sosyolojisi alanında öne çıkan isimler ve temel perspektifler ele alınmıştır. İyi okumalar.

duygu sosyolojisi

Belirli duygular, yalnızca belirli gruplar için mi meşrudur? Hangi duygular toplumsal dayanışmada önemli rol oynar? Hangi duygular toplumsal çatışmalara sebep olur? Duygular, sosyal olaylardan nasıl etkilenir? Gibi sorular duygular söz konusu olduğunda akla öncelikli olarak gelen sorular olmamaktadır. Nitekim duygular, genellikle psikolojik, bireysel bir alan olarak görülmektedir.

Duygu, Dinler’e (2014) göre dış itkiler sonucu bedende oluşan fiziksel değişikliklere dair, zihinsel bir haritadır (s. 149). Bir başka ifadeyle, duygu, herhangi bir durum veya olayın bireyin iç dünyasında meydana getirdiği tepkidir. Bu tanımlardan hareketle duygunun dış dünyadan etkilendiği anlaşılmaktadır. Peki, duygu yalnızca dış dünyadaki olaylar sonucunda mı oluşur? Duyguya dair yaklaşımlar bu konu üzerine fikirler geliştirmiştir. Duygular öncelikle psikolojik kuramların odak noktası olmuştur. Bu bağlamda, Darwinci yaklaşım, duyguların içsel bir varoluşa sahip olduğunu ve duygulara yönelik fizyolojik tepkilerin (heyecanlandığımızda kalp atışımızın hızlanması) geliştiğini savunurken; davranışçı yaklaşım, duyguların bedende gerçekleşen değişimlere bağlı olarak oluştuğunu savunur. Dolayısıyla davranışçı yaklaşımda duygular, davranıştan sonra gelirken, Darwinci yaklaşımda duygu, herhangi bir tepkiden önce gelişmiştir ve tepkiye yön vermektedir. Psikoloji temelli bir başka yaklaşım ise, kültürel inşacı yaklaşımdır. Bu yaklaşım, esasında duyguların olmadığı, kültürel olarak inşa edildiği görüşüne dayanmaktadır.

Duygu, farklı disiplinler tarafından ele alınabilmektedir. Bu bağlamda duyguların sosyolojik analizlerine bakılacak olduğunda, öncelikle bir tanıma ihtiyaç duyulmaktadır. Duygu sosyolojisi, insan duygularını sosyolojik kuram ve metotlar ile ele alan sosyoloji alt disiplinidir. Duygular sosyolojinin ilk ortaya çıkış yıllarında sosyoloji için bir odak noktası olmadığını söylemek gerekmektedir. Zira 19.yy’da Sanayi Devrimi’nin gerçekleşmesiyle de birlikte modernleşme noktasında bir ilerleme kaydedilmiş, rasyonel insan, rasyonel düşünce odak noktası olmuş ve sosyolojinin isim babası olarak bilinen Comte’un özellikle vurguladığı pozitivizm ön plana çıkmıştır. Dolayısıyla o dönemde daha ölçülebilir, hesaplanabilir olana yakınlık ön plandadır, duygu ise soyut bir olgu olarak arka planda kalmıştır. Bununla birlikte 1930’lu yıllarda duyguların odak noktası olmamasındaki bir başka etmen ise duyguların daha bireysel bir alan olup psikoloji disiplininin inceleme alanı olarak görülmesinden kaynaklandığı söylenebilmektedir.

İlginizi Çekebilir: Sanat Sosyolojisi Nedir?

“Duygu sosyolojisi Theodore Kemper’ın bir dönüm noktası olarak işaret ettiği 1975 yılından itibaren ayrı bir alan olarak var olmaya başlamıştır” (Üçer, 2020, s. 24). Duygu sosyolojisi; utanç ve gurur, aşk ve nefret, korku ve merak, sıkıntı ve melankoli gibi duyguları incelemekte ve bu duyguların kültürel bakımdan nasıl kalıplaştığı, yaşandığı, edinildiği, dönüştürüldüğü, gündelik yaşama aktarıldığı ve anlatılarla meşru kılındığıyla ilgili sorular ortaya atmaktadır (Marshall’dan Akt. Yıldız, 2007, s. 133). Bununla birlikte, toplumsal çatışmayı hangi duyguların ürettiği, toplumsal dayanışmayı hangi duygular sağladığı gibi sorular da bu alana ait sorular olarak karşımıza çıkmaktadır.

Duygu sosyolojisindeki metodolojik ayrımlara bakıldığında, farklı tasnifler karşımıza çıkmaktadır. Lupton’a göre temelde kalıtsal olarak duygular ve sosyokültürel olarak duygular olmak üzere iki yaklaşım söz konusu iken Scheff, duyguları kültürel ve evrensel olarak ele alanlar ile duygunun dışsal boyutu ve içsel boyutu ile ele alanları sınıflandıran bir metot izlemiştir. Peggy Thoits ise pozitivistler, sosyal inşacılar ve sembolik etkileşimciler şeklinde sınıflandırmaya dayanan bir metot izlemiştir.

Duygu sosyolojisinde pozitivist yaklaşım, sosyal inşacı yaklaşım ve sembolik etkileşimcilik yaklaşımlarının duygu analizlerine bakıldığında; pozitivist yaklaşım, duyguların evrensel olduğunu, her yerde aynı duyguların aynı anlamlarla ortaya çıktığını savunmaktadır. Pozitivist yaklaşımlar, duyguların içsel varoluşlarının yanı sıra toplumsal olarak inşa süreçlerinin olduğunu da yadsımamaktadırlar. Nitekim Lupton’un çalışmasında (2002) pozitivist yaklaşım, sosyo-kültürel bir kurma olarak yapısalcılık perspektifi çerçevesinde alınmaktadır. Bu yaklaşımı savunan kuramcılardan biri olan Theoder Kemper (yapısalcı pozitivist); korku, öfke, depresyon ve mutluluk olmak üzere dört temel duyguyu ele almaktadır. Ona göre duygular; birincil ve ikincil duygular olarak ikiye ayrılmaktadır. Birincil duygular, her bireyin içinde var olan evrensel duygular iken ikincil duygular, toplumsallaşmış birincil duygulardır. Yani, ikincil duygular birincil duyguların farklı kültürlerde farklı şekilde anlamlandırılmış formudur. Örneğin, birincil bir duygu olarak var olan öfke duygusu, toplumsal olarak içselleştirilerek utanç duygusuna dönüşebilmektedir. Kemper, duyguların içsel süreç olduğunu kabul etmekle birlikte,  içinde bulunulan bağlamdan tamamen bağımsız olmasının da mümkün olmadığını savunmaktadır. Kemper’a göre kişinin sosyal hiyerarşideki pozisyonuna dair yorumu değerler, arzular ve inançlar doğrultusunda şekillenir (Akt. Üçer, 2016, s. 231). Güç ve statü teorisi olarak ortaya koyulan bu düşünceye göre, duyguların oluşumunda birey, kendisini karşısındaki ile konumlandırmakta ve statü karşılaştırmasına göre farklı duygular gelişmektedir. Örneğin, korku, öfke ve depresyon duyguları üzerinden bakıldığında; korku, bireyin kendisinden daha yüksek güce sahip olan kişi karşısında yaşadığı bir duygudur. Kişi kendisini güçsüz görüyorsa utanç duygusu, üstün görüyorsa kibir ve öfke duygusunun öne çıktığı söylenebilir. Bununla birlikte, Kemper’a göre yüksek düzeyde statü derecesi, utanma duygusuna sebep olurken yetersizlik hissi, depresyona yol açmaktadır. Duygulara ilişkin pozitivist yaklaşıma göre, duygular aynı zamanda kültürel kodlar ile de belirlenir. Kemper’a göre de bazı dışsal uyarıcılar, genellikle aynı duyguların oluşmasına sebep olmaktadır.  Bir kutlamada yüzlerin gülmesi gerektiği, bir cenaze töreninde ise gülmenin “ayıp” olarak karşılanacağı bu yaklaşımı örnekler niteliktedir.

Duygulara ilişkin sosyal-inşacı yaklaşımda; duyguların toplumsal olarak üretildiği veya öğrenildiği kabul edilmektedir. Bu üretim sonucunda, duyguların yönetimi, tabakalaşma ve duygular, gibi alanlar karşımıza çıkmaktadır. Duygulara ilişkin sosyal inşacı perspektif çerçevesinde ele alınabilecek olan tabakalaşma ve duygular konusuna bakıldığında, toplumsal yapı analizleriyle sosyoloji literatürüne önemli katkılar sunan Karl Marx’ın toplumsal yapı analizi ve yabancılaşma kavramı karşımıza çıkmaktadır. Marx, üretim araçlarını elinde bulunduran burjuva ve üretimi gerçekleştiren proletarya olmak üzere iki temel sınıf ortaya koymaktadır. Buna karşılık bir diğer önemli sosyolog olan Weber düşüncesinde; hiyerarşideki konumu belirleyen etmenler; sınıf, statü ve politik güçtür. Dolayısıyla Marx’ta yer alan üretim araçlarının belirleyiciliğinin aksine Weber’de beğeniler, yaşam tarzları da hiyerarşide belirleyici rol oynamaktadır. Böylece statü gruplarının önemine dikkat çekilmesiyle toplumsal olarak bir kimlik söz konusu olmaktadır ve tabakalarda ortak değerler, soyut özellikler ön plana çıkmaktadır. Dolayısıyla duygu sosyolojisinin tabakalar noktasındaki analizleri, Weber’in metodolojisinden beslenmektedir. Bununla birlikte Bourdieu’nün ortaya koymuş olduğu sermaye biçimleri de duyguların analizinde önemli bir çerçeve sunmaktadır. Bourdieu’nün sosyal, ekonomik ve kültürel sermaye biçimlerinden özellikle kültürel sermaye, bireyin sahip olduğu kültürel değerleri, beğenileri, yaşam biçimini ifade etmekle birlikte duygu analizleri için önemli bir odak noktası olmaktadır. Nitekim sınıfsal ayrımlar üzerinden bakıldığında, alt sınıf ve üst sınıf bireyler arasındaki kültürel sermaye farklı olacaktır ve bununla birlikte, oluşan duygular, duyguların bedensel dışavurumu, farklı sınıflarda farklı şekilde karşımıza çıkacaktır.

Sosyal-inşacı perspektif bağlamında değerlendirilebilecek olan duygu yönetimi kavramıyla ön plana çıkan Arlie Hochschild, duygular sosyolojisi alanının kurucusu olarak kabul edilmekte ve ‘duygusal emek’ kavramı üzerinde odaklanmaktadır. O, duygusal emek kavramını, “herkes tarafından görülebilecek yüz ve beden görüntüsünü yaratacak olan duygu yönetimi” olarak tanımlamaktadır (Wallace & Wolf, 2013). Ona göre, duygusal emek isteyen işler, halka temas eden işlerdir; bu işi yapan kişinin bir başka kişide duygusal durumlar oluşturması gerekmelidir. Bununla birlikte Hochschild gerçek duygu ile taklit arasındaki farkı korumak için gösterilen çabanın, belirli mesleklerde çalışmakta olan insanların, “hissî uyumsuzluk” adını verdiği bir gerilim olan duygusal emeği gerektirdiğini öğrenmiştir. Ona göre bu gerilim anında, hissetmekte olunan ya da taklit edilen değiştirilerek azaltmaya çalışılır. Bu durumda bir bastırma duygusunun ortaya çıktığı ve kişinin duygu yönetimi karşısında bir asimilasyona uğrayabileceğini söylemek mümkündür. Bu bağlamda, oyunculuk mesleğinde, kişinin sürekli olarak kendisinden istenen rollere uyum sağlamasının, kendisine yabancılaşmasına sebep olabileceği bu ifadeye uygun bir örnek olarak sunulabilmektedir.  Dolayısıyla, hizmet sektöründeki kişilerin yoğun bir şekilde gerçekleştirdikleri bir duygu yönetimi, duygusal emek söz konusudur ve bu da duyguların sınıfsal boyutunu ön plana çıkarmaktadır.

Duygu sosyolojisinde sınıfsal eşitsizlik konusunda önemli düşünceler ortaya koyan bir diğer kişi Jonathan Turner’dır. Ona göre duygular “yalnızca maddi kaynakların eksikliğine verilen bir tepki değildir; onların bizatihi kendileri pozitif oldukları zaman yüksek değerli kaynaklardır ve sadece insanların değil sosyal yapının ve kültürün üzerinde de geniş etkileri söz konusudur” (Üçer, 2016, s. 236). Buradan anlaşılacağı üzere Turner, tabakalaşmanın temelinde var olan duygulara dikkat çekmektedir. Ona göre duygular ve sınıfsal ayrımlar arasındaki ilişki, kaynak dağılımının eşitsizliğinden daha fazla bir anlam ifade etmektedir. O, farklı duygusal kaynakların farklı tabakalara işaret ettiğini savunmakta ve duyguların tabakalar üzerindeki belirleyiciliğine dikkat çekmektedir. Bu bağlamda, Turner’a göre daha negatif duygular (acı, üzüntü, sevgisizlik) ile beslenmiş insanlar, pozitif duygulara ve yüksek sosyo-ekonomik düzeye ulaşmada zorluk yaşayacaklardır.

Duygulara ilişkin perspektiflerden bir diğeri olan sembolik etkileşimcilik yaklaşımında ise bireylerin edilgen değil, aktif olarak ele alınıyor olması önemli bir noktadır. Bu yaklaşıma göre, yapılan analizlerde bireyleri çevreleyen sistem yerine, bireylerin aktif olarak yer aldıkları etkileşimlere odaklanılmalıdır. Bu etkileşimlerin düzeni/kuralları, Erving Goffman tarafından “yüz çalışması” , “yüze karşı tehditler” , “uygun yüz seçimi” gibi konular bağlamında ele alınmıştır. Goffman, kişinin sahip olduğu veya sahip olmak istediği benlik simgesini “yüz” olarak ifade etmektedir ve kişi, yüz yoluyla ifade edilen bir benlik imgesi üstlendikten sonra artık hep o imgeye uygun yaşamalıdır. Bu noktada belirli mesleklerin belirli yüz ifadeleri veya tutumlarıyla ilişkilendirilmeleri bu düşünceyi destekler niteliktedir. Bir öğretmenin şefkatli, anlayışlı olması beklenirken bir askerin soğukkanlı, disiplinli ve ciddi bir tutum sergilemesi beklenmektedir. Kişiler de genel olarak bu beklentiyi karşılayabilmek üzere isteyerek ya da istemeden, etkileşimde beklenen yüzü sergilemektedirler. Bu şekilde, kişilerin yaptığı eylemleri yüzüyle uyumlu hale getirilmeye çalışması, Goffman tarafından “yüz çalışması” kavramıyla tanımlanmaktadır. Bununla birlikte, yüze karşı tehditler ise pot kırma, falso yapmak gibi durumlarla açıklanmaktadır (Goffman, 2017). Bu bağlamda, yüze yönelik üç tehdit bulunmaktadır. Bunlar, masumca/istemeden işlenen kusur, kişinin kinci bir şekilde açıkça saldırgan şekilde gerçekleştirdiği kusurlu davranış ve planlanmamış saldırılar şeklinde gerçekleşmektedir. Kişi bu tehditler karşısında, kaçınarak/görmezden gelerek, açıklama yaparak ya da düzeltme sürecine giderek mücadele etmektedir.

İlginizi Çekebilir: Edebiyat Sosyolojisi Nedir?

Duygulara ilişkin sembolik etkileşimci perspektif ile analizlere yer veren bir diğer sosyolog ise, Thomas Scheff’dir. “Scheff, genel olarak duygularla ilgili iki tür ayrışmadan bahsetmektedir. Bunlardan birincisi, duyguları kültüre özel olarak değerlendirenler ile evrensel olarak ele alanlar, İkincisi ise dış görünüme odaklanan objektif yaklaşım ile iç tecrübeye odaklanan sübjektif yaklaşımdır” (Üçer, 2020, s. 24).  Scheff’in düşüncesine göre modernleşme, bireyleri duygularından ve ilişkilerinden soyutlamaya çalışsa da ne duygular ne de ilişkiler kaybolur; her ikisi de gizlenir, dönüşen ve yıkıcı formlara bürünürler. Ona göre birey için en önemli güdü, toplumsal bağın sürdürülmesidir. Bu bağlamda güvenli bağlar dayanışma, zayıf bağlar yabancılaşma üretir. Ona göre, sosyal çatışmanın temelinde utanç-öfke döngüsü yer alır. Güvenli bir bağ kurulduğunda meşru bir gurur, bu sarsıldığında ise utanç hissedilir. Duygu kapanı olarak tanımlanan bu teoriye göre utanç bastırıldığında öfkeye dönüşmektedir. Dolayısıyla ona göre toplumsal çatışmanın temelinde utanç-öfke döngüsü yer almaktadır. Üçer’e göre (2020) bu döngü, bireyi daha ileriye taşıyan sonuçlar barındırdığı gibi, birey açısından yıkıcı da olabilir ( s. 28). Bir birey diğeri tarafından utandırıldığında aralarındaki bağ zedelenebilmektedir. Üzerine konuşulup gülündüğünde bağ onarılabilirken, reddedilip bastırıldığında öfkeye neden olmakta, bu da sonrasında daha yıkıcı etkiler doğurabilmektedir. “Oysa duyguların sosyal olarak yönetilmesi sosyal iş birliğinin temel dinamiğidir. Bu minvalde utanç bireyin davranışları için kişisel bir kısıtlama olmasının yanı sıra hoş karşılanmayan eylemlere karşı da kamusal bir tepkidir” (Scheff’den Akt. Üçer, 28).

Tüm bunlardan hareketle, genellikle içsel bir durum olarak ele alınan ve toplumsal boyutu ihmal edilen duyguların, esasında toplumsal olarak da üretilebileceği, belirli sınıfların belirli duygulara olan yatkınlığı, sermaye biçimlerine göre duygu analizleri gibi konular bağlamında da ele alınabileceği söylenebilmektedir. Bununla birlikte duygular; fenomenolojik yaklaşım, bilişsel yaklaşım gibi farklı yaklaşımlar ve  kuramcılar tarafından da ele alınan bir alan olmuştur ancak çalışmanın sınırlılığı sebebiyle temel perspektif ve kurucu isimlere yer verilmiştir.

Kaynakça

  • Dinler, D.Ş. (2014). “Piyasada İşyerinde ve Sokakta Sınıfı Kuran Duygular”, İşçinin Varlık Problemi içinde, İstanbul: Metis Yayıncılık, s. 136-157.
  • Goffman, E. (2017). Etkileşim ritüelleri: Yüz yüze davranış üzerine denemeler (1. bs). Ankara: Heretik Yayıncılık.
  • Lupton, D. (2002),”Duygularla Düşünmek: Kuramsal Perspektifler”, Duygusal Yaşantı içinde, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, ss. 24-45.
  • Üçer, M. B. (2020). Orta Sınıfın Utancı: Duygu Sosyolojisi Açısından 1980’ler Türkiye’sinde Toplumsal Değişme [Doktora tezi]. İstanbul Üniversitesi.
  • Üçer, M.B. (2016), “Sınıflar ve Duyguları: Tabakalaşma Çalışmalarında Duygulara Yer Açmak”, Sosyoloji Dergisi, 36/1, 227-247.
  • Wallace, R. A. & Wolf, A. (2013), Arlie Russell Hochschild ve Patricia Hill Collins: “Simgesel Etkileşimin Genişleyen Ufukları”, Çağdaş Sosyoloji Kuramları: Klasik Geleneğin Genişletilmesi içinde, Ankara: Doğu Batı Yayınları, s. 331-341
  • Yıldız, E. (2007). İnsan Duygularına Yeni Bir Yaklaşım: Duygu Sosyolojisi. Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi Yeni Düşünceler Hakemli E-Dergisi, (2), 235-253.
Önerilen Yazı
1980 Sonrası Dönemde Türk Toplum Yapısının Dönüşümü

Yorum Yap

Yazar Hakkında

Merhaba. Ben Tuğçe Ayrıç. İstanbul Medeniyet Üniversitesi Sosyoloji bölümü öğrencisiyim. “Hayat İçin Sosyoloji” mottosu ışığında ürettiğim çalışmalar ile buradayım.

Yorum yap