Modernliğin Sosyolojisi

Modernliğin Sosyolojisi
1

Çıktığın yolda, bugün yelken açıp yapayalnız Gözlerin arkaya çevrilmeyecek, pervasız

Yürü! Hür maviliğin bittiği son hadde kadar

İnsan âlemde hayal ettiği nisbette yaşar.

Bilbaşar, 1943

Stefan Zweig 1881 yılında Viyana, Avusturya’da dünyaya gelmiştir. Oyun yazarı, romancı, gazeteci ve biyografi yazarıdır. Günümüzde kısa hikayeleri ile yeniden popüler olsa da kişisel olarak biyografi eserlerine ayrı bir hayranlık duymaktayım. Babası varlıklı bir sanayici olan Zweig küçük yaşlardan itibaren edebiyat, kültür alanında iyi bir eğitim görmüş; Latince, Fransızca, İngilizce ve Yunanca dillerini iyi şekilde konuşmaktadır. Zweig, kendi tanımıyla Avusturyalı, Yahudi, hümanist ve barışsever bir yazardır.

Bu yazıda ölümünden kısa süre önce tamamladığı “Dünün Dünyası” eserinin yazıldığı dönem itibariyle geçirdiği dönüşümler yazılacak, modernizm probleminin Zweig üzerinden değerlendirilmesi yapılacaktır. Dünün Dünyası otobiyografik bir metindir ancak Zweig’ın yaşadığı toplumun dışından bir gözle yaptığı tahlilleri o kadar yerindedir ki bu kitabı sadece otobiyografik bir eser olarak saymak bu büyük yapıta haksızlık olacaktır. Ayrıca Zweig, döneminin gündemini kapsayan savaşların birebir muhatabı olduğundan kaynaklı bu eser ayrı bir öneme sahiptir. Yazarın hayatının kısa dönemlerinde keskin değişimler meydana gelmiştir. Eserde de bahsettiği gibi atalarının uzunca bir dönem tekdüze ve “güvenli” süren hayatları kendisinin de tabiriyle “Şu kısacık sürede, başka zamanlarda ancak on kuşağa sığan olaylar geçti” diye ifade edilmektedir. Belki de hayat hikayesinin okunmaya değer olmadığını düşünen yazarın, yaşadıklarına ayna tutmak istemesinin sebebi de bundandır. Kişisel olarak çalkantılı bir edebiyat hayatı yaşadığını düşünsem de Zweig’ın kendi hikayesi, o dönemin entelektüel bir gözden analizini bizlere sunması açısından önem arz etmektedir.

Stefan Zweig, “Zamana bizi aradığı yerde rastlayalım.” diyerek kitabın önsözüne iliştirdiği Shakespeare’in Cymbeline oyunundan alıntıladığı bu yazıyla Dünün Dünyası’na giriş yapar. Stefan Zweig, zamanı iki dünya savaşının arasında karşılar ve edebiyat dünyasına giriş yaptığı zaman sanat çevrelerince tanınmaya başlamıştır. Zweig’ın hikayelerini anlatmasındaki başarısını biyografik romanlarında da gözlemleyebiliriz. Kendini birinci plana almayı hiç düşünmediğini ancak birçok zorlu sınav verdikten sonra bu esere başlama cesaretini

gösterdiğini kitabın önsözünde ifade etmiştir. Yazar, kitabı önsözü de dahil edersek on yedi bölüme ayırmıştır. Bu kitabı sadece kendi anılarından yola çıkarak yaptığı tahlillerden yazmasından kaynaklı, kitapta kronolojik bir sıra takip etmiş olduğunu söyleyebiliriz.

thumbnail
Önerilen Yazı
Modernizm Nedir? Özellikleri Nelerdir?

İlk bölümde Birinci Dünya Savaşı öncesi dönemden bu eseri hazırladığı döneme geçişi anlatır ve savaş öncesi dönemini “Güvenlik Dünyası” olarak isimlendirir. Basit bir ifadeyle, insanlar kendilerine güvenli ve düzenli bir hayat kurmuşlardır. Her şey düzenlilik esasına dayanmaktadır ve devlet bu devamlılığın en büyük güvencesidir. Eski çağlar hor görülmektedir çünkü yaşanılan sefalet ve savaşlar insanlığın aydınlanmamış zamanlarından kalmadır. O dönemde insanlar para ve bütçe planlaması yapmaktadır, ihtiyaç durumunda kullanmak üzere kenara ayırdıkları bir miktar para her zaman bulunmaktadır. Sigortacılığın tavan yaptığı bu dönemde konfor, lüks saraylardan sıradan burjuva evlerine de girmiştir. Savaş ne demek, başkaldırı ne demek unutmuşlardır. Sanayi devriminin olgunlaştırdığı maddi manevi bir refah ortamı vardır. Bütün bunlardan dolayı; dönem şartları itibariyle babalarının iyimser ve sabit burjuva dünyasında aniden cereyan eden bir olay olmamıştır. Ömürlerinin sonuna kadar sürdürülen bu sessiz ve sakin hayat Zweig’in tabiriyle hayal dünyasıdır. Gençler “her gelen günün bir öncekinden beter olacağını” bekledikleri bu tekdüze hayat içerisinde sıkışmış hissetmektedir. Ancak Zweig bu dönemlerinde gelecekten umut doludur ve beklenti içerisindedir. Sanatın özellikle de tiyatronun Viyana halkı için çok değerli olduğunu anlatır. Viyana’nın insanları, eserleri okumasa da oyunları bilmese de kültürel hayatı ve sanatçıları sahiplenmektedir. Kendisi de yahudi bir aileden gelen Zweig özellikle Viyana’daki Yahudilerin kültür ve sanat hayatındaki etkinliklerini vurgulamaktadır. Belki de onları sanatı böylesine sahiplenmeye iten güç, kolektif bilinçlerindeki kültürel birikimdir.

Babalarının güvenlik duygusu içerisinde heyecan ve taşkınlıktan uzak bir yaşamlarının olmasına rağmen, kendilerinin da gelgitli bir zaman geçirdiklerini belirtmiştir. Eğitim hayatının sıkıcı olduğunu ve sadece “öğrenmek için öğrendiklerini” anlatır ancak okul dışında bulunduğu çevreler edebiyat okurlarının kıskançlıkla bakacağı zamanlardır. Stefan Zweig’ın yaşamı bu okul sonrası hayatında başlamıştır diyebiliriz. Arkadaşları ile takip ettikleri Viyana’daki kültürel canlılık ve kafelerdeki halk kulüplerinde sanatçılarla olan etkileşimlerini yarıştırmaları okul sonrası hayatı için oldukça önemli olacaktır. Zweig edebiyattaki olgunlaşma durumunun kendi okul ve arkadaş çevresine has olmadığını belirtmektedir.

Zweig üniversiteye geçince bile eğitim hayatına bakışının değişmediği görülmektedir. Üniversiteye bir bakımdan de ailesinin baskısıyla devam eder. Üniversite hayatında eleştirdiği garip bir anlayış vardır; gerçek üniversiteli sayılabilmek için erkekliğini belgelemiş yani başından birçok düello geçmiş olması gerekmektedir. Daha sonrasında göreceğimiz üzere nasyonal sosyalist partinin de güruhlarını üniversite öğrencilerinden toplaması tesadüf değildir. Alman kültüründe önemli bir yer tutan bu düellolar, saldırı isteğinin Zweig tarafından Alman ruhunun en tehlikeli özelliği olarak görülmesine sebep olacaktır. Benim düşünceme göre Zweig saldırgan ruhun temelinde milliyetçi ideolojilerin pompalandığını düşünmektedir. Bu zamanlar Zweig’ın şiirlerini gözde yayınevlerine yolladığı ve olumlu geri bildirimler aldığı zamanlardır. Rilke gibi ünlü şairlerle dost olmaya başlar, Richard Strauss gibi ünlü bestekarlar şiirlerini bestelemeye talip olurlar. Viyana Üniversitesi’nden Berlin Üniversitesi’ne geçiş yaptığı zaman hayatında büyük değişimlere kapı açmıştır. Yabancı ülkeleri gezmeye başlar ve yeni sanatçılarla tanışma fırsatı yakalar. Bir şehrin gizli yanlarını keşfetmenin formülünün sokaklarında gezmek, kitaplarını okumak ve fikir dostluğu kurmak olduğunu ifade eder.

Yeni yüzyıla girildiğinde Zweig içinden “Yeni yüzyıl yeni dünya düzeni gerektirmektedir.” diye düşünür sanki o zamanlarda savaşı hissedercesine. “Kırk yıllık barış ülkelerin ekonomik durumlarını güçlendirmiş, teknik gelişmeler hayatın ritmini hızlandırmış, bilimsel buluşlar o kuşağın ruhunu zenginleştirmişti ve bunlardan gurur duyuyorlardı.” (Zweig, 2022: 231). Böyle bir dönemde savaşın geleceğini düşünmek, aşırı iyimser entelektüellerimiz için çılgınlık olurdu. Avrupalılara özgü düşünce biçimini sürdürmek, ulusların kardeşliğine ve ülkelerin sınırlarını aşan barışçıl atmosfere inanmak çok daha kolaydı. Uçakların icadıyla heyecanlanan Zweig’in nesli, sınırların gereksiz olduğunu ve uçakların kolayca sınırları aşacağını düşünüyordu. Uçaklar havadan uçtuğuna göre sınır falan tanımazdı, dünyada savaşların sonunun geldiğine inanılmıştı dolayısıyla barış da gelecekti. “Ancak aynı nesil birkaç yıl sonra uçakların gökten bomba yağdırarak Avrupa’yı yıktığını görmenin şokunu yaşamıştı. Entelektüel iyimserliğe karşı, politik gerçeklik.” (Livaneli, 2020: 430).

1914 yılında savaşın ilk parıltılarında Franz Ferdinand ve eşinin sevimsiz insanlar olduğundan ve hiç dostları olmadığından bahsetmektedir. Çünkü öldürülmeleri halk çapında ilgi uyandırmamıştır. Fransız gazeteleri “Avusturya, Rusya’yı kışkırtıyor, Almanlar seferberlik

hazırlığında” yazdığında bunun olağan politik çatışmalar olduğu ve her zamanki gibi mutlu sona bağlanacağı düşünülür ancak o mutlu son hiç gelmez, ülkeler peşi sıra savaşa sürüklenirler. Zweig 1914 ile 1939 savaşlarının birbirinden farklarını kendi gözlemlerinden elde ettiği çıkarımlarla başarılı bir şekilde gözler önüne sermiştir. 1914’te temiz inançlar hakimdir, savaşın ne olduğu bilinmediğinden kitaplarda yazılan savaş tasavvurları ile güzelleme yapılmaktadır. Kimse kendi ülkesinde kusur bulmaz, sınırın ötesindekiler savaşı tetikleyenlerdir. Savaşa giden erler zafer yürüyüşü içindedirler ve tahminlerince en kısa sürede eve döneceklerdir. 1939’da ise durum bundan daha farklıdır artık savaşın ne olduğu bilinmektedir. Savaşın yıllarca süreceğinin ve kaybedilen hayatın geri gelmeyeceğinin farkındadırlar. Acımasız makineleşmenin de etkisiyle insanlığın olduğundan daha vahşi, daha iğrenç ve daha da kötü olduğunu biliyorlardı. 1939 savaşının düşünsel bir anlamı vardı, özgürlük ve ahlaki değerlerin korunması için savaşılıyordu. Buna karşın 1914 savaşı realitelerden çok uzaktı. İnsanlar boş hayallere kapılarak daha iyi bir dünya yaratma hayali ve çılgınlığına kapılmıştı. 1914 Savaş’ı sonucunda ne olmuştu? Savaşın iki buçuk yıl sürmesinden başka hiçbir şey. “Zamanın dönen çarkı, korkunç biçimde insanların aklını başına getirmişti. Savaş alanlarında dökülen onca kandan sonra ateş düşmeye başlamıştı.” (Zweig, 2020: 300).

Savaştan sonraki çöküş, dış ülkelerde Almanlara karşı nefret uyandırmıştı. Para biriminin değer kaybı oldukça yüksekti, insanlar sefalet içerisindeydi. “Hiçbir şey -bunu sık sık anımsatmak gerekir- Alman ulusunu yaşanan enflasyon kadar kızdırmamış, öfkelendirmemiş ve Hitler için hazır hale getirmemişti.” (Zweig, 2020: 367). Almanya tedavisi mümkün olmayan militarist duygularla hareket eden koca bir ulus haline gelmişti. Böylelikle toplum yavaş yavaş Hitler Almanya’sına hazır hale gelmişti. Hitler iktidara geldiğinde kimse yapılacakların bu kadar vahşice olacağını tahmin edemezdi. İktidara gelişinden sadece 2 ay sonra ağır bir sansür getirilmiş, Zweig’ın kitapları toplatılmış ve yakılmıştı. Ortaçağ’a özgü şeyler Hitler iktidarında tekrardan vücut bulmuş gibiydi, hiçbir toplum bu kadarını tahmin edemezdi. Modern dünya iki savaş arası dönemde bireysel hakları, yurttaşlık özgürlüğünü yani geçmişin kutsal ayrıcalıklarını unutmuş görünüyordu. Yazarın da başına gelen ev aramaları, keyfi tutuklamalar, mal ve mülke el koymalar, insanların evlerinden ve yurtlarından kovulmaları, sürgünler ve akla gelen her türlü şey olağan hale gelmişti. Hitler Avusturya’ya girdiği ilk gün yahudileri toplama kampına göndermişti. Zweig ise böyle bir ortamda kalmak istemediğinden -onun için hayattaki en önemli şey kişisel özgürlük olduğundan- çoktan Londra’ya gitmişti. Otuz yıl önce olduğu gibi kimsenin kendisini tanımadığı zamanlara dönmüştü sanki. Dostları, ailesi ve eski çevresi hepsi dağılmıştı. Evleri, hatıraları hepsi geride kalmıştı, yabancılar tarafından dört bir yanı kuşatılmış hissediyordu. Eskisine göre bir fark vardı ki, o zamanlarda olduğu gibi heyecanlı, inançlı değildi. Yorgun ruhu üzerine umutsuzluk tohumları çoktan ekilmeye başlamıştı. Bu sürgün zamanları Edward Said’in kaleminden daha bir anlaşılırdır. Edward Said, modern Batı kültürünün büyük ölçüde sürgünler, mülteciler ve göçmenler tarafından belirlendiğini öne sürer. Sürgün bir “kış ruhu”dur; Said böyle tanımlar. Milliyetçilik ve sürgün arasındaki ilişkide, her zaferinden sonra milliyetçilik kendini baki kılmak için yiğitlik naraları atmaktadır. Bu naralar arasında koşuşturan sürgün ne oluğu yere ne de geldiği yere aittir artık sadece bir “sürgün”dür. Evet, bir kış ruhudur sürgün. Nitekim nasyonal sosyalizm, 1936 yazının sıcak günlerini bir anda kışa çevirecektir. Faşizmden kaçan Zweig ari ırk fantezileri tarafından yerinden yurdundan edilmiştir.

20.yüzyılda bu kültür kentinde bu tek adamın işlediği cinayetler her türlü hukuk kavramını geçersiz hale getirmişti. Bu tarihte yaşananlar eskiden uluslararası hakaret sayılmaya yeterken, 1938 yılının dünyasında camlar kepenkle örtülüydü. Bu “yeni düzen”de özgür ruha sahip bireyler ne nesne ne de özneydi. Sunulan her şey devlet görevlilerinin bir lütfu olduğunu hissettiriyor, sürekli dinleniyor ve kayıt altına alınıyorlardı. 20. yüzyıl Yahudileri ise cemaat olgusundan uzaklaşmıştı, gruplar halinde dolaşmaktan korkar olmuşlardı. Ortak bir inançları kalmamıştı, kutsal saydıkları her şeyden uzaklaşmışlardı. Çevrelerindeki uluslara kendilerini kabul ettirmeye çalışmak, sürekli koşuşturma halinde olmak ve en temel insani ihtiyaçlar için bile yüzlerini eğmek zorunda kalmaktan yorgun düşmüşlerdi. Çoktandır kendilerini Yahudi olarak değil başka bir milletten hissetmeye başlamışlardı. Tüm bu ahvalde Zweig’ın yazgısı başkalarının elindeydi. Keyiflerine göre esir tutuluyor, savaş ya da barışa karar veriyorlardı. Zweig bütün haklarından yoksun, yersiz yurtsuz biri olarak uzun süre kalıp da yük olmaya başladığını hissettiğinde ülkesine geri dönmek mümkün hissettirmiyordu. Nitekim Said, sürgün için eve dönmenin mümkün olmadığını söyler. Doğrudur. “Geçmişte bir yerlerdedir ev; nihayetinde kış ruhunda bahar olasılığı kadar yazla güzün pathos’u da yakın ama ulaşılmaz bir yerdedir.” (Said: 2006: 42).

Zweig kitabın sonundaki metaforunda umutla umutsuzluk arasında gidip gelen dizelerini “Aydınlık ile karanlığı, savaş ile barışı, yükseliş ile çöküşü yaşamış olan bir kişi, hayatı gerçek anlamda yaşamış demektir.” diyerek bitirir. Bana kalırsa Zweig hem umudu hem de umutsuzluğu içinde barındıran ve seneler süren kaçış zamanlarında kendi içindeki bu dengeye tutunmuş birisidir. Eserlerinde öznelerin psikolojik tahlillerine ve kişiliklerinin içsel sorunlarına yer vermiştir. Bu açıdan hem bir psikiyatrist gibi çalışmış hem de kültür tarihçiliği yapmıştır. İkisinin ahenk içinde tasviri eserlerinde sıkça görülmektedir. Zweig eserlerinde kullandığı tahlil ve çözümlemelerinde kendisinden bir parça bırakır adeta. Ancak kendi sonu için daha iyi bir çözümleme yapamamış olacak ki Avrupa’nın bir daha eskisi gibi olamayacağı düşüncesi baskın geldiğinde gelecek için umutlu olduğu ülke Brezilya’da intihar edecektir. Bu büyük yazarın modern dünyaya vedası “uzun bir gecenin ardından gelen tan kızıllığını” bekleyemediğinden ötürüdür.

thumbnail
Önerilen Yazı
Postmodernizm Nedir? Özellikleri Nelerdir?

KAYNAKÇA

  • Livaneli, Z. (2020). Serenad. İstanbul: Doğan Kitap, s. 430.
  • Said, E. (2006). Kış Ruhu. İstanbul: Çev.: T. Birkan, Metis Yayınları, s. 42.
  • Zweig, S. (2022). Dünün Dünyası. İstanbul: Çev.: K. Eğit, Y. Eğit, Can Yayınları, s. 231. Zweig, S. (2022). Dünün Dünyası. İstanbul: Çev.: K. Eğit, Y. Eğit, Can Yayınları, s. 300. Zweig, S. (2022). Dünün Dünyası. İstanbul: Çev.: K. Eğit, Y. Eğit, Can Yayınları, s. 367.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yorumlar (1)

  1. Baha Yılmaz 2 ay önce

    Böyle kaliteli yazılar okumak, bilgilenmek, günümün kalitesini de arttırıyor. Tebrik ve teşekkür ederim!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir