Peter L. Berger’in Sosyal İnşa Teorisi

Bir saha çalışmasında bir alanı kavramaya gittiğinde kendi kavramlarından ve kelimelerinden vazgeçmek gerekir dolayısıyla bu fenomenolojik gelenek ve fenomenolojik gelenek sonunda Peter L. Berger'in 1966'da yayınlanan "Gerçekliğin Sosyal İnşası" eseriyle birlikte Sosyal İnşa fikrine varılacaktır.

sosyal insa teorisi
1

Sosyolojide fenomolojik yaklaşımın etkili iki temsilcisi Peter Berger ve Thomas Luckmann’dır. Schutz’un görüşlerinden önemli etkiler ve tabii ki, benzerlikler vardır. Berger, Schutz’un öğrencisi olmuş ve onun çalışmalarından önemli oranda etkilenmiştir (Erbaş, ?: 161). 20.yy’ın ilk yarısında Durkheim’in temsil ettiği “nesnelcilik” ile Weber’in temsil ettiği “anlamacı-öznelcilik” arasında karşıtlık hâkimdir. Bu dönemde sosyal bilimciler ve sosyologlar bu iki komptan birisinde kendilerini konumlandırmıştır. Fakat 1960’la birlikte bu iki karşıt geleneğin güçlü ve zayıf yanları büyük oranda ortaya çıkmıştır. Bunun ortaya çıkmasıyla birlikte artık “ya”, “ya da” diyen karşıtlaştırıcı yaklaşım yerine “hem”, “hem de” diyen sentezci yaklaşım öne çıkmıştır. Berger’in Sosyal İnşa Teorisi tam da bu sentezci yaklaşımların sosyoloji açısından paradigma kurucu örneğini oluşturmaktadır. Bu anlamıyla Berger’in sentezci girişimde ilk biçim olduğunu söylemek gerekir.

Berger genel sorunsalını şöyle tarif eder: Sosyolojinin tarihe damgası vuran iki temel önermesi vardır. Bunların birincisi Durkheim’a ait “toplumsal olguları şeyler gibi inceleyin” bir diğeri de Weber’e ait olan “sosyolojinin bilme nesnesi eylemin öznel anlam bağlamıdır” önermesidir. Bu ikisi birbirine zıt olan önerme Berger’e göre, bize toplumun hem nesnel bir olgusallığa sahip olduğunu hem de öznel anlamları ifade eden eylemler vasıtasıyla dışa vurulduğunu anlatıyor. Berger, nesnelci ve öznelci iki kök önermeyi bir arada kapsayacak teorik formülasyon mümkün müdür sorusuna mümkün kılacak soruları şöyle formüle ediyor: “Öznel anlamların nesnel olgular haline gelmesi nasıl mümkün oluyor? Ya da bu soruyu daha Marksist biçimde sorarsak, “İnsan faaliyetlerinin bir “şeyler” dünyası üretebilmesi nasıl mümkün oluyor?” Berger bu soruya verilecek cevabın sosyolojik teorinin çıkmazlarının aşılmasında büyük önemde dayanak teşkil edeceğini söylüyor ve bu sorunun cevabı olarak arz zamanda işleyen bir sosyal diyalektik öneriyor.

Berger ve Luckman’ın bütün çalışması, temel bir anlamıyla, bu sentezi oluşturma çabası olarak okunabilir. Bir başka deyişle; birbiriyle çelişiyormuş gibi duran şu üç önermeyi birden kapsayacak bir sosyolojik teori oluşturmak, onların en temel derdidir: “Toplum, insanî bir üründür. Toplum, nesnel bir gerçekliktir. İnsan, sosyal bir üründür” (Berger ve Luckman, 2008; aktaran Balkız ve Öğütle, 2012: 35). Berger’in sosyolojinin üç kök önermesi üzerinden bir diyalektik önermesinin temel sebeplerinden biri, birinci önerme ile üçüncü önerme arasındaki açık mantıksal tutarsızlıktır. Bunu iki önermeyi aynı an da söylemek formel mantığa göre mümkün değildir. Tam da bu noktada formel ve mantığın var saydığı eş zamanlılığa karşıt olarak bir arz zamanlılık önermektedir. Bunlar Berger’e göre diyalektik biçimde işleyen süreç oluşturan arz zamanlı momentlerdir. Berger bu momentleri, “toplum insani bir üründür-dışsallaştırma, toplum nesnel bir gerçekliktir-nesnelleştirme, insan sosyal bir üründür-içselleştirme” olarak isimlendirmiştir.

Dışsallaştırma momentini antropolojik temele dayandıran Berger, Schutz’cu bir çerçeveden bakarak insanın kendinden taşan ve ürünler veren bir varlık olduğunu, buradaki hususun dışa taşma olayı hikayesinin tam da insanın katı bir biyolojik belirlenime tabii olmamasıyla ilişkili olduğunu söylemektedir. Bunu kavramsallaştıran Berger, “insanın türe özgü çevreye (antropolojiden alınan kavram) yani biyolojik olarak içgüdüleri aracılığıyla katı biçimde belirlenmiş bir çevreye sahip değildir” demektedir. Bu demektir ki, insan dünyaya açık bir varlıktır. Bize aynı an da iki şeyi anlatan dünyaya açıklık kavramı ilk olarak, dünyayı ancak kendinin kılarak dünyayla ilişki kurabildiği ve bu anlamıyla doğaya ancak dönüştürerek ilişki kurabildiğini anlatır. İkinci olarak dünyaya açık olması, insanın dünyayı değiştirmesinin yanı sıra bizzat kendisin de değişime açık olmasıyla bağlantılandırılır. Bu aynı zamanda insanın diğer hayvanlardakine benzer değişmez, içgüdüsel terkibe sahip olmadığının tam tersine doğayla kurduğu ilişkide dünyayı dönüştürürken kendisini de dönüştürdüğünü ve kendisini bir tarih inşa ettiğini anlatmaktadır. Peki, o zaman biyolojik terkibi bunu sağlamıyorsa insani düzeni, istikrarı nasıl mümkün oluyor? Weber ’in cevabıyla “İnsan antropolojik olarak kozmosa eğilimli bir canlıdır, insanın düzene eğilimli olmasını Berger, düzenliliğin hem özne içi hem de özneler arası gerilimi azaltıcı işlemini atıflar. Buna göre kişinin hem kişisel gerilim düzeyini hem de Schutz’un kavramı olan özneler arası gerilimi azaltması açısından insani ilişkilere öngörülebilirlik katan bu özelliği, insanın tam da onun tekrarlı eylemlere ve rutin faaliyetlere olan eğilimi şeklinde kendisini gösterir. Eylemlerin ve rutinlerin sonucu olarak Berger, “mutatlaştırma (alışkanlık haline getirme)” dediği bir süreç ortaya çıkarır. Demek ki Berger’e göre mutatlaştırma ve karşılıklı tipleştirmeler bu toplumsal hayatın düzenlilik gösteren yapısını oluşturması açısından önem arz etmektedir. Dolayısıyla Berger’e göre doğal dünyada öngörülebilirliği biyolojik terkip sağlıyorken, sosyal dünyadaki öngörülebilirliği bizzat insanın düzen kurmaya yönelik eylemi sağlıyor.

Tam da bu noktada Berger’in ikinci momenti olan “nesnelleştirme” momenti devreye girmektedir. Mutatlaştırmalar sonucu oluşan tipleştirmeler ve kurumlar bir sonraki kuşağa aktarıldığında “kurum” halini alırlar. Kurumlar onlara göre, roller yoluyla içselleştirilir(Hamilton, 1974’ten çeviren Balkız: 124). Bunların kurum halini almalarında iki anlam vardır. Birincisi, bunların bir sonraki kuşak tarafından dışsal nesnellikler olarak tecrübe edilmelerini anlatır yani bunlar bu jenerasyonun dışsal kendini dayatan, kendini empoze olarak deneyimlediği “şeylerdir.” Berger tam da burada ikinci momente Durkheimci anlamı sokar. Demek ki birinci durum, tipleştirmelerin ve kuralların kurum olarak bir sonraki jenerasyona aktarımını “şeyler” olarak tecrübe edilmelerini anlatır. Berger açısından daha kritik olan ikinci durum ise yeni gelen kuşağın bu kurumlar içinde doğmuş olmaları onlar açısından meşrulaştırma sorunsalını doğurmasıdır. Yeni jenerasyonun bu kurumlara rıza göstermesini gerektiren birtakım yeni söylem biçimlerinin oluşturulması gerekir. Bu tam da Berger’in teorisindeki “meşrulaştırma” ayağını temsil eder. Meşrulaştırmak demek bir kuruma hem bilişsel geçerlilik (onun varlılığının, zorunluluğunu ya da gerekliliğini anlatan bir durum) hem de normatif itibar (onun varlılığını haklılaştırmak)  kazandırmak demektir. Berger’e göre buradaki sorun şöyle ifade edilir, “yeni kuşağın kurumların anlam ve varlık sebeplerine kendi biyografileri üzerinden varmaları mümkün değildir. Bunun için farklı meşrulaştırıcı formüller geliştirme, “meşrulaştırmalar şemsiyesi” kurulmalıdır. Bu şemsiye din üzerinde yükselen sembolik evrenler ve bu sembolik eylemlerin çalışmasını sağlayan kavramsal aygıtlar ve sosyal örgütlenmeler ile mümkündür.

Dinler ya da bilim gibi meta anlatıların teşkil ettiği devasa sembolik evrenlerin ve bunların çalışmasını sağlayan kavramsal aygıtların, sosyal örgütlenmelerin varlığı ile kurumların etrafını saran meşrulaştırıcı şemsiye, kurumların ve içerdikleri rol ve kuralların içselleştirilmesinde zeminini hazırlar. Berger bu noktada son olarak “içselleştirme” momentine girmiş olur.

İçselleştirme momentinde toplum, nesnel bir gerçeklik olmaktan öznel bir gerçeklik olmaya geçer. Berger burada George H. Mead’in sosyalizasyon teorisine atıfta bulunur ve içselleştirmeyi sağlayan süreç, sosyalizasyondur der. Berger sosyalizasyonu “bireyin bir toplumun ya da toplumun bir kesitinin nesnel dünyasına kapsamlı ve tutarlı bir şekilde girmesi” olarak tanımladıktan sonra ikili bir süreçten söz etmek mümkündür. Başta anne ve baba olmak üzere anlamlı ötekiler kavramının önem arz ettiği birincil ya da asli sosyalizasyon, 0-6 yaş arasındaki insanların girdiği süreçler bütününü oluştururken bu süreçler duygu yoğun süreçler olarak karşımıza çıkıyor. Burada 6 yaşa doğru anlamlı ötekilerle kurulan ilişkilerin daha genel bir düzeye geçişi söz konusu, “annem buna kızardan herkes buna kızara ya da bunu yapma çünkü annem kızıyordan bunu yapma çünkü bu yaptığın ayıba geçişi” yani soyutlama düzeyindeki artışı Berger, anlamlı ötekilerden genelleştirilmiş ötekine geçiş olarak tanımlamaktadır.

Birincil sosyalleşme süreçlerinin sonunda anlamlı ötekilerden genelleştirilmiş ötekiye geçen birey ardından ikincil ya da tali süreçlere tabii olur. Sosyalize olmuş bireyi kendi toplumun nesnel dünyasındaki yerine Berger’in deyimiyle “alt dünyalara” sokan süreçlerden söz etmek mümkündür. Toplumun alt dünyalarının da benimsenme sürecine tabii tutulması buna uygun yeni kimliklerin edinilmesi artık sadece birilerinin çocuğu olmanın yanı sıra öğrenci, kulüp üyesi gibi pek çok rolle bağlantı kurulmuş demektir. Berger’in kavramsallaştırmasıyla role özgü bilgiler edinilmeye başlanmış ve toplumun üyesi olmamızı sağlayan genel bir bilgi stokunun ve buna uygun bir aidiyet hissinin yanı sıra bir de alt dünyalara özgü bilgiler edinilen bir süreçle karşılaşılır. İkincil süreçleri birincil süreçlerden ayıran en önemli özellik duygu yoğun ilişkinin yerine resmiyetin geçmesi ve ikincil süreçlerin ömür boyu sürüyor olmasıdır.

Bütün bu süreçler yeterli biçimde oluştuğunda ki Berger’e göre “mükemmel uyum diye bir şey yoktur” ancak yeterliliğin uyumundan söz edilebilir. Bireyin topluma yeterli biçimde adapte olduğunu, kurumların yeterli biçimde içselleştirdiğini ve yeniden ürettiği görülmektedir. Sonuç olarak Berger’in kurduğu sosyal diyalektik bununla birlikte döngüselliğini tamamlamış olur. Bu döngü yeni kuşağın kurumları içselleştirmesiyle birlikte tekrar en başa dönerek bir döngü olarak karşımıza çıkar. Berger’e göre sosyal dünya, bu şekilde sürekli yeniden inşa edilen bizler tarafından yeniden deneyimlenen bir dünya olarak karşımıza çıkar.

KAYNAKÇA:

  • BALKIZ, B.; ÖĞÜTLE, V. (2012). “Peter L. Berger ve Thomas Luckmann’ın “Gerçekliğin Sosyal İnşası” Teorisi ve Eleştirisi”, Sosyoloji Dergisi, Sayı: 27, sayfa: 33-49.
  • ERBAŞ, H. (?). “Sosyolojide Fenomenoloji”, sayfa: 161.
  • HAMİLTON, P. (1974). “Knowledge and Social Strucıure (Bilgi ve Toplumsal Yapı)”, Çeviren: Bekir Balkız, sayfa:135-146.

BENZER YAYIN: Sosyal İnşa Nedir?

Yorum Yap

Yazar Hakkında

Ege Üniversitesi Sosyoloji Lisans Öğrencisi.

Yorum yap