Feminizm ve Eşcinselliğin Ortaya Çıkışı, Geçirdiği Evreler ve Günümüzdeki Feminizm ve Eşcinsellik Akımlarının Karşılaştırılması

Feminizm ve Eşcinselliğin Ortaya Çıkışı
1

ÖZET

Kadınların avcı-toplayıcı toplumdan günümüz toplumlarına kadar geçirdiği süreç de hep ezilen ve hor görülen bir birey statüsünde olduğunu bilmekteyiz. Erkeğin üstün konumda yer alması ve kadınların sosyal statülerini de bir kenara bırakarak neredeyse insan olarak bile değer görmediği bir geçmişe sahip olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.  Günümüz toplumlarında adından sıklıkla söz ettiğimiz ve ‘’kadın-erkek eşitliğini savunan’’ bir akım olduğunu bildiğimiz ‘’Feminizm’’ de bu aşamada kadın haklarını savunmak ve erkeğin sahip olduğu haklara kadınların da sahip olması için ortaya çıkmış bir akımdır.

Feminizmin tarihsel sürecinde üç evreden söz edebiliriz. Söz konusu evreler de her dönemde temelde aynı savunuyu yapmış olsalar da birbirlerinden farklılıklar gösteren nitelikler taşımaktadır.  Dönemlere ayrılan Feminizm de tek bir arayış bulunmaktadır. Hemen hepsi de kadının geçmişten gelen yok sayılmışlığını değiştirmek arzusundadır. Söz konusu mücadeleler sonucunda farklı feminist yaklaşımlar ortaya çıkmıştır.

Feminizmin aksine günümüzde önemli bir sosyal sorun olarak karşımıza çıkan ‘’eşcinsel’’ yaklaşım ise ‘’Bireyin tercihinden mi, yoksa biyolojik bir değişkenden kaynaklı mı?’’ çelişkileri ile sıklıkla adından söz ettirmektedir. Eşcinselliğin günümüzde ‘’LGBT’’ yani ‘’Lezbiyen, gey, biseksüel, transseksüel’’ açılımlı yaklaşım içinde yer aldığını bilmekteyiz.

İlk başlarda her iki cinsiyetin yaklaşımı da ‘’gey’’ olarak anılırken, bir noktada da kadın ve erkeğin tıpkı cinsiyetlerinde olduğu gibi ayrı şekilde anılmasına ve kadınların ‘’lezbiyen’’, erkeklerin ise ‘’gey’’ isimleriyle anılmaya başlanması eşcinsel hareketin feminist hareketten etkilendiğini göz önüne çıkarmaktadır.

Bu çalışma toplumdan dışlanmakla ve kendilerini fark ettirmek için çaba gösteren bireylerin yani hem kadınların ve kadın haklarının savunusu hem de günümüzde lezbiyen ve gey olarak adlandırdığımız eşcinsel bireylerin sorunlarına ve çözüm önerilerine değinilmek için yazılmıştır.

Anahtar Kelimeler: Feminizm, Eşcinsellik, Yönelim, Eşitlik

GİRİŞ

Feminizm kavramı 1960’lı yıllarda ataerkil toplum olarak nitelenen toplum yapısında kadının değersizliği ve erkeğin üstün konumda olması sebebiyle kadın ve erkek eşitliğini savunmak adına belirli değişikliklere uğrayarak günümüze kadar gelmiştir. Söz konusu dönüşümün temelde üç dalga ile meydana geldiğini söyleyebiliriz. Bunlardan birincisi; feminist akımın, evrensel düzeyde genç nesilleri de içine alarak genişlemesi şeklinde ifade edilebilir. Bu feminist dalga ile bireyler birbirini tanıma fırsatı bulmuştur ve ilişkiler güçlenmiştir. İkincisi; feminizmin evrensel sorunların yanı sıra bireysel sorunlara da yer vererek ırk, etnisite, dil, din gibi ayrımların ortaya çıkması sonucu dönüşüme uğramasıdır. Üçüncüsü ise; feminist algı, oluşturulan gruplar neticesinde dramatik süreçlere şahit olmuştur. Bu dalgalanmalar ve dönemler sayesinde feminizmin kompleks bir yapı haline geldiğini söyleyebiliriz.

Feminist algının gelişim sürecinde ise söz edilen değişimler Feminizmin farklı toplumlarda, değişik süreç ve neticelerle açıklanmasına sebep olmuştur. Feminist akımda temel obje kadındır. Ortaya çıkış sebebi de kadının toplumdaki statüsü, hor görülmesi, ezilmişliği ve söz konusu ataerkil toplumda bulunan erkek egemenliği baskısından dolayı olmuştur. İlk aşamalarda pratik bir düzlemde ortaya çıkmış fakat ilerleyen zamanlarda toplumsal ve politik bir süreç olma yolunda ilerlemiştir.

Bu çalışma feminizm ve eşcinselliğin birbirleri ile etkileri açısından nasıl ele alındığını göstermek için hazırlanmıştır. İlk aşamada feminizme yer vereceğiz. Çalışmanın ikinci aşamasında ise eşcinsellik olarak adlandırılan ve günümüzde lezbiyen ve gey olarak nitelenen bireylerin yaşam koşulları ve hissettiklerine değinilecektir.

Cinsellik ve cinselliğin ortaya çıkışı da geçmişten günümüze çeşitlilik göstermiş bir yapıdır. Söz konusu çeşitliliğin farklı kültür ve farklı toplumlar açısından değerlendirildiğinde ortaya değişik nitelikte olgular çıkardığını söyleyebiliriz. Yani aynı toplum yapısındaki iki bireyin dahi davranışları ve seçimleri farklılık gösterebilmektedir.

Bireylerin cinsel davranışları da içinde bulundukları toplum tarafından düzenlenmekte ve sınırlandırılmaktadır. Örneğin; bazı kültürlerde öpüşmek doğal karşılanırken, bir başka toplumlarda ayıplanan bir davranış olarak karşımıza çıkmaktadır.

Her toplumdaki onaylanan davranış ve normlar da çeşitlilik arz etmektedir. Bir toplumun doğru ve normal olarak karşıladığı bir başka toplumda sapkın bir davranış olarak nitelendirilebilmektedir.

Her toplumun ve kurumlarının da işleyişlerinin söz konusu bağlamlarda ele alındığı zaman farklılıklar meydana getirdiğini söyleyebiliriz. Buradan hareketle de cinsel davranışların dahi yaşanılan topluma göre seçildiği veya aksi olan durumlarda bunun bir ayıpmış gibi saklanmak zorunda kalındığı durumların var olduğunu bilmekteyiz. Örneğin evlilik kurumunun cinselliği kurumsallaştırdığı ve toplum nezdinde sağlıkla bir beraberliğe yönlendirdiğini biliyoruz. Söz konusu beraberlik birçok toplumda hoş karşılanmakta fakat evlilik dışı beraberliklerin ayıp sanıldığı örneklerle de karşılaşmak mümkündür.

Sonuç olarak kültürün bireyleri her anlamda fakat özellikle cinsel yönelim ve tercihleri noktasında sınırlandırdığını ve kimi eş olarak seçeceğimiz noktasında dahi yönlendirmeler yaptığını söylemek yanlış olmayacaktır. Cinsellik sosyo-kültürel bir nitelik taşımaktadır ve her toplum kendi işleyişini belirleme noktasında yarış halindedir diyebiliriz.

1.Feminizm Nedir?

‘’Feminizm, kökeninde Latince’ de kadın manasına gelen “femine” kelimesinden türemiştir. Feminizm yaklaşımı, kadınların sadece kadın oldukları için karşı karşıya kaldıkları zorluklar, baskı ve ezilmişlikle ilişkisini inceleyen, sınıf, ırk, ulus, din, dil vs. unsurlarda kadınların yaşadığı sorunları ele alan bir bilim alanı olarak değerlendirilmektedir. Feminizm algısı, ilk olarak 18. yüzyıl’ da İngiltere’de ortaya çıkmış ve 1792’de yayınlanan Mary Wollstonecraft’ın “A Vindication of the Rights of Women” adlı eseriyle de ilk akademik alan içerisine girmiştir’’ (TAŞ, 2016, s. 163-175).

Feminizm, kadının özgürleşmesi, kadına yönelik baskıların yok edilmesi ve erkeklerin sahip olduğu haklara sahip olunması gerektiğini savunan bir yaklaşımdır. Başka bir ifadeyle erkeklerin yer aldığı, ekonomi, siyaset, sağlık vb. birçok alanda kadına da yer verilmesi gerektiğini vurgulamaktadır.

Feminizm, kadın ve erkek arasında bulunan mevcut eşitsiz yapının karşısında durmakta ve her açıdan toplumsal eşitliğin gerekliliğine vurgu yapan bir yaklaşımdır. Feminizm bütün bunlara ek olarak sosyoloji ve felsefe gibi etik alanları da içine almaktadır.  Feminizmin temelinde kadın ve erkek eşitliği savunulurken aynı zamanda mevcut olan ataerkil yapının da yok edilmesi hedeflenmektedir. Feminizm bu anlamda kadının yalnızca evde ev işleri ve çocuk bakmak gibi kendisine atfedilmiş rollerin dışında da var olabileceğini göstermek amacı taşımaktadır. Sağlıktan, ekonomiye kadar her alanda hatta kadınların cinsel tercihleri(lezbiyen) noktasında dahi eşit haklara ve yetkilere sahip olması gerektiği anlayışı taşımaktadır.

1960’dan sonra uluslararası konjonktürde meydana gelen temelde üç değişim, feminist akımı üzerinde etkili olmuştur.

  • Feminist akım, evrensel veya yerel düzeyde genç nesilleri de içine alacak şekilde genişlemiştir.
  • Feminizm, kendi içinde öz-eleştirel bir konuma geçmesi ve evrensel sorunların dışında bireysel sorunların ele alınmaya başlanmasıyla kendi içinde de bir dönüşüme uğramıştır.
  • Feminist algı, feminist grupların oluşturduğu toplumlarda paradoksal ve dramatik süreçler yaşamıştır. (TAŞ, 2016, s. 163-175).

Bu üç temel etki; feminizmi karmaşık, sorunlu ve kompleks bir durum haline getirmiştir. Görüldüğü gibi feminizm yalnızca statü olarak değil, yaşam hak ve özgürlükleri bağlamında da eşitliği savunmaktadır. Eşcinsellik noktasında dahi bunun bir hak olduğu düşüncesindedirler.

Sonuç olarak feminizmin, toplumdaki egemen düzene karşı çıkan, düzeni eleştiren ve sorgulayan, kadın haklarının hem erkeklerle olan ilişkileri noktasında hem de ırk ve etnisite gibi farklılıkların yol açtığı ayrımlar noktasında dengelemeye çalıştığını söyleyebiliriz.

2.Feminizmin Tarihsel Süreci

Feminizmin ilk ortaya çıktığı andan günümüze kadar geçirdiği süreçte belli başlı değişikliklere uğramıştır. Değişikliklerin sebebinin farklı grupların farklı nitelikleri savunmasından meydana gelmektedir. Feminizmin tarihsel sürecine baktığımızda üç temel evreden geçtiğini söyleyebiliriz. Bu süreçler; I. II. ve III. feminist dalga olarak adlandırılmaktadır. ‘’Bu üç feminizm dalgası genellikle 19. Yüzyıl’dan ve 21. Yüzyıl’a kadarki bir süreci içermektedir. Bu dönemlerde kadınlar farklı anlayışlardan, farklı kuramlardan ve ideolojilerden etkilenmişler ve bu etkilenme kadının hakları bağlamındaki talepleri veya amaçları doğrultusunda gerçekleştirdikleri hareketleri dolaylı veya doğrudan etkilemiştir’’ (TAŞ, 2016, s. 163-175). Bütün bunlara ek olarak feminist teorinin dönemlere ayrılmasının sebebi kadınların istek ve şikayetlerinin her dönemde değişkenlik göstermesinden kaynaklanmaktadır.

2.1. I. Dalga Feminizm

İlk dalga feminist hareket 18.yy. uzanmaktadır. Esas itibariyle 19. Yüzyıl’ın sonu 20. Yüzyılın başlarında belirgin bir hal alan I. Feminist dalga, ‘’Wollstonecraft’ın Kadın Haklarının Savunusu’’ adlı eserinde ortaya koyduğu talepler çerçevesinde gelişim göstermiştir. Liberal feminizm olarak da adlandırılan bu hareket, liberal toplumun unsurlarını yani eşit hak ve özgürlüklerin kadınların özgürleşme noktasında önemli olduğunu söylemektedirler.

‘’Liberal feminizme göre kadınlar erkeklerin sahip olduğu eğitim, çalışma, seçme seçilme gibi temel vatandaşlık haklarından ve fırsat eşitliğinden yoksun oldukları için eşitsiz konumdadır. Bu yoksunluk kadınları evin içine, özel alana ve/veya yeniden üretim alanına hapseder ve buranın sıradanlaştırışı, dar, engelleyici, baskıcı pratikleri altında kadınlar eşitsiz ve ikinci konumdaki yaşam deneyimine mahkûm olur. Bu kavramsal çerçevenin kurucu politik unsurları da doğal olarak kadınları evin dışına, kamusal alana, üretim alanına çekecek olan eğitim, çalışma, seçme/seçilme gibi temel hak ve özgürlükleri ve fırsat eşitliği gibi temel hümanist talepleri içermiştir’’ (GÜNEŞ, 2017, s. 245-256).

‘’Bu dönemde kadınların yaşam hakları ve özgürlükleri, oy verme hakkı, yönetimde yer alma hakkı, eğitimde fırsat eşitliği hakkı gibi talepleri içeren birden çok bildiri ve eserler ortaya konmuştur’’ (TAŞ, 2016, s. 163-175). Bu dönemde kadınlar yalnızca siyasi haklarını için aynı zamanda ırkçılığın yol açtığı eşitsizlikler sebebiyle de mücadeleye girmişlerdir. I. dalga feminizmde en temel olgu hüküm süren ataerkil yapının son bulmasına yöneliktir. Kadınlar siyasi, hukuki, sosyal ve ekonomik haklarını almak ve eşitlik için savaş vermektedirler.

2.2. II. Dalga Feminizm

İkinci dalga feminizm diğer bir deyişle radikal feminizm; liberal feminizmin özel, yeniden üretim araçlarına yönelik tartışmalardan meydana gelmiştir. Söz konusu dönemde ‘’bütün kadınlar kız kardeştir’’ anlayışı hakimdir. Kadınlar evrensel düzeyde kız kardeştir çünkü erkekler kadınları cinsel bir obje olarak görmektedirler. II. Dalga feminizm de aynı zamanda ‘’kişisel olan politiktir’’ düşüncesi de bulunmaktadır.  Kişisel olan politiktir çünkü kadının bedeni üzerinde hâkim olan ev yaşamı da yeniden üretime kaymıştır. ‘’Aile/özel alan/yeniden üretim alanı erkeklerin kadınlar üzerinde kurduğu sistematik tahakkümün en yoğun yaşandığı yerdir. Radikal feminizm ise yeniden üretim alanını (aile, özel alan) feminist politikanın temel alanı olarak görmüştür. Küçük kadın gruplarıyla yapılan bilinç yükseltme çalışmaları dönemin en önemli feminist politikaları arasında yer almıştır. Toplumsal bir sınıf olarak kadınların ezilmişliklerinin asıl sorumlusu erkek egemen sistem olarak ataerkilliktir’’ (GÜNEŞ, 2017, s. 245-256).

Ataerkilliğin bulunduğu her alan kadının mücadele alanıdır. Bu dönemde feminizm, yalnızca belli kesimdeki kadınları değil bütün kadınları esas alarak hareket etmektedirler. ‘’Kadınlar, cinsellik ve kadını ilgilendiren bütün konuları özellikle yasaklanmış ve baskı altında olan bütün durumların politikasını yapma eğilimi içindeydiler’’ (TAŞ, 2016, s. 163-175).

Bu dönemdeki feministler aynı zamanda hem ideoloji ve bilim alanlarında hem de kültür ve özel yaşam üzerine yoğunlaşmışlardır. Mücadele dönemlerinde çok sayıda eylem ve farkındalık çalışmaları yapılmıştır. Söz konusu mücadelenin ana hedefi ataerkinin yok edilmesidir.

‘’Lakin faklı algılardan, farklı ideolojilerden ve farklı dünya görüşlerine sahip kadın grupları arasında feminizm adı altında mücadelelerinde bir dizi ayrılıkçı veya farklı düşünsel temellere dayanan algılar ortaya çıkmıştı. Diğer bir ifadeyle, bu dönemde feminist hareketin içinde farklı ideolojilerden ve farklı algılara sahip kadınların yer alması kendi içinde tartışmaları da beraberinde getirmişti’’ (TAŞ, 2016, s. 163-175). Sonuç olarak II. Dönem feminizm hareketinde kadınların haklarının I. Dönem feminizme göre daha yasal yollardan arandığı söylenebilir.

2.3. III. Dalga Feminizm

III. dalga feminizmi 1990’lü yıllarda II. Dalga feminizme tepki olarak doğmuştur. Bu tepkinin sebebi feminizmi yalnızca üst ve orta sınıf beyaz kadınlara indirgeyen bakış açısıdır. ‘’III. dalga feminizm kadınlarının düşünsel algıları, II. dalga feminizm kadınlarının düşüncelerinde yer alan tek tip evrensel bir kadınlık algısını reddederek, kadın sorunlarının sadece beyaz kadınlarının sorunları olmadığını, kadınların evrensel düzlemde bireysel olarak ilgilenilmesi gerektiğini vurgulamaktadırlar’’ (TAŞ, 2016, s. 163-175).

Üçüncü dalga feministler daha çok kadına şiddet ve kadının cinselliği gibi politik olgular üzerinde durmuşlardır. Üçüncü dalga feminizm özellikle kadınları sınırlayan ve baskı altında tutan olgularla ilgilenmişlerdir. III. feminist dalga, genelleyici kadın sorunlarıyla değil bireysel düzlemde kadın sorunlarıyla ilgilenme yoluna gitmişlerdir. Diğer bir ifadeyle kadın sorunları üzerinde siyaset yapma eğilimdedirler. Kadını bir rol ve cinsiyet olarak görmektedirler.

‘’II. dalga feminist algı temel olarak mutlak eşitlik isterken, III. dalga feminist algı ise farklılıkları değerli ve önem arz eden bir durum olduğuna inanıyorlardı. Bu uğurda yapılan kadın hareketlerinin kısmı grupların dâhilinden çok, geniş bir tabana yayılmasını istemekteydiler. Bununla birlikte, toplumsal bir dönüşümü sağlayacak, bilinçlenmeyi arttıracak her türlü aktivitenin ve özellikle eğitimin yaygınlaşmasına önem vermekteydiler’’ (TAŞ, 2016, s. 163-175).

Bu dönemdeki feministler yalnızca kadın ve erkek arasındaki ayrımcılığı değil, politika, ekonomi, sağlık gibi birçok alanda hak sahibi olmaları noktasında çalışmalar yapmışlardır.

Bu arayışlar noktasında da söz konusunda dönemde feministler kendi içlerinde de ayrılmalara gitmişlerdir. III. Dönem feministleri ataerkilliği eleştirmişlerdir fakat çözüm önerisi noktasında başarılı olamamışlardır.

‘’Sonuç olarak, kadınların ezilmesinin temel nedeni olarak görülen ataerki kavramı feminist kuramsal tartışmaları zenginleştirmiş ve feminist mücadeleye de büyük katkı sağlamıştır’’ (GÜNEŞ, 2017, s. 245-256). Söz edilen ayrımlar ve çatışmalar sonucunda da feminizm teori eleştirel bir bakış açısıyla günümüz toplumlarında da adından söz ettirmeyi başarmıştır.

Önerilen Yazı
Feminizm Nedir? Ne Değildir? 9 Soru 9 Cevap

3.Feminizmin Gelişim Süreci

Feminizm, ilk olarak lokal düzlemde toplumsal bir hareket niteliğinde ortaya çıktığını ve daha sonraları da geniş bir alana yayılarak politik bir süreç olduğunu söylemiştik.  Bununla beraber söz konusu alanı genişleyen feminizm birçok kurumu da etkileme yoluna gitmiştir. Feminizmin bahsedilen düzeyde hem teme düzeni etkilemiş hem de temel düzenden etkilenmiştir. Temelde kadına yönelik eşitliği savunması neticesinde de belli başlı farklılıklar yaşamıştır. Bu farklılaşmalar sonucunda da feminist teorilerin sosyal sistemler içinde kadına olan yaklaşımları da değişiklik göstermektedir.

Feminizm özü itibariyle cinsiyet üzerine gelişmiş bir söylem olsa da içinde ‘’liberal’’, ‘’radikal’’, ‘’marksist’’ ve ‘’ sosyalist’’ feminizm gibi belli başlı alanlara ayrılmaktadır. Bu durumun temel nedeni de feminist kuramların cinsiyet kavramına yaklaşımından kaynaklanmaktadır.

3.1. Klasik Feminist Yaklaşımlar

Feminizm hem politik hem de toplumsal bir harekettir. Homojen bir grubu kapsayan feminist yönelimlerin farklı niteliklerine de rastlamak kaçınılmaz olacaktır. ‘’Özellikle proleter kadınlar ile burjuva kadınlarının sorunlarının ve çıkarlarının birbirinden farklılık arz etmesi, farklı feminist yönelimlerin oluşmasının ilk örneğidir’’ (İLTER, 2014, s. 11-40). Proleter kadınlara göre kadın hakları yalnızca burjuva sınıfının çıkarlarına hizmet etmektedir.

Sınıf, kültür, eğitim, sosyal-siyasi haklar noktasında eşit olmayan kadınlar kendilerini diğerlerinde farklı görme noktasına gelmişlerdir.  Bunun en bariz örneğini siyasi hak olarak talep edilen “Seçme-Seçilme Hakkı”nda görebiliriz.

Görüldüğü üzere istek ve yönelimler noktasında feminizm türlere ayrılmıştır. Örneğin; Alptekin’e göre feminizmin en ayrıntılı sınıflandırılması aşağıdaki gibidir.

  • Eşitlikçi Formlar:
  • Eşitlikçi Feminizm- Önde gelen feminist liderleri de içeren çoğunluk bunun feminizmin gerçek bir formu olmadığını öne sürmektedir.
  • Bireyci Feminizm- (Libertarian Feminizm olarak da bilinir) Yukarıdakiyle aynıdır
  • Liberal Feminizm
  • Kadın Merkezli (Gynocentric) Formlar:
  • Kültürel Feminizm
  • Cinsiyet Feminizmi
  • Pop Feminizm
  • Radikal Feminizm
  • Baskının Ataerkillikten Kaynaklandığını Kabul Edenler:
  • Anarko Feminizm
  • Radikal Feminizm
  • Fransız Feminizm
  • Seks Radikal Feminizm
  • Baskının Kapitalizmden Kaynaklandığını Kabul Edenler:
  • Marksist Feminizm
  • Sosyalist Feminizm
  • Ayrımcı (Segregationalist):
  • Lezbiyen Feminizm (Lezbiyen Ayrılıkçılığı / LesbianSeparatism)
  • Ayrılıkçı Feminizm / SeperatistFeminism
  • Afrikan-Amerikan
  • Siyah Feminizm / Black Feminism
  • Kadıncılık /Womanism
  • Batı-Dışı:
  • Üçüncü Dünya Feminizm
  • Sömürge Sonrası Feminizm
  • Diğer Alttürler:
  • Eko-feminizm
  • Pop Feminizm
  • İslamcı Feminizm
  • Ruhsal Feminizm
  • Maddi Feminizm
  • Post-modern Feminizm
  • Varoluşçu Feminizm
  • Pro-seks Feminizm
  • Post-Kolonyal Feminizm
  • Amazon Feminizm (İLTER, 2014, s. 11-40)

Bu çalışmada bütün feminizm türlerini ele almaktansa feminizmi ‘’Klasik Feminist Kuramlar’’ ve ‘’Yeni Dönem Feminist’’ teorileri olarak iki aşamada inceleyeceğiz.

3.1.1. Liberal Feminizm                                   

‘’Tarihsel olarak 19. yüzyılda kadınlara eşitlik imkanını sunan ilk sosyal teori olarak ortaya çıkan liberal feminist teori temel olarak, Tanrı’nın buyruğu ve “doğanın kanunu” olarak kabul edilen, erkekleri kadınlardan üstün gören politik ve sosyal hiyerarşiye karşı çıkmıştır’’ (ÇETİNEL, 2016, s. 119-148).

Liberal feminist teori, ortaya çıktığı dönemden itibaren pozitivizmi temel alarak akla olan ihtiyacı vurgulamış ve kadın ve erkeğin akıllarının eşit olduğunu savunmuşlardır. Liberal feminist teori I. Dalga Feminizm ve II. Dalga Feminizm olarak iki aşamalı olarak ele alınmaktadır.

  1. Dalga Feminizmin ısrarla savunduğu olgunun kadınların bir ‘’insan’’ olduğu ve bu sebeple de erkeklerin sahip olduğu haklara sahip olması gerektiği düşüncesinde olduğunu söylemek mümkündür. ‘’Bu bağlamda birinci dalga teorisyenler kadınların toplum kaynaklarına eşit ulaşım sağlayabilmelerine yasal olarak imkân verecek değişimlerin gerçekleştirilebilmesi için bütün kadınlar arasında bir bağlantı kurulması gerekliliğinin altını çizmişlerdir’’ (ÇETİNEL, 2016, s. 119-148).

1960 yılında ortaya çıkmış ve liberal feminist teori açıklamalarına sahne olan II. Dalga Feminizm ise kadının yalnızca eş ve anne görevleri ile anılması noktasında eleştireldirler. ‘’Bu bağlamda kadınlar ve erkeklerin toplum tarafından kendilerine uygun görülen rol kalıpları, davranış biçimleri, meslekler ve işler vb. tarafından engellenen toplumsal cinsiyet adaletini gerçekleştirmek ikinci dalga liberal kadın hareketinin en büyük amaçlarından biri olmuştur’’ (ÇETİNEL, 2016, s. 119-148). Bu bakış açısıyla liberal feminist teorinin özellikle ikinci dalga kadın hareketi çerçevesinde cinsiyet temelli çalışmalar ve cam tavan olarak da adlandırılan “yönetimde kadın” olgusu niteliğine dayanmaktadır.

Özetle Liberal feminist teorinin kadın ve erkek arasında bulunan söz konusu eşitliğe vurgu yapması noktasında önemli olduğunu söyleyebiliriz.  Söz konusu eleştirileri noktasında aşırı bir tutum sergilememeleri ve çözüm önerileri sunmaları noktasında ırksal bir tutum sergiledikleri için eleştirilere maruz kaldığını söyleyebiliriz.

3.1.2. Radikal Feminist Teori

Radikal feminizmin ortaya çıkmasında 1960’lı yıllarda ABD’de özellikle Vietnam Savaşı’nın etkisiyle ortaya çıkan özgürlük hareketinin başlangıç olduğunu söyleyebiliriz. Söz konusu harekette kadın ve erkeklerin aynı kategorilerde yer almalarına rağmen kadınların cinsiyet farklılığı yüzünden sorulamaya başladığı olguların sonucunda Radikal Feminist Teori meydana gelmiştir.

‘’Radikal feminizm, kadınların sömürülmesi ve baskı altında tutulmasının asıl nedenini, kadınlarla erkekler arasındaki biyolojik farklılıkta gören bir kuramdır. Radikal feministler, kadının baskı altında olmasının ve kadın erkek arasındaki çelişkinin temelde aile kurumundan türediğini savunmaktadır’’ (DİKİCİ, 2016, s. 523-532).

Radikal feministlere göre her toplumda görünen bir erkek kültürü ve görünmeyen bir kadın kültürü bulunmaktadır. Radikal feminist teorisyenler kadınların üstün özelliklerini vurgulamış ve kadınların hâkim olduğu bir toplum inşa etmeyi planlamışlardır. Radikal feministlere göre; kadının ezilmesi ve baskı altında olmasının sebebi cinsel sınıfsal ayrımlardır ve bu ayrım ortadan kalkmalıdır.

Radikal feminizmde, kadınların söz konusu ezilmişlikleri toplumsal bir sorundur ve bu toplumsal sorunun sebebi de ataerkil yapılanmadır. ‘’Ataerkillik, sosyal ve kültürel hayatın her parçasına sinmiş çok gelişmiş bir erkek egemenliğidir. Feminist literatürde çok tartışmalı olan bu kavram, radikal feministlerce kullanıldığı şekliyle, evrensel erkek üstünlüğüne ve kadınların alta sıralanmışlığına (ikincilliğine) dayanan bir topluma gönderme yapar’’ (DİKİCİ, 2016, s. 523-532).

Radikal feministlerin söz konusu toplumsal kurumlara yönelttiği eleştiriler örgütsel yapıları da aynı düzeyde etkilemektedir. ‘’Bu bağlamda radikal feminist teorinin örgütsel yapılanma ve uygulamalara yönelik etkisine bakıldığında kadınlara ait, kadın deneyimlerini ön plana çıkaran ve ataerkil düzen içerisinde kadınların geleneksel olarak dışlandığı alanlarda “kadın alanları” yaratma çabaları ilk dikkat çeken unsur olmaktadır’’ (ÇETİNEL, 2016, s. 119-148). Buna ek olarak radikal feminist teorisyenlerin, kadınların iş ve meslek hayatında kendilerine bir yer edinme çabasında olduğunu söylemek de yanlış olmayacaktır.

3.1.3. Marksist Feminist Teori

‘’19. yüzyılın ortalarından sonra liberal feminizmin savları üzerine tartışmalar başlamış ve liberal feministlerin kadın sorununun çözümü için getirdiği kadın-erkek eşitliği önerisinin uygulanıp uygulanamayacağı tartışması marxist feminizmin doğmasına olanak sağlamıştır’’ (DİKİCİ, 2016, s. 523-532).

Marxist feministler, kadına dair olan sınıfsal ve güç ilişkilerinin yanı sıra işçi sınıfının sömürüsü noktasında da mücadele etmektedirler. Marxistlere göre, kadınların ezilmişliğinin sebebi cinsiyetten kaynaklı değil aksine sınıfsal farklılıkların mevcut olmasıdır.  Kadının ezilmesinin sebebini kapitalizm olarak gören Marksistler diğer bütün söz konusu tartışmalarında yer verdikleri gibi sosyalist sisteme geçilince kadınların bağımsızlıklarına kavuşabilecekleri düşüncesindedirler.

‘’Marxist feminist anlayışta, ataerkil toplumsal sistemdeki aileye karşı alternatif bir aile tarzı sunulmaktadır. Marx’a göre, toplumsal devrimin başlıca görevlerinden biri, ailenin ortadan kaldırılmasıdır. Toplumsal bütünleşmenin kan ortaklığına değil, iktisadi işlev ortaklığına göre oluşması gerekmektedir’’ (DİKİCİ, 2016, s. 523-532).  Marxist çözümlemede kadınların sorununun çözüme kavuşması için sınıfsız toplum yapısı şarttır. Sınıflı toplum yok edilmeli ve akabinde kapitalist sistem de ortadan kalkmalıdır. Onlara göre kadının söz konusu eşitsizliğine çözüm olarak ev işlerinin ücretli hale getirilmesi ve ailede erkek kadar kadının da söz sahibi olması görüşleri yer almaktadır.

‘’Görüldüğü üzere Marksist feminist teori, kapitalist toplum ve ekonomik örgütler bağlamında devam eden ataerkil cinsiyet dinamiklerinin oluşumuna ve sürdürülmesine ilişkin analizlere odaklanmıştır. Bu bağlamda radikal feminist teorisyenler gibi kadınların erkekler tarafından baskı altına alınmasına yol açan cinsiyet dinamiklerinin ısrarlı bir şekilde devam ettiğini ve önemli değişikliklerin yapılmaması halinde de bu durumun süregeleceği savunulmaktadır’’ (ÇETİNEL, 2016, s. 119-148).  Başka bir ifadeyle Marksist feminist teorinin cinsiyete dayalı iş bölümü üzerinde durduğunu ve kadına kapitalist sistemde dahi değer verilmediği görüşündedir.  Kadın kapitalist sistem içinde de her alanda olduğu gibi yedek iş gücü niteliğindedir.

3.1.4. Sosyalist Feminist Teori

‘’1960’lı yıllarda kadınların beraber mücadele ettikleri yoldaşlarının bile cinsiyet ayrımcılığı yapmasına tepki olarak radikal feminist teorinin ortaya çıkması gibi sosyalist feminizmin ortaya çıkmasının temelinde de Marksist düşüncenin cinsiyet körü yaklaşımından duyulan memnuniyetsizlik yatmaktadır’’ (ÇETİNEL, 2016, s. 119-148).

Başka bir ifadeyle Sosyalist feminist teorisyenlerinin, kadının ezilmişliğinin sebebini sınıfsal farklılıklara bağlayan Marksist düşünceye ve kadını tamamen merkez konuma yerleştirme hayalinde olan Radikal düşüncenin arasında olduğunu söyleyebiliriz.

‘’Erkeklerin kadınlar üzerinde sahip oldukları kontrol gücü ise sosyalist feministler tarafından erkeklerin bir yandan kadınların bedenlerini kontrol altında tutarken bir yandan da ekonomik yapı içinde hayati öneme sahip kaynaklara erişimlerini engellemelerine bağlanmaktadır’’ (ÇETİNEL, 2016, s. 119-148).

Sosyalist feministlerin Marksist ve radikal feminist düşünceye olan diğer bir eleştirisi de bütün kadınları kapsayacak sorunların yalnızca beyaz kadınların sorunları gibi gösterilmesinden meydana gelmektedir. Söz konusu eleştiriler çerçevesinde Sosyalist Feminist teorinin yalnızca kadın ve erkek eşitsizliği üzerinde değil aynı zamanda kadınlar arası farklılık ve eşitsizliklere de değinmiş olmasından dolayı diğer teorilerden ayrıldığını söyleyebiliriz. ‘’Bu bağlamda sosyalist feminist teorinin belki de en büyük başarısı çeşitli kisveler altında ortaya çıkan farklılıklar ve bu farklı gruplar arasındaki güç ilişkileri üzerine bir farkındalık oluşturmasıdır’’ (ÇETİNEL, 2016, s. 119-148).

Özetle, sosyalist feminist teorinin söz konusu genel işleyişi eleştirdiği ve ataerkil toplum yapısından kaynaklı sorunlara değindiğini söyleyebiliriz. ‘’Sosyalist feminist teoriler söz konusu çalışmalar çerçevesinde toplumsal ve örgütsel yapılanma içerisinde var olduğunu ortaya koydukları bu cinsiyet ayrımının çözümünün ise sosyal alanda birbirleriyle yer değiştirebilir “kadınlar” ve “erkekler” yaratmaktan geçtiğini ileri sürmektedir’’ (ÇETİNEL, 2016, s. 119-148). Yani kadın ve erkekler arasındaki mevcut eşitsizliğin yalnızca cinsiyet bağlamında ele alınması sınırlı bir çözüm noktasıdır. Kadınlar ve erkekler sosyal düzeyde eğitilmedikleri ve değişmedikleri sürece söz konusu eşitsizlikler ortadan kalkmayacaktır.

Önerilen Yazı
Simone De Beauvoir Üzerine

3.2. Yeni Dönem Feminist Yaklaşımlar

Feminizmin tarihsel sürecinde üç dalga geçirdiğini ve bu dönemler etrafında belli başlı teorilerin geliştiğini incelemiştik.

Yeni dönem feminist teoriler başlığı adı altında da özellikle cinsiyet, kimlik ve kadın bedeni üzerindeki tartışmalara konu alan teorilerden bahsedilecektir.

3.2.1. Post-Modern Feminizm

Post-modern feminist teori özünde postmodernizmden hareket etmektedir. Postmodernizmin özünde farklılıklar, iletişim sorunları, çıkar ilişkileri, kültürel farklılıklar ve mahallelerin karmaşık yapılar ifade edilmektedir. ‘’Yani postmodern kuram, çağdaş toplumdaki indirgenemez çoğulculuk ve çeşitliliği yadsımamaktadır. Çağdaş toplumu gelenekselin karşıtı olarak modern kılan da bu çoğulculuk ve çeşitliliktir. İşte postmodernizmin farkı; bu çoğulculuğun herhangi bir belirgin ilke uyarınca düzenlenip bütünleşmemesidir. Bu çeşitlilik ve çoğulculuğa şekil ve anlam kazandıracak herhangi bir denetleyici ve yönlendirici güç yoktur’’ (İLTER, 2014, s. 11-40). Sonuç olarak postmodernizmin, Aydınlanma düşüncesine ve söz konusu düşüncenin teorilerine karşı olduğunu ve feminizmin Aydınlanma dönemiyle ilişkili bir akım olduğunu söyleyebiliriz.

‘’Feminizm, temel sorunsal olarak ele aldığı kadın sömürüsü olgusunda, kadının ataerkil/patriarkal özelliğe sahip toplumlarda ezildiği, ikincilleştirildiği sorunu üzerinde durmaktadır. Kadın bakış açısının ve kadının yüceltilmesinin bu ikincilleştirme sorununu çözeceğine inanılmaktadır. Oysaki postmodern feminizm, kadın kategorisi üzerinde durulmasını, bütün kadınların faydasına olacak bir eşitlik teorisinden söz edilmesini doğru bulmaz. Evrensel anlamda kadından söz etmek yerine batılı kadın, lezbiyen kadın, üçüncü dünya kadını, zenci kadın gibi çoğulcu kadın kategorilerinden söz etmeyi doğru bulmaktadır’’ (İLTER, 2014, s. 11-40). Yani Post-modern feministler, kadının konumuna karşı olan yapılanmaları sınıf temelli bir olgu olarak nitelendirmektedirler. Onlar farklılıkları temel alan yaklaşımları benimsemişlerdir.

Son olarak Yapısalcılık ve postyapısalcılıktan etkilenmiş olan postmodern feministlere göre, toplumdaki mevcut olan erkek egemen yapısının dil sayesinde sürekli olarak gelecek nesillere de aktarılacağı mevcut bir gerçektir.

3.2.2. İslami Feminizm

‘’İlk olarak radikal feminizm ile beraber sorunsallaştırılan beden konusu, birçok feminist yaklaşıma konu olmuştur. Beden konusunu temele alıp savunmalar yapan feminist yaklaşımlardan biri de ‘İslami Feminizm’dir’’ (İLTER, 2014, s. 11-40).

‘’1979 İran Devrimi, başta Arap dünyası olmak üzere diğer İslam ülkelerini etkilemiştir. Bu devrimle pek çok kişi “geleneksel inancın” derinlerinde yatan kökleri hiçbir modernleşme çabasının ortadan kaldıramayacağını düşünmeye başlamıştır. Bu devrim sonrasında –80’li yılların sonu ve 90’lı yılların başlarından itibaren– yan yana kullanılmaya başlanan İslam ve Feminizm kavramları arasındaki ilişki, gerilimli bir ilişki olmuştur’’ (İLTER, 2014, s. 11-40). Söz konusu gerilimin eleştirilmesi dinin kadın ve erkek eşitliğini savunmasından kaynaklanmaktadır. İslamcı bakış açısı noktasında feminizm Allah’a isyan olarak dile getirilmektedir. ‘’İslamcılar, feministlerin özellikle aileye yönelttikleri sert eleştiriler ve üzerinde mücadele verdikleri sınırsız cinsel özgürlük, boşanma, doğum kontrolü ve kürtaj hakkı konularında feministlerden uzaklaşmaktadırlar’’ (İLTER, 2014, s. 11-40).

Müslüman için kişinin bedeni, kişinin kendisine verilen bir ‘emanet’tir. Emanet olmasından dolayı da kişi bedeni üzerinde söz sahibi değildir. Kişinin kendini yüceltmesi için gerekli koşullar din sayesinde ona verilmiştir. Bu bağlamda Müslüman kadın, başını örtmelidir. Bu aşamada İslamcı feministler kadın bedeni üzerinde erkeğin söz sahibi olmadığını ve denetim hakkının kendilerinde bulunduğunu savunmaktadırlar. ‘’Görüyoruz ki İslamcı feministler, kadının aile içinde bedeni yoluyla ezilmişliği tartışmasından ziyade İslam’ın kadına verdiği hakların kadının elinden alındığı üzerine yoğunlaşmışlardır. İslamcı kadınların, kimi noktalarda feministlerle aynı söylemi paylaştıkları da olmuştur’’ (İLTER, 2014, s. 11-40).  Özetle İslami feminizmde ve teorisyenlerinin düşüncesinde kadının toplum içinde bulunduğu konum ve sahip olduğu temel hakların İslami açıdan bir değer oluşturarak bir arada tutma çabasında olduğunu söyleyebiliriz. İslami feministlere göre kadın, haklarına İslam dini sayesinde ulaşmıştır. Söz konusu hakların verilmesinde İslam dini kadın ve erkeğin çatışmasına değil aksine dostane bir tavır içinde işleyiş göstermesini amaçlamıştır.

3.2.3. Radikal Feminizm

‘’Radikal feminist kuram, 1960’ların sonlarında ve 1970’lerin başlarında New York ve Boston’da geliştirilmiştir. Radikal feministler kendi bilinçlerine ‘Yeni Sol’daki erkek radikallerin aşağılayıcı davranışlarına gösterdikleri tepkiyle erişmişlerdir. Böylece New York radikal feminist gruplar, radikal feminist kuramın ana gövdesini geliştirmişlerdir. Radikal feministler daha çok kadının bedenine ve cinselliğine odaklanarak, toplumdaki tüm ezilme biçimlerinin ve baskının kökenini kadının ezilmesine bağlamaktadırlar’’ (İLTER, 2014, s. 11-40). Onlara göre; ataerkilliğin yani erkek egemenliğinin, kadının söz konusu ezilmişliğinde temel nokta olduğu düşüncesi yatmaktadır. Kadınların bastırılmışlığı da sınıfsal savaşımların ve erkeklerin baskınlığına karşı mücadelelere noktasından doğmaktadır.

‘’Kadının toplumsal ilişkiler içerisinde ikincilleştirilmesini sorgulayan Radikal feministlerin amacı cinsiyetçi bakış açısını sona erdirmektir. Bu amaç doğrultusunda işi, erkekleri reddetmeye kadar götürmektedirler. Erkeği aşırı rasyonel, saldırgan ve duygusuz olarak tanımlarken; kadını bunun tam tersi – erkeklerden daha az saldırgan, barışçı, doğaya saygılı– olarak tanımlayarak kadının doğuştan üstünlüklere sahip olduğunu iddia etmiş ve ‘özcü’ bir bakış açısı sergilemişlerdir. Bu tavırlarıyla, kadını ikincilleştiren eril mantığın konumuna düştüklerinden eleştirilmişlerdir’’ (İLTER, 2014, s. 11-40).

Radikal feminist kuramcılara göre; evlilik kurumu, kadına eziyetin başlangıç noktasıdır ve aşk, kadını aptal ve saf bir duruma düşüreceği için reddedilmektedir.  Bu kuramcılara göre evlilik birliğinin ortadan kalkmasını ve genlerin devamı için seks dışı koşulların geliştirilmesi düşüncesindedirler. ‘’Kadın bedenini kuramlarının merkezine yerleştiren radikal feministler, cinselliği, doğurganlığı, çocuk bakımını, anneliği politik alanın içine çekerek ‘özel olanın politik olduğunu’ savunmuşlardır’’ (İLTER, 2014, s. 11-40).

Sonuç olarak Yeni dönem feminist teorilerinden son olarak ele aldığımız radikal feminist kuram ve kuramcıları daha önce söz ettiğimiz diğer teorilerle özünde benzer nitelikler taşımasına rağmen çözüm noktasında ütopik ve gerçekleşmesi zor olan önerilerde ve açıklamalarda bulunmuşlardır.

4.Eşcinsellik Nedir?

‘’Eşcinsellik, aynı cinsten iki kişinin cinsel ilişkide bulunmasıdır. Eşcinsellikte doğuştan gelen kalıtımsal bir faktörün rol oynadığını ileri sürenler olduğu gibi, bunun kazanılmış bir perversion biçimi olduğunu ileri sürenler de vardır’’ (İNCELER, s. 109-136).

Eşcinseller, ruhsal gerginlik ve cinsel uyum bakımından iki gruba ayrılırlar.

  • Ego-sintonik eşcinseller: Eşcinsel ilişkiden cinsel haz alan ve bu davranışını egosu ile uzlaştıranlardır. Bunlar eşcinsel duygu ve dürtülerinin bilincindedirler. Uygun eş bulunca cinsel dürtülerini doyururlar. Böyleleri yalnızca toplumdan çekinirler.
  • Ego-distonik eşcinseller: Cinsel dürtü ve eğilimlerinin bilincinde değildirler, fakat bilinç dışı eşcinsel biçimdeki cinsel dürtü bireyin benliğini baskı altına alır. Kişinin benliği ile homoseksüel dürtüsü bağdaşık değildir, sürekli bir çatışma içindedir. Eşcinsel dürtülerini bilinçten uzaklaştırma çabalan kişiyi erkeklik çabasına ya da eşcinsellik düşmanlığına itebilir. Bunlara latent homoseksüel adı verilmektedir. (İNCELER, s. 109-136).

Görüldüğü üzere eşcinselliğin tanımında da söz ettiğimiz gibi eşcinsellik biyolojik bir tercih olabildiği gibi aynı zamanda sosyal bir tercih olma niteliği de taşımaktadır. Eşcinsellik bazı toplum tiplerinde cinsel bir yönelim olmasından dolayı hoş karşılanırken, günümüz toplumlarının birçoğunda eşcinsel yani LGBT           bireylerin tercihlerine saygı duyulmadığı bilinmektedir. Söz konusu bireylere olan tavır ve dışlanma sebebiyle günümüz toplumlarında onların kendilerini değersiz hissetmeleri ve var olduklarını ispatlamak için belli başlı girişimlerde bulunmak zorunda olduklarını söyleyebiliriz.

5.Eşcinselliğin Tarihi

Eşcinsellik terimi tıp ve hukuk alanları tarafından 19.yüzyılda kazanılmış bir isimdir. 19.yüzyıl öncesinde de eşcinselliğin farklı kültürlerde değişik isim ve şekillerle anıldığı bilinmektedir. Eşcinselliğin kavramının isim almasında tıp bilimine girmiş olması önemli etkendir.

Eşcinsellik terimi, eşcinsel bireyler tarafından benimsenmemiştir. Bir niteleme ifadesi olduğu düşünüldüğü için ilerleyen dönemlerde eşcinsellik farklı biçimde anılmaya başlanmıştır. İngilizce deki “gay” (gey) kelimesi hem erkek hem de kadın eşcinselleri tanımlamak için kullanılmaktadır. Zaman içinde kadın ve erkek arasındaki ayrımın eşcinsellik olgusunda da ayrı olması gerektiği düşüncesinden yola çıkılarak kadın eşcinseller için “lesbian” (lezbiyen) kelimesi kullanılmaya başlanmıştır. Söz konusu ayrımdan sonra kadın eşcinseller ‘’lezbiyen’’, erkek eşcinseller için de ‘’gey’’ ifadesi kullanılmaya başlanmıştır.

6.Eşcinselliğin Bilinen Yanlış Yönleri

6.1. Eşcinsellik Üçüncü Bir Cins Midir?

Toplumuzda ve dünyada bilinen iki cins vardır. Bunlar: kadın ve erkek olarak karşımıza çıkmaktadır. Eşcinsel olan kadın veya erkek kendi cinsine yönelme eğilimindedir. Yani kadınlar kadınlara, erkekler de erkeklere ilgi duymaktadır. Biyolojik veya kendi cinsiyetlerine yönelik bir rahatsızlıkları bulunmamaktadır. Her iki cins te kendi cinsiyetini kabul ederler. Yani eşcinsellik bir cinsiyet değil, biyolojik ya da tercihsel bir yönelimdir. https://www.cetad.org.tr/

6.2. Birinin Eşcinsel Olduğu Nasıl Anlaşılır?

Erkek ya da kadın eşcinsellerin fark etmeksizin erkeklik ya da kadınlıkları ile ilgili toplumsal algılar yüzünden farklı şekilde davranması gerekmemektedir. Heteroseksüeller yönelimlerde olduğu gibi eşcinsel tercihlerde de değişik erkeklik ve kadınlık algıları görülebilir. Eşcinsellik dışarıdan bakıldığında anlaşılabilecek bir olgu değildir. Eşcinsellere yönelik olan kadınların erkek gibi ya da erkeklerin de kadın gibi davranma zorunluluğu yoktur. https://www.cetad.org.tr/

Özetle kişinin eşcinsel olduğu dışarıdan bakılınca anlaşılabilen bir nitelikte değildir. Eşcinsellik yalnızca kişinin kendini o tercihte ifade etmesi ile anlaşılabilir.

6.3. Eşcinsellik Cinsel Bir Tercih Midir?

Cinsel yönelimin nasıl geliştiği üzerine daha önce de bahsettiğimiz gibi biyolojik bir tercih ya da yönelim olduğunu söylemiştik. Fakat cinsel tercih isteyerek olan bir olgu niteliği taşımamaktadır. https://www.cetad.org.tr/

Örneğin, hiçbir heteroseksüel kadın ya da erkek karşı cinse ilgi duymayı arzu etmemektedir. Bu aşamada eşcinsellik yönelimin de bir irade sebebiyle meydana geldiğini söylemek doğru olmayacaktır. Söz konusu cinsel yönelimin özünde hangi sebeple ortaya çıktığı ile ilgili yapılan araştırmalar net bir bulgu ortaya koyamamıştır. Yapılan araştırmalar sonucunda söz konusu ilginin doğum öncesi süreçlere ve genetik olgular sonucunda olduğunu ortaya koymaktadır. Ortaya konan sebeplerin içeriği incelendiğinde kişinin hormonal durumu, beynin işlevi ve kişinin yaşantısında cinsel istismar gibi olguların yattığı söylenmektedir. Bütün bunlara ek olarak kişinin aile yaşantısı, ebeveynleri ile olan ilişkisi ve karşı cins ile yaşamış olduğu ilişkilerdeki olumlu ya da olumsuz denemelerin sebep olduğu bilinmektedir.

6.4. Eşcinsellik Bir Hastalık Mıdır?

Eşcinsellik bir hastalık değildir çünkü bireyin normal yaşantısını tehlikeye sokan bir durum değildir. Eşcinsellik bireyin kendi yaşantısı üzerinde etkili olmasa dahi toplum içindeki konumu, aile ve arkadaş ilişkilerinde problemlere neden olabilmektedir. Söz konusu problemler sonucunda eşcinsel bireylerin psikolojik sorunlar yaşadığı bilinmektedir.

6.5. Eşcinselliğin Tedavisi Var Mıdır?

Eşcinsellik bir hastalık olmadığı için belirlenmiş bir tedavi yöntemi de bulunmamaktadır. Söz konusu durumun ortaya çıktığı durumlarda ruhsal bir bozukluk olarak ele alındığı ve belli başlı tedavi yöntemlerinin uygulandığı bilinmektedir. Uygulanan tedaviler sonucunda eşcinsel bireylerde değişiklik olmadığı hatta ruhsal problemlere yol açtığı saptanmıştır. https://www.cetad.org.tr/

Tedavi adı altında uygulanan işlemleri bilimsel hiçbir kanıtı bulunmamakla birlikte tedavi sonucunda eşcinsel bireylerin tercihlerinin daha da arttığı görülmüştür. Tedavinin uygulandığı kişilerin daha çok pasif ve tercihinden utanan bireylere yönelik olduğu da söylenmektedir.

7.Türkiye’de Eşcinsellik

Türkiye bağlamında eşcinselliğe bakacak olursak eşcinselliğin söz konusu katı toplumsal normlar sebebiyle kabul görmediği ve var olan normları sıkıntıya soktuğu ve homofobik tutumları olumsuz etkilemesi sebebiyle kabul etmediği bilinmektedir.

‘’Türkiye’nin coğrafi konumu itibariyle Avrupa ve Orta Doğu’nun komşusu olması onu melez bir ülke konumuna sokmuştur. O nedenle Türkiye’de cinsel kimlik algısını determinist bir bakış açısıyla açıklamanın imkânı yoktur. Global olarak dünyaya yayılan eşcinsel kimlikler, Türkiye’de yerelle sentezlenerek yeniden inşa edilmiştir’’ (AKKUŞ, 2017, s. 1-20).

Türkiye’nin sanayileşmesi ile birlikte, kadının iş hayatına adım atması Türkiye’nin modern bir ülke konumuna gelmesine sebep olmuştur. Öbür yandan avcı-toplayıcı toplumdan günümüze kadar gelen ve yerleşmiş olan ataerkil düzen karşısında kadınların istek ve talepleri de artmıştır. Yaşanan söz konusu değişimler de eşcinsel ve lezbiyen-gey kimliklerinin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bir azınlık grubu şeklinde ortaya çıkan gey ve lezbiyenler toplumda yaşadıkları ayrımcılık yüzünden haklarını savunmaya, birey olduklarını gösterebilmek ve varlıklarını kabul ettirebilmek için birçok girişimde bulunmuşlardır.

Türkiye’de eşcinsel hareketin başlangıcı 1970’lere otaya çıkmış fakat tam anlamıyla nitelik kazanması 1900’lü yıllara dayanmaktadır. 1990’lı yıllarda ortaya çıkmış söz konusu hareket yalnızca eşcinselliği savunmak amacıyla değil, kültürel düzemle cinsiyetçi normları düzenlemek ve hetero erkeklerin egemen olan yapılarının ortadan kalkması amacı da taşımaktadırlar. Bütün bunlara ek olarak erkeklerin kadınlar üzerindeki baskıcı yönelimleri ve kadın haklarını savunmak gibi amaçları da bulunmaktadır.

Türkiye Cumhuriyet’i Anayasası’nda eşcinsel bireylere yönelik yasal bir madde bulunmamaktadır. Bu durum karşısında eşcinsel bireylerin kendilerini toplum içinde güvende hissetmemeleri ve onlara karşı var olan şiddetin etkisiyle kendilerini değersi hissettiğini söyleyebiliriz.

Özetle bütün bunlar sonucunda eşcinsel hareketin temel hedefinin söz konusu tercihlerinin kabul edilmesi ve yasal düzenleme ile tanınmasını istediklerini söyleyebiliriz.

7.1. Dini Açıdan Eşcinsellik

İslamiyet’te, eşcinsellik kabul edilen bir nitelik taşımamaktadır. İslamiyet’e göre kadın ve erkek arasındaki ilişkinin evlilik kurumu adı altında gerçekleşmesi zorunlu tutulmuş ve söz konusu beraberlikte cinsel ilişkinin olmamasını günah saydığını söylemek mümkündür. Evli olan çiftlerin ilişkisi esnasında ‘’sevişme’’ zorunlu görülmektedir. Fakat söz konusu ilişki esnasında istek ön planda tutulmuş ve karşı tarafı zorlayıcı hareketlerin günah olduğu belirtilmiştir.

‘’Din çevrelerinin eşcinselliğe karşı tavır almaları; bu ilişkilerin olmadığı, kutsal kitaplarda yasaklandığı ve boşuna döl (sperm) tüketimine yol açtığı yönündeki nedenlerden kaynaklanmıştır. Evlenmeyi ve çoğalmayı öneren bu görüşler az gelişmiş ülkelerde de bırakılmış, doğum kontrolüne önem verilir olmuştur. Yakıla öldürüle bir türlü bitirilemeyen eşcinsellerde bu gelişmeler karşısında genci de dine soğuk bir biçimde yaklaşmışlar ve elden geldiğince din ve din adamlarıyla pek ilgilenir gözükmemişlerdir’’ (İNCELER, s. 109-136). Günümüz toplumlarında da eşcinsellere yöneltilen bağnaz eleştirilerin din kesimi tarafından yapıldığını bilmekteyiz. Söz konusu bireylerin bu eleştiriler sebebiyle sapkın davranışlarda bulunması ve dinden uzaklaşması da olası sonuçlar arasında yer almaktadır.

7.2. Eşcinsellik ve Aile Kurumu

‘’Aile, yapı olarak zamanla değişikliğe uğramakla birlikte toplum hayatında önemi inkâr edilemeyecek bir sosyal müessesedir. Her ne kadar Marksistler aileyi reddetseler de varlığını ve önemini koruyor’’ (İNCELER, s. 109-136).

Ailenin zaman içinde geçirdiği süreç, onun sosyal yaşam içinde de değişimine sebep olmuştur. Zaman geçtikçe çekirdek bir yapı haline gelen aile aynı zamanda genişleme eğilimi de göstermektedir. Ülkemizde sağlam aile sağlam topluma eşit değer taşımaktadır. Toplum tiplerinin görüldüğü ilk aşamadan günümüze kadar geçen süreçte aile yapısı geleneksel düzenden çekirdek aile tipine geçmiştir. Çekirdek aile karı-koca ve çocukların oluşturduğu aile tipi olarak tanımlanmaktadır. Söz konusu değişimin her toplumda görüldüğü bilinmekle beraber her toplum tipinde farklı şekillerde ve özelliklerle geliştiğini söyleyebiliriz.

‘’Ülkemizde aile yapılan ile ilgili olarak dikkati çeken nokta, gerek hızlı şehirleşmenin bir sonucu olarak gerekse yurt dışına işgücü ihracının sebep olduğu bir bakıma tamamlanmamış aile tipinin ortaya çıkmasıdır’’ (İNCELER, s. 109-136).

‘’Toplumumuz muhafazakâr bir yapı kazanmadığından ve hareketli dengelere kavuşmadığından, liberal deneyler sapma davranışları artmaktadır. Eşcinsellikte bu boyutta ele alınabilir. Ferdin sosyalleşmesini engelleyen, davranış bozuklukları yaratan ve cinsel sapmaları arttıran müstehcen yayınlar, şuuraltı ve içgüdüleriyle ferdi sapık eğilimlere yöneltmektedir’’ (İNCELER, s. 109-136).

Özetle aile kurumunun zaman içinde uğradığı değişimlere rağmen mevcut olan muhafazakâr aile yapısından vazgeçmediğini ve özellikle toplum tarafından ayıplanacağı düşüncesiyle eşcinsel tercihleri kabul etmediklerini ve çocuklarını evlatlıktan dahi reddettiklerini söylemek mümkündür.

8.Eşcinsellik ve Feminizm Algısı

Eşcinsel hareketin günümüz Türkiye’sinde geldiği aşamayı ifade edebilmek için feminist tartışmalara bakmak gerekmektedir. 19.Yüzyıl’ın sonunda ortaya çıkan ve I. Dalga feminizm olarak ortaya için dönemde tartışılan konuların kadınların temel hak ve özgürlüklerine yönelik olduğunu söylemiştik. ‘’Ancak 1960’lardaki ‘özgürleşme’ hareketleriyle birlikte talepler ve söylemler değişti. İkinci dalga feminizmin mottosu ‘Kadın doğulmaz, kadın olunur’ sözüydü. Bu evrede ‘toplumsal cinsiyet’ kavramı üretildi ve biyolojik cinsiyetle bağı kopartıldı.

Kadınlık ve erkeklik rollerinin tamamen toplum baskısı ile yerleştirildiğini savunarak kadınların buna isyan etmesini salık veren ikinci dalganın hedefinde, kadını en çok baskıladığını düşündükleri aile kurumu vardı. Aile kadını köleleştirmişti ve kadın, her şeyden evvel aileden özgürleşmesiydi’’ (KAPLAN, 2020).

Söz konusu söylemlere bakarak feminizmin lezbiyen türünün bulunduğunu söylemekle beraber, feminizmin özünde kadın ve erkek eşitliğini, eşcinselliğin ise cinsel bir yönelim olduğunu ve heterolara sunulan hak ve özgürlüklerin kendilerine de sunulması talebinde olan bir tercih olduğunu söyleyebiliriz. Feminist düşüncenin özünde eşcinsel oluşumu desteklediğini söyleyemeyiz. Daha çok kadın hakları, kadının ezilmişliği ve erkeklerin sahip olduğu bütün hak ve özgürlüklerin kadınların da sahip olması noktasında çaba gösterdiğini bilmekteyiz.

Bu durumun akabinde eşcinselliğin ise daha çok bir tercih olduğu ve bu tercihin de bireyin çocukken yaşadığı herhangi bir travma, kötü sonuçlar doğurmuş olan bir karşı cins ilişkisi ya da taciz sonucu meydana geldiğini söyledik. Haklarını savunma noktasında belli başlı illegal yöntemlere ve toplumda belli olan norm ve değerlerin ötesine geçtikleri için kabul görmedikleri bilinmektedir. Eşcinselliğin kırsal kesim ya da kent fark etmeksizin birçok toplum tipinde görüldüğü ve sayısının hızla artması bu olgunun zaman içinde daha fazla kabul görme olanağı sunacağını söylemek mümkündür.

Sonuç olarak iki oluşumunda dışlanma durumlarına karşı bir savaş ve kimlik arayışında olduğunu söylemek mümkündür. Feminizmin, eşcinsel hareketi değil, söz konusu ayrımcılığı savunduğunu, eşcinsellerin ise en açık tabirle sapık olmadıkları ve kendi nezdinde bu tercihi açıklama ve toplumda var olduklarını kanıtlama çabasında olduğu bilinmektedir.

SONUÇ

Yapılan araştırmalar sonucunda feminizm olgusunun tarihsel sürecinde üç temel dönemden geçtiğini ve bu temel süreçler çerçevesinde de belli başlı teorilere sahip olduğunu söyledik. Feminizm, başından beri söylediğimiz gibi istek ve talepleri doğrultusunda kendi içinde de dönüşümlere ve alanlara ayrılmıştır. Biz bu çalışmada genel hatlarıyla feminizmin asıl derdinin ne olduğunu anlatmaya çalıştık. Bütün bunlara ek olarak feminizmin ülkemizde bulunduğu konuma da yer vermeye çalıştık. İlk ortaya çıktığı döneme nazaran günümüzde varlığını biraz daha gösterebilen ve en başından beri savundukları eşitliğe ulaşma yolunda attığı adımları gösterdik.

Feminizmin yanı sıra ‘’cinsel bir tercih mi yoksa biyolojik bir değişiklik mi?’’ soruları etrafında tartışılan eşcinsellik olgusuna da değindik. Eşcinselliğe dair yanlış bilinen durumların doğru cevaplarını vermeye çalıştık. İslamiyet’in ve toplumun temel yapı taşı konumunda olan ailenin eşcinselliğe bakışını ifade etmeye çalıştık. Bütün bunlara ek olarak günümüz Türkiye’sinde eşcinselliğe bakışı ve toplum tarafından neden kabul edilmediğine dair olguları ortaya koyduk.

Sonuç olarak da çalışmanın son başlığında eşcinsellik ve feminizm akımının birbiriyle olan ilişkisine değindik. İki olgunun birbirlerinden farklı olduğunu ve savundukları şeyin bir kimlik arama noktasında eşdeğer olduğunu gördük.

Kaynakça

  • AKKUŞ, H. N. (2017). EŞCİNSEL ERKEKLERE YÖNELİK AYRIMCILIĞI YENİDEN ÜRETEN HETEROSEKSİST BAKIŞ. Ankara: Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.
  • CİNSEL EĞİTİM TEDAVİ VE ARAŞTIRMA MERKEZİ. (tarih yok). https://www.cetad.org.tr/: https://www.cetad.org.tr/ adresinden alındı
  • ÇETİNEL, E. (2016). Feminist Teori: Yönetim Ve Organizasyon Alanına Eleştirel Bir Yaklaşım. Çankırı Karatekin Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 6(2), 119-148.
  • DİKİCİ, Ö. G. (2016, 3 13). FEMİNİZMİN ÜÇ ANA AKIMI: LİBERAL, MARXİST VE RADİKAL FEMİNİZM TEORİLERİ. International Journal of Social Science(43), 523-532.
  • GÜNEŞ, F. (2017). FEMİNİST KURAMDA ATAERKİ TARTIŞMALARI ÜZERİNE ELEŞTİREL BİR İNCELEME. Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 27(2), 245-256.
  • İLTER, N. (2014). TOPLUMSAL CİNSİYET GERİLİMLERİ ÜZERİNDEN FEMİNİZMİ TARTIŞMAK. Mardin: Mardin Artuklu Üniversitesi / Sosyal Bilimler Enstitüsü .
  • İNCELER, H. (tarih yok). CİNSİYET SAPMALARI VE SOSYAL YAPIMIZI)AKİ ETKİLERİ. 109-136. İstanbul.
  • KAPLAN, H. (2020, Mayıs 1). Sabah. https://www.sabah.com.tr/: https://www.sabah.com.tr/ adresinden alındı
  • TAŞ, G. (2016, Mayıs 23). FEMİNİZM ÜZERİNE GENEL BİR DEĞERLENDİRME: KAVRAMSAL ANALİZİ, TARİHSEL SÜREÇLERİ VE DÖNÜŞÜMLERİ. 163-175. Beykent Üniversitesi / Sosyal Bilimler Enstitüsü.

Yorum Yap

Yazar Hakkında

Merhaba. Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Sosyoloji bölümü yüksek lisans öğrencisiyim. Aile danışmanı ve eğitim koçu olma yolunda emin adımlarla yürüyor ve ülkeye yararlı bir sosyolog olabilmek için burdayım.

Yorum yap