İlginizi Çekebilir
  1. Ana Sayfa
  2. Ders Notları
  3. Niyazi Berkes’in Türk Modernleşmesi Yaklaşımı

Niyazi Berkes’in Türk Modernleşmesi Yaklaşımı

Bu yazı Niyazi Berkes'in Türk Modernleşmesi hakkında değerlendirmelerini ve önerilerini içermektedir.

turk-modernlesmesi

Niyazi Berkes, Türk toplum yapısı ve sorunlarıyla geniş çaplı derin analizler yapmış, Türk çağdaşlaşması konusunu da 18.yy Osmanlı devlet-toplum yapısı ve ilişkileri bağlamında Cumhuriyet Dönemi’ne kadar olan süreci ve Cumhuriyet’in ilk yıllarını göz önüne alarak açıklamıştır. Köy sosyolojisi çalışmış, batılılaşma yolundaki engellerden birinin köylerdeki değişimi engelleyen unsurlar olduğunu ve bu unsurların ortadan kaldırılarak belirgin toplumsal sınıflar oluşturulup ancak bu şekilde batı toplumlarına benzeyebileceğini söylemiştir. Ankara Köyleri Üzerinde Bir Araştırma adlı çalışmasında köylerin şehirlere benzemesini öncelikle köyün ekonomik yaşamında yapılacak değişikliklerle olacağını, eğitimin de buna bağlı olarak etkili olacağını savunmuştur.

Batı’da ortaya çıkan düşüncelerin, yaşanılan topluma uygun olup olmadığını anlamak ve açıklamak gerektiğini savunmuştur. Çağdaşlaşma sürecine laiklik yerine sekülerizm kavramını kullanmayı daha doğru bulur. Laiklik kavramı yalnızca din-devlet ayrımı arasındaki vurguyu yaparken sekülerizm kavramı politik otoriteler çatışmasının ötesinde toplumdaki gündelik yaşamı belirleyen sosyal ve kültürel yapıların kutsal olandan dünyevi olana dair yaşadığı dönüşümdür. Osmanlı rejimini dinle iç içe geçmiş “gelenek” kavramı ile açıklar ve din değil gelenek yönü ağır basmaktadır.
Berkes “Laiklik terimi din-devlet dikotomisine dayanan bir kavram olmakla birlikte Hristiyan bir kavramdır. Fakat İslam ve Osmanlı geleneğinde din ile devleti ayrı şekillerde ele alan bir anlayış bulunmamaktadır. Hristiyan dünyasında yer alan din-devlet ikilemi İslam ve Osmanlı’da bir ayrım olarak değil, aksine doğal, olağan bir biçim olarak görülmekle birlikte ikisinin birer kendine buyruk yetkili olması gibi bir görüş yer almamıştır.” der. İslâm’ın dünyaya dönük bir din olmasının şeriata yansıyarak, dinin dünya işlerindeki rolünü artırdığını belirtir. Ancak din bir süre sonra toplumsal değişmenin gerisinde kalınca, gelişmeleri reddederek kapalı bir sistem içerisine hapsolmuştur. Bir dönem içinde her sorunu çözümleyen din, bir başka dönemde, bir sistem olmaktan çıkıp, yeni toplumsal değişimleri karşılayamaz hâle gelmiş, esnekliğini yitirerek kapalı ve dünya sorunlarının dışında kalmıştır. Bu durumun ortaya çıkardığı sonuç, her değişmenin şeriat karşısında değişmez bir din kuralına bağlanması olmuştur. Din dışı sayılabilecek alanlarla din arasında çatışma ortaya çıkmış, dinden uzaklaşma biçimi dinsizlik olarak görülmüştür. Bu karmaşayı, çatışmayı, yıkılmayı, çöküşü önlemek adına din ile devlet işleri zorunlu bir şekilde ayrılarak devlet yok olmaktan kurtarılmıştır.

Laiklik teriminin Katoliklik içinde geliştiği için Osmanlı-Türk toplum yapısına uymadığını söyler ancak İslam toplumları için laikliğin yersiz ve gereksiz olduğuna ilişkin bir düşüncenin ortaya çıkarılmaması gerekir. Sekülerizm kavramının önemine değinirken bu kavram bir yandan çağdaşlaşma kavramının tam karşılığı olur diğer yandan dar anlamdaki din-devlet ya da din-kilise davasından çok daha geniş bir şekilde tartışma alanı olan kutsallarmış gelenek boyunduruğundan kurtulma sorununu ifade eder.

Laiklik yerine sekülerizm kavramını kullanmasının nedeni sekülerizm teriminin laiklik terimine göre daha geniş kapsamlı olmasını gösterir. Sekülerizm sözcüğünün çağdaşlaşma kavramına gerek anlam gerekse de köken bakımından çok yakın olduğunu, hatta çağdaşlaşma kavramının tam karşılığı olduğunu ifade etmiştir. Berkes Osmanlı-Türk değişme sürecini basit bir şekilde din devlet ayrımı olarak görmenin ötesinde gelenekselden modernliğe doğru bir değişme olayı olarak algılamakta ve incelemektedir.

Çağdaşlaşma kavramını topumun ekonomik altyapısında oluşan teknolojik değişimlerin sonucu olarak değil kültürel üstyapıda gelenek ihtiyaçlarının yerine zamanın ihtiyaçları doğrultusunda kendiliğinden oluşan bir değişim olarak görmektedir.

Türkiye’nin III. Selim zamanında hatta ondan daha önce yaşadığı çöküşün asıl nedeninin ekonomik olduğu anlaşılmasına rağmen bu yönde siyasetin ortaya konulmasını engelleyen etkenler olmasının yanında yapılan bir başka hatanın da toplumun ekonomik mekanizmalarını düzenlemeden bu gerilemenin hükümetin emirleri ile ortadan kalkacak sorunlar olarak görülmesidir.
Her şeyimizle aynı Batı gibi olmamız gerektiğini savunanlar Osmanlı tarihini de Batı tarihine benzetmeye çalışmışlar ve feodal yapıya sahip olduğunu öne sürmüşlerdir. Fakat bu yanlıştır, çünkü Osmanlı Batı’dan farklı yapıya sahiptir. Osmanlı’da devlet yönetimini halktan ayrılır. Yönetilen ve yöneten sınıfa akıl veren hocalar yani ulema büyük önem taşır. Osmanlı’nın İslam’ın temsilcisi olduğu görüşünü reddeder, dinsel rejim olsaydı devletin dini dışındaki dinleri reddederdi der. Devşirme sistemiyle aldıkları sınıfsız geleneksiz insanları kul haline getirip devlet idaresine getirmesi Osmanlı’nın başarısıydı.

Berkes Osmanlı’yı Doğu despotizmi ile açıklamaya çalışır. Osmanlı Devleti mensubu bulunduğu diğer Doğu toplumları gibi despotluk veya Doğu ve İslam devletleri modeline mensuptur. Doğu toplumlarında baştaki yöneticiler değiştiği, devletler kurulup yıkıldığı halde toplum yerinde saymaktadır. Sistem durgun ve aynı düzenin sürdürülmesine hizmet etmektedir. Devletin temel yaklaşımı, değişmeyi önlemek üzerine yapılandırılmıştır.

Berkes Türklerin İslamlığının sadece Hristiyanlık geleneğinden ayrı olmakla kalmadığını, İslam dünyasının birçok bölgesinde geçerli olan din anlayışından da ayrıldığını belirtir. İslam’ın dünyaya dönük bir din olmasının şeriata yansıyarak, dinin dünya işlerindeki rolünü artırdığını belirtir.

Osmanlı rejimini Batı geleneğinden en çok ayıran onunla en çok zıtlaşan ve çağdaşlaşma sürecinin en fazla kafa karışıklığına sebep olan özelliği olarak devlet ile toplum arasındaki ilişkinin Batı’dan farklılığıdır. Bu ilişki Batı geleneğinden olan biçimin tam karşıtı biçiminde olması, yani padişahlık devletinin yöneticileri olan hizmet sınıflarının toplum sınıflarını temsil eden kişiler olmamasıdır. Osmanlı devlet ve toplum görüşünün bu yanına göre devlet toplumdan gelmez. Devlet toplumun ekonomik çıkar sınıflarının çıkar gereklerine dayanmaz. Siyasal egemenlik toplumsal köklerden gelmez, toplumun üstüne Tanrı tarafından dışarıdan oturtulur.

Osmanlı toplum sistemini anlatırken İbn-i Haldun’un tavırlar nazariyesi yaklaşımını temel almıştır. Sınıfların Osmanlı Devleti’nde olmama nedeni olarak halk sınıflarına yani toplum iradesine dayalı kurulu ve onu temsil eden bir sistem olmaması olarak ifade etmektedir. Yani devlet sınıflara dayanmaz, sınıflar devlete dayanır. Bu sınıfları da çoğunluğunu çiftçi sınıfı, ikinci olarak esnaf sınıfı (lonca bölüm bölüm ayrılmış zanaatçılar), tüccar sınıfı ise devlet tarafından iyi gözle bakılmayan sınıftı.

Kapitalizm öncesi tarım ve basit el zanaatı 17.yy itibariyle değişmeye başlamış, ayan ve ağaları ortaya çıkarmıştır. Düzenin bozulması bir yandan büyük çiftliklerin kurulmasına, diğer yandan Müslüman olmayan kesimler arasında paralı iş adamı sınıfının gelişmesine yol açmıştır. Bu da dışa bağımlı hâle gelmesine neden olmuştur.

Batılılaşma sürecinde Türk aydınlar önceki dönemin fikir geleneğinden kopmuşlar ve diğer Müslüman toplumlara kıyasla daha lâik bir renk kazanmışlardır. Bu dönemde Batı devletlerinin diline düşecek şekilde her şey ikiye bölünmüş, bir yanda din, şeriat, gelenek övülürken diğer yanda Batı hayranlığı materyalizm ve ateizm gelişmiştir. Atatürk’ün Cumhuriyeti kurmasıyla dışa bağımlılığı azalan Türkiye 1938’den sonra tekrar bağımlı hâle gelmiştir. Cumhuriyet öncesi Batıcılaşma çabalarını başarısız ve emperyalizmin hizmetine koşulmak olarak gören Berkes, Mustafa Kemal’in süreci kontrol altına aldığını belirtir. Cumhuriyet’in kurulması ile Batıcı politikaların sonu gelmiş, Türk toplumu Osmanlı rejiminin tam tersi bir yöne çevrilmiş, ulus devlet görüşü öne çıkarılmıştır.

Çıkarılan sonuç, Türkiye Batı’ya rağmen Batılılaşmalıdır ancak bu şekilde başarılı olur. Batı’ya karşı gelmedikçe Batı’dan bağımsız olamaz. Türk toplumu, Batı uygarlığının kendi kalkınmasına gerekli olan yanlarını, kendi toplumsal yapısını modern bir ulusa yakışacak biçimde onarmak amacıyla, kendi bağımsızlığının gereklerine göre uygulamadıkça modern çağ dünyasında bir ulus olarak var olamaz. Bu bağlamda ulusçuluk ve devrimcilik, siyasal ve düşünsel olarak birleştirilmiştir.
Kemalizm’in ulusalcı, devrimci, halkçı ve bağımsız Türkiye’nin geldiği noktada ileriye dönük olarak, bundan sonra en önemli hedefi çağdaşlaşmaktır. Bunu gerçekleştirirken de diğer devletlerin gelişmeye çalıştıkları alanlardan haberdar olmak gerekir. Bu bağlamda Batı’nın hangi özellikleri alınmalı sorusunu anlamsız bulur, yapmamız gereken çağdaşlaşmayı kendi gücünde barındıran bir sistem kurmak. Türkiye’nin Batıcılaşma sorunu, Batı’ya bağımlı olma anlamına gelen Batıcılık değil, Batı’ya karşı bağımsızlık anlamına gelen çağdaşlaşma sorunudur. Türk modernleşmesinin ilkeleri arasında milliyetçilik ve devrimcilik yer almaktadır. Türk toplumu yaşamın her alanında dinsel algı ve anlayıştan tamamen sıyrılarak seküler bir toplum modeli kurulmalıdır.

Kaynaklar;

Avcı, N. ve Aksoy, E. (Ed.). (2017). Türk Sosyologları. İstanbul: Lisans Yayıncılık
Berkes, N.(2003).Türkiye’de Çağdaşlaşma (4.baskı).İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
Türk Sosyologları, Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi Yayını, Erzurum, 2016
Türk Sosyologları, Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi Yayını, Eskişehir, 2019

Yorum Yap

Yazar Hakkında

Merhaba ben Sevgi. Gazi Üniversitesi (AHBV) Sosyoloji bölümünde lisans öğrencisiyim.

Yorum Yap

Yorumlar (4)

  1. mustafa01_avatar
    1 hafta önce

    Niyazi Berkes’i hatırlattığınız için teşekkür ederim. Yazınızın niteliği de harika. Çalışmalarınızın devamlılığını diliyorum.

  2. sevgi_avatar
    1 hafta önce

    Çok güzel olmuş ,diline sağlık .❤️

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir