Eğitim Alanında Toplumsal Cinsiyet Rollerinin Yeri

Eğitim Alanında Toplumsal Cinsiyet Rollerinin Yeri
1

1.GİRİŞ

Biyolojik olarak her birey er veya dişi olarak doğar fakat biyolojik boyutun anlam kazanmasıyla cinsiyetin toplumsal boyutu, biyoloji ile çok farklı yerlerdedir. Toplumsallaşma, bireyin doğuştan itibaren diğer insanlarla iletişime girerek toplumsal kurallar, toplumsal davranış, cinsiyet rolleri gibi kazandığı yaşam boyu süren etkileşim sürecidir. Diğer bir ifadeyle bireyin belli bir kimlik kazanarak çevreye uyum sağlamasıdır.

Birey ilk olarak aileden ve daha sonrasında karşılaştığı sosyal çevrelerden kazandığı kalıplaşmış cinsiyet rollerine maruz kalmaktadır. Çocuk doğuştan itibaren kimlik kazanmaya ve gördüğünü rol-model almaya hazırdır ve bu toplumsallaşma sürecinde erkek çocuğunun babayı örnek alması, kız çocuğunun annesini taklit etmesi gibi durumların biyoloji ile doğrudan ilgisi yoktur. Doğum sonrasında çocuğa hazırlanan dünya, kıyafet, oyuncak, hitap şekli, istenen davranışlar gibi belirlenmiş kalıplar aslında cinsiyet sınıflandırmalarına hazırlanan bir dünyadır. Bu durum toplumsal cinsiyetin önemli bir konusunu oluşturmaktadır.

Toplumsal cinsiyet, toplum ve o toplumda var olan kültür tarafından, biyolojik cinsiyetten bağımsız olarak bireye dayatılan cinsiyet rollerini ifade eder. Bireyin aldığı bu şekillenme aileden büyük ölçüde kazanılsa da devamında okul ve eğitim hayatı bu süreç için en geniş yer tutan alanlardır.

Okula giden birey aileden daha geniş olan bir çevreye açılır, kendine uygun görüleni alır ve kişiliğini şekillendirmeye başlar. Okul bireyin toplumsallaşmasını sağlarken bir yandan toplumun istediği cinsiyet rollerini öğretmeye başlar. Biyolojik boyutlarına göre toplum hangi cinsiyete hangi rolü atfetti ise kişi onu rol-model almaya bir nevi zorlanır. Bu durumun sadece ailede değil, yaşam boyu eğitiminin çoğunu ayıracağı okulda bile görmesi yadsınamaz bir gerçektir.

Toplum, bireylerden kabullendikleri değişmez ölçütleri görmek ve belirledikleri cinsiyet rolüne göre davranış sergilemelerini ister. Bu belirlenen rollerin değişmesi ve birbirine karışması gibi durumlarda toplumun gösterdiği tepki ve baskı bireyleri engeller ve seçim haklarını kısıtlar. Toplumsal cinsiyet ve cinsiyet kimlikleri erkek ve kadını çok farklı iki uçuruma koyar ve cinsiyet eşitsizliğini doğurur. Bu rollere uymayan bireyler ya toplumdan dışlanır ya da baskılara maruz kalırlar. Böylelikle ayrımların olduğu, tercihlerin yok sayıldığı bir dünya var olur.

Bu bağlamda hayatın önemli bir yerini tutan eğitimin, kadının ve erkeğin toplumdaki yerine, kalıplaşmış ve belirlenmiş cinsiyet rollerine dikkat çekilecektir.

1.1 ARAŞTIRMANIN AMACI

Bireyler için önce kendi ailelerinde başlayan eğitimin, daha sonra okulla devam etmesi süreci toplumsallaşma süreci olarak ifade edilir. Kız ve erkek çocukları belirli bir eğitim alırlar ve bu süreçte toplumda bir rol ve kimlik inşa ederler. Toplumsal cinsiyet ise bu noktada, kız ve erkek çocuklarına daha ilkokul çağı öncesinde belirli roller atfetmeye başlar. Bu roller kız çocuğunun anneyi, erkek çocuğunun babayı rol model olması ile başlar ve toplumsal belirleniş ve baskılarla devam eder. Zamanla kadın cinsi, “kadınlık rolleri” erkek cinsi de “erkeklik rolleri” adı altında belirli kimlikler edinirler. Bu kalıplaşmış roller, geleneklerce süren ve altında birçok eşitsizlik barındıran kavramlardır. Bu eşitsizlik, kadınların her alanda erkeklere göre ikinci plana atılmasıyla ilgilidir. Bu alanlardan en önemlisi olan eğitim alanında kız çocukları, daha ilkokula başlamadan önce geleneksel bir baskıya mecbur kalabilir. Erken yaşta evlendirilebilir veya “ev kızı” rolü adı altında okula gönderilmeyebilir. Günümüzde hala okur-yazar oranının az bulunduğu kesimde yer alan kadınlar, eğitim alanında da ikinci plana itilmektedirler. Araştırmanın amacı, çalışan veya ev kadınlarının önce ailede ve sonra da toplumda karşılaştıkları eğitimdeki fırsat eşitsizliğini saptamaktır.

1.2 ARAŞTIRMANIN ÖNEMİ

Cinsiyete bağlı rol ayrımlarının kendini her alanda göstermesi ve buna bağlı olarak kadın ve erkeklerin toplumda iki ayrı uçurum noktalarına yerleşmesi sonucunda her iki cinsin gerçekliğe farklı bakması durumu ortaya çıkar. Bu iki zıt kutupta erkek rollerinin kadınlara göre daha rahat olması, erkeklerin öne çıkarılması; güçte, kaba kuvvette, seçim haklarında ve irade de ‘‘erkekliğin’’ kullanılması örnek verilebilirken kadının utanç kaynağı olarak görülmesi, namusu simgelemesi, erkeklere bağlı yaşamaları ve kırılganlığına vurgu yapılarak ikinci plana atılması her iki cins arasında büyük bir ayrım ve eşitsizlik yaratır.

Bu geleneksel cinsiyetçi kalıpların bireye her alanda dayatılması cinsiyet eşitsizliklerinin ortaya çıkmasına sebep olur. Bu ayrımcılık ve kadının ikinci planda kalması toplumun bireye doğumdan itibaren toplumsallaşmayla birlikte dayattığı bir olgudur. Temel sorun ailede başlar ve bu gelenekselleşmiş kalıp eğitimle birlikte devam eder. Bu eşitsizlik toplumun her alanında, kelimelerde, atasözlerinde, eğitimde, ders kitaplarında, ailede verilen ilk eğitimde, sosyal çevrede ve hatta kültürün temelinde bulanarak kendini göstermektedir ve toplumu bu kalıplaşmış rollerden arındırmak oldukça zordur.

Araştırmanın önemi, toplumdaki bu eşitsizlik sonucu kadınların eğitim hayatında karşılaştıkları zorlukları ve gördükleri eşitsizlikleri saptamaktır.

1.2 ARAŞTIRMANIN KONUSU

Kadınlar eğitim alanında yarışa geç başlamaktadırlar ve diğer yandan eğitim olanaklarından erkeklere oranla daha az yararlanmaktadırlar. Toplumsal cinsiyet rollerine bağlı olarak kadınların, erkeklere oranla ikinci plana atılması ve bunun eğitim gibi çok önemli bir alanda baş göstermesi araştırmanın ana konusudur.

1.3 ARAŞTIRMANIN YÖNTEMİ

Araştırmada nitel araştırma yöntemi kullanılacaktır. Araştırma sorularla anlamaya yönelik olduğundan anlamacı/yorumlamacı paradigma kullanılacaktır ve yapısal/işlevselci bakış açısı göz önünde bulundurulacaktır. Araştırmanın veri toplama araçları doküman analizleri ile desteklenecektir.

1.4 ARAŞTIRMANIN PROBLEMİ

Araştırma toplumun her kesiminde kültürle birlikte yer aldığı için kişilerin düşüncelerinde, algılanışlarında, yaşam tarzında, eğitimde ders kitaplarında ve kişilerin kendi geleneksel yaşadıkları çevrede varlığını sürdürmekle birlikte çok geniş bir alana yayılmıştır. Araştırma konu bakımından oldukça derindir.

2. KURAMSAL ÇERÇEVE

Çalışmanın kuramsal çerçevesi “Aydınlanmacı Liberal Feminizm” kuramı etrafında temellendirilmiş ve araştırılmıştır.

2.1 BİRİNCİ DALGA / AYDINLANMACI LİBERAL FEMİNİZM KURAMI

İlk dalga feminist hareketin kökleri ve kuramsal öncülleri 18. Yüzyıla kadar uzanmaktadır. Liberal feminizm olarak isimlendirilen bu hareket, liberal toplum kuramının temel kurucu unsurlarını kadınların özgürleşme projesinin araçları olarak görmüşlerdir.

Feminist ifade akımlarının başlangıcı olan “Aydınlanmacı Liberal Feminist Kuram” 18.yüzyılın sonlarında Fransız Devrimi ile başlamıştır. Liberal feministler, kadınların durumlarının ve deneyimlerinin erkeklerden farklı olduğunu ve aynı zamanda kadınların daha az ayrıcalıklı olduklarını, erkeklerle eşit olmadıklarını savunarak toplumsal cinsiyet eşitsizliğine dayalı bir kuramdan bahsederler. Bu kuram akla dayalıdır ve kadınların erkeklerle eşit olabileceği talebinde bulunurken; toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin işbölümünün cinsiyetçi bir şekillenmenin sonucu olduğunu söyler ve eşitsizliğin kilit kurumları olan “hukuk, iş, aile, eğitim ve medya” gibi örgütlerin yeniden şekillendirilmesi ile işbölümünü dönüştürerek üretilebileceğini ileri sürer. Toplumun değiştirilmesi ve dönüşümü için en iyi yolu eğitim olarak görürler. Bu kuram zamanla kadının siyasi ve kamusal temsiline doğru kaymıştır. Kadınların, siyasi, ekonomik, politik, eğitim ve her türlü alanda daha fazla hak sahibi olması ve erkeklerle eşit konuma gelmesi gibi çalışmalarla öne çıkmışlardır.

Kadın hakları konusuna mücadelenin mihenk taşı olan liberal anlayış kadının özel alan ile sınırlı kalmasına karşı çıkarak, birey olarak kendini geliştirecek potansiyele sahip olması gerektiğini savunmaktadır. Kadın doğrudan cinsiyetini belirleyemediğine göre, hayatı boyunca bulunacağı konumu belirleyebilmelidir. Fransız ihtilalinden sonra aydınlanmacılık ve akılcılık çağı olarak adlandırılan dönemde savunulan insanların vazgeçilmez, doğal olarak kabul ettikleri haklara hükümetler müdahale edemez ilkesinden hareket eden liberal feminist kuram, erkeklerin bir vatandaş olarak sahip oldukları doğal haklara, kadınlarında sahip olabileceği konusundaki umutları boşa çıkarmıştır. Kadının kocasının himayesinde aileye ait olduğu fikri tüm liberal erkek kuramcıların ortak düşüncesidir. 17. Ve 18. Yüzyıllar boyunca kadının eş ve anne olarak evine ait olduğu varsayımı neredeyse evrenselleşmiştir. 18. Yüzyılın ortasından itibaren ve özellikle 19. Yüzyılın başlarında tarihsel dönüşümler, özellikle de sanayi devrimi, kadını özel alanda tecrit ederek, iş yeri ile ev mekânını birbirinden ayırmıştır. Liberal feminist kuram kadınlara siyasal temsil hakkı verilmesini, vergi mükellefi olmalarını ve evli kadınların ölü vatandaş olmalarını eleştirmektedir.

Liberal Feminist Kuramının klasik savunucusu olarak Mary Wollstonecraf kabul edilmektedir. O “Vindication of the Rights of Women” adlı kitabında “kadınların da erkekler kadar Tanrı’nın yarattığı varlıklar olduğu, daha ciddi bir biçimde eğitilmeleri ahlaksal ve zihinsel yeteneklerini geliştirmelerine izin verilmesi gerektiği” tezini savunmaktadır.

Araştırma kadınların ve erkeklerin toplumdaki cinsiyet eşitsizliğine, farklı konumlarda olmalarının yanı sıra eşit olmamalarına; maddi kaynaklar, toplumsal statü, iktidar ve kendini gerçekleştirme fırsatları konularında erkeklerden daha az gelirler ve haklar elde ettiği üzerine dayalı bir araştırma olması sebebiyle aydınlanmacı liberal feminizm kuramından faydalanılmıştır.

Toplumsal cinsiyet kavramının ve cinsiyet rollerinin daha iyi anlaşılması için bunları ilgili kavramlarla aşağıdaki başlıklar altında açıklayabiliriz.

2.2.1 TOPLUMSALLAŞMA NEDİR?

Toplumsallaşma bireylerin gelişimi ve toplumsal kültürün devamı gibi iki temel görev üstlenir. İnsanlar tarih boyunca toplumla birlikte varlıklarını sürdürürler. Bireylerin sosyalleşme süreci ile birlikte topluma ayak uydurmaları ve onlardan biri olmaları toplumsallaşma süreci ile açıklanır. Diğer bir ifadeyle bireyler farklılıklarına rağmen toplumun bir konumunda bulunabilmek için belirli rollere bürünürler. Simmel toplumsallaşmayı (the problem of sociology -1895) “grupların ve bireylerin grup birliğinin sürekliliğini sağladıkları ilişkilerin oluşum süreci” olarak tanımlamaktadır. Bireyler toplumun kendine ve kültürüne uygun davranışları benimserler. Bu durum genel olarak bulundukları toplumun değerlerini, normlarını, kültürünü, dilini, tutumlarını öğrenmeleri sürecidir.

thumbnail
Önerilen Yazı
Sosyalleşme Ne Demek? Sosyalleşmenin Aşamaları Nelerdir?

2.2.2 FEMİNİZM NEDİR?

Kadınlığı yüceltme anlamına gelen ve kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olabilmeleri için çaba harcayan bu akımın kökleri antik çağ Yunan Pitagorasçılığına kadar dayanır. Feminizm toplumda kadının yararlanacağı hakları çoğaltmak ve erkeğinkine eşit kılmak amacını güden bir düşünce akımıdır. (Keçecioğlu, 2005)

Bu sözcük Fransızcaya 1837’den sonra girmiştir. Robert Sözlüğü ise bu sözcüğü “kadınların toplum içindeki rolünü ve haklarını genişletmeyi ön gören bir doktrin” olarak tanımlamıştır. Fakat bu düşünceyi eylemden ayırmak imkânsızdır. Kavramın Fransa’da oluşturulduğu günden bu yana, kadınların toplum içindeki rollerini ve haklarını genişletmek üzere bir dizi eyleme girişilmiştir. Bu sebeple feminizmin tanımı, yalnızca öğretiyi değil eylemleri de içermek zorundadır.

Feminist teoride en geniş anlamda feminizm, kadının toplumdaki konumunun değişiminin arzu edilmesidir. Feminizm kadıların toplumdaki ikincil konumunun, baskı altına alınmalarının ve karşılaştıkları ayrımcılıkların sosyal, kültürel, ekonomik neden ve sonuçlarını kadın özgürleşme stratejileri bağlamında farklı biçimlerde açıklama ve çözümleme çabasıdır. (Sallan Gül, 2003)

thumbnail
Önerilen Yazı
Toplumsal Cinsiyet Sosyolojisi Nedir? Toplumsal Cinsiyet Nedir?

2.2.3 CİNSİYETÇİLİK NEDİR?

Günümüz feministleri cinsiyetçiliği, tıpkı Amerika Birleşik Devletleri’ndeki zencilerin ya da Fransa’daki renkli derili emekçilerin ırkçılığı kınadıkları gibi kınamaktadırlar. Cinsiyetçilik, “kadın cinsine uygulanan ayrımcı bir tutumdur.” Cinsiyetçiliği, fallokrasi[1] doğurur. Fallokrasi, 20. Yüzyılın ortalarında ortaya çıkmış, erkeklerin kadınların üzerindeki egemenliğini ifade eden isimdir. Fakat feministlere göre kiminin androkrasi (erkek egemenliği) ya da patriyarkal (ataerkil) sistem diye de adlandırdıkları fallokrasi yalnızca bir egemenliği anlatmaz. Bu ayrıca erkekle kadınlar üzerindeki egemenliklerini yeniden üretmek için, ellerindeki tüm kurumsal ve ideolojik olanakları (hukuk, siyaset, iktisat, ahlak, bilim, tıp, moda, kültür, eğitim, kitle iletişim araçları, vb.) tıpkı kapitalizmin kendisini sürdürebilmek için bunları kullandığı gibi kullanan bir sistemdir.

2.2.4 EĞİTİM NEDİR?

Eğitim bireyin ailede başlayıp daha sonra geniş bir çevreye açılarak sosyal bağlarını geliştirdiği ve topluma uyum sağladığı, ihtiyaçlarını karşılamak ve toplumda bir rol kazanmak için öğrendiği bir kurumdur. Eğitimin ailede başlaması ve okulda devam etmesi birey için toplumsallaşma sürecinin temelinde yer alır. Eğitim kavramı toplumsallaşma kavramı ile iç içedir ve bireyin belli rollere ve statülere sahip olmak için öğrendiği, uyum sağladığı kalıpları ve sosyalleşmeyi ifade eder.

Eğitim toplumdaki sosyal kurumlardan yalnızca biridir. Her çocuk bir ailede doğar, kendi yaşadığı çevresinde bir dil ve oraya ait görgü kurallarını öğrenir. Her yaşta kendi yaşıtlarının olduğu gruplara girer ve bu gruplarla bütünleşir. Çocukların içinde bulunduğu her ortam onları, kendi hayatlarının amacına ve değerlerine hazırlar ve onları belirli kalıplara koyar.

Eğitimin, bireyin yaşamını sürdürme, kendini geliştirme, toplumun bir üyesi olma ve toplumla uyum içinde yaşama gereksinimlerini karşılama yönünde önemli bir payı vardır. Bu durum, her insanın eğitilme ihtiyacı ve hakkını gündeme getirmektedir. Hak sahibi olmak, insanın insan olabilmesinin ölçütlerinden biridir.(Özaydınlık, 2014)

2.2.5 EĞİTİM’DE EŞİTSİZLİK NEDİR?

Eğitim alanında dünyanın her yerinde gelişmelerin kaydedilmesine karşın toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri eğitim alanında da ne yazık ki bir gerçektir. Kadınların ve kız çocuklarının eğitimden yeterli derecede ve eşit şartlarda faydalanamadığı açıkça görülmektedir. Ne yazık ki kadınların okur-yazarlık durumları, ülkemizdeki kız çocuklarının daha okul öncesinde karşılaşmış olduğu cinsiyetçi yaklaşımlar, onların eğitimden eşit bir şekilde yararlanamadığını göstermektedir. MEB’in, okul öncesinde kız ve erkek çocuklarının eğitimde fırsat eşitliği gözetmesi ve bu hakları anayasal güvence altına alması söz konusudur. Fakat bu farkındalıklara rağmen günümüzde görüldüğü üzere anayasal güvenceler bile toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin önüne geçmekte zorlanmaktadır. Kız çocuklarının erken yaşta evlendirilmesi, onları daha ilkokul çağına gelmeden “annelik” rolünün öğretilmesi ve aşılanması, çocuk sahibi olması gerekliliği gibi toplumsal cinsiyet rollerinin aşılanması, çocukları erken yaşta eğitimden koparmaktadır. Yaşları ilerleyen ve rollere itaat etmek zorunda kalan kız çocukları günümüzde çoğu kadında görüldüğü gibi okur-yazar olma konusunda sıkıntı çekmekte ve bir meslek sahibi olma, işgücüne katılma durumlarında engellenmektedirler.

thumbnail
Önerilen Yazı
Eğitimin Amacı Nedir? İşlevleri ve Önemi Nedir?

2.2.6 KADININ EĞİTİM HAKKI

Eğitim, bireylerin toplumda rol alması, toplum içerisinde yaşayabilmesi ve haklarını kullanabilesi kadar doğal bir haktır. Eğitim hakkının kullanılması, diğer bireysel hakların yanında kullanılması açısından son derece büyük önem taşımaktadır. Toplumdaki her bireyin eğitim hakkını eşit kullanması toplumun gelişmesi açısından da önemlidir. Fakat eğitim hakkının kullanılmasında çeşitli eşitsizlikler yaşanmaktadır. Bunlardan en önemlisi toplumsal cinsiyet ve cinsiyetçi tutumlardır. Pek çok ülkede görüldüğü gibi kadın ve erkek eşitliğini reddeden çok fazla yasa bulunmaktadır. Kadına yönelik gösterilen bu ayrımcılık henüz çocukluk döneminde, kültürel toplumsal kalıplar sebebiyle aile ve toplumun erkek çocuğa kız çocuktan daha fazla olanak tanıması ile başlamaktadır. Kadınların toplumun her kesiminde erkeğe göre daha az hak sahibi olması ve daha alt katmanlarda yer alması yadsınamaz bir gerçektir. Fakat bu durumun temel nedeni kadınların eğitim alanındaki eşitsizliklerinden ortaya çıkmaktadır. Türkiye’de bu duruma ne kadar çaba gösterilirse gösterilsin günümüzde hala eşitsiz tutumlar göz önündedir. Türkiye ilköğretim düzeyinde cinsiyet eşitsizliğinin ortadan kaldırılması amacına ulaşmasına rağmen, orta öğretimde eğitime devam etmeyen kız çocuklarının oranının kayda değer olduğunu vurgulamaktadır.

3. SONUÇ VE ÖNERİLER

Eşitlik yönündeki çabalara ve günümüzdeki toplumsal cinsiyet kavramının git gide anlamlanır ve açıklanır hale gelmesine karşı, hala yapılan çalışmaların yetersiz ve sınırlı kalması aşikârdır. Toplumun her alanında, çeşitli örgütlerde ve kurumlarda karşımıza çıkan toplumsal cinsiyet eşitsizliği kavramı, kadınları her alanda ikinci plana atmakta ve hayatlarını zorlaştırmaktadır. Günümüzde çevre yavaş yavaş bu kavramı ve kadın haklarının gerekliliğini öğrense de, bu sorunun önüne geçilememektedir. Bireylerin yeteneklerini geliştirmeleri, toplumda söz sahibi olmaları ve insan haklarından yeteri kadar yararlanmaları, onların eğitim seviyeleriyle doğrudan ilişkilidir. Bireyler doğduklarından itibaren bir aile ortamında topluma uyum sağlamaya başlarlar. Kendilerine toplumda bir yer bulmak ve kimlik oluşturmak için eğitim görürler. Bu eğitim süreci en temel olarak ailede başlar ve bireyin büyümesi ve sosyal alana açılması ile devam eder. Bu toplumsallaşma süreci içerisinde bireyler, çevresinde gördükleri şeyleri kabul eder dahası kabul etmediği ve kendisine uygun olmayan davranışı ya da rolü sergilediği anda baskılanır ya da dışlanırlar. Diğer bir yandan daha geleneksel ailelerde, çocukların hayatı, tercihleri ve yönelimleri aile tarafından belirlenir. Bu da bireylere özgür bir seçim alanı tanımaz. Çünkü bireyler karşı geldikleri anda, toplumda dışlanır, alaya alınır ya da yargılanırlar. Bundan kaçmak isteyen bireyler, çevrenin ona uygun gördüğü rolü almak zorunda kalır ve hatta bir süre sonra bunu desteklemeye başlarlar çünkü başka bir seçenekleri kalmaz. Toplumsal cinsiyet rolleri de tam bu noktada bireylere dayatılan roller çerçevesinde ortaya çıkar. Bu cinsiyet rolleri, kız çocuklarının erken yaşta evlendirilmesi, erkek çocuklarının okutulması ve meslek edindirilmesi gibi eşitsiz konumlarda olabileceği gibi başka konularda da ortaya çıkmaktadır. Kızlar, anneleri gibi olmak zorundadır, oyuncak bebekleri vardır ve ona annelik ederler. Belki sokağa çıkamazlar çünkü kırılganlardır ve naziktirler. Erkekler ise tam tersine, eğitim görmek ve geliştirilmek zorundadırlar. Babaları veya ailede bulunan başka bir erkek bireyin rol modeli olurlar. Kaba kuvvete alışabilir veya ağlayamazlar çünkü güçlü ve kuvvetlidirler. Bu roller, çocuklara küçük yaşlardan itibaren dayatılıp tercihleri ve yönelimleri danışılmadığı takdirde, bu çocuklar büyüyecek ve kendi çocuklarına da aynı şekilde davranacaklardır. Kadınların günümüzde erkeklere kıyasla ikinci alana atıldıkları alanlardan en önemlisi eğitimdir. Ataerkil bir toplumun getirdiği bu gelenekselleşmiş kalıplar ve roller, kadınlar için her şeyi zorlaştırmaktadırlar. Çoğu kadının günümüzde hala okuma-yazması yoktur. Ya da çoğu kadın hala evde durmak ve eşine bağlı olmak zorundadır. Eşleri tarafından çalışılması istenmeyen ve aileleri tarafından okutulmayan, aile evinde babasından, koca evinde eşten görülen şiddetler hala göz önündedir. Toplumsal cinsiyet kavramı ve kadın hakları konusu üniversitelerde her ne kadar okutulsa da ve toplum her ne kadar bilinçlense ve gerek yasalarda gerek medyada toplumsal cinsiyete karşı direnişler gösterilse de, ne yazık ki bunun önüne geçilememektedir. Araştırma sonuçlarına göre, bu kavramın farkında olan ve buna direnilmesi gerektiğinin savunusunu yapan, sadece kendilerini değiştirerek bir sonuca varamadıklarını söyleyen, çevrenin ve toplumsal algının değişmemesi nedeniyle bunun önüne geçilemeyeceğinin farkında olan bireyler vardır. Ne yazık ki, çoğu görüşmecinin kendi ailesi de ailelerden böyle görmüş ve kendi çocuklarına ayrımcı davranmıştır. Diğer bir noktada toplumsal cinsiyetin farkında olan ve cinsiyetçi davranan, bunun böyle olması gerektiğini savunan bireyler de toplumda bulunmaktadır. Gelecek nesillerin yetişmesinde kadınların rolü ortada iken uygarlık yolunda bu durum göz ardı edilemez. Atatürk, kadınların, ana olarak eğitici olmalarından dolayı toplumdaki yerinin önemi üzerinde durmaktadır.

4.KAYNAKÇA

  • Senem Kurt TOPUZ ve Hülya ERKANLI (2016), Toplumsal Cinsiyet Bağlamında Kadın ve Erkeğe Atfedilen Anlamların Metafor Yöntemiyle Analizi, cilt 8, sayı 2
  • Yakup ÇOŞTU, Toplumsallaşma Kavramı Üzerine Sosyolojik Bir Değerlendirme
  • Ersan ERSOY (2009), Cinsiyet Kültürü İçerisinde Kadın ve Erkek Kimliği, cilt:19,sayı:2
  • Orhan BİNGÖL (2014), Toplumsal Cinsiyet Olgusu ve Türkiye’de Kadınlık
  • Ayla KORKMAZ ve Mürüvvet BAŞER (2019), Toplumsal Cinsiyet Rolleri Bağlamında Ataerkillik ve İktidar İlişkileri, cit:28, sayı:1
  • George RITZER ve Jeffery STEPNISKY (2018), Modern Sosyoloji Kuramları
  • Firdevs GÜMÜŞOĞLU (2008), Ders Kitaplarında Toplumsal Cinsiyet, Toplum ve Demokrasi, 2(4)
  • Hüseyin BAL (2001), Bilimsel Araştırma Yöntem ve Teknikleri, Süleyman Demirel Üniversitesi, yayın no:20, Isparta
  • Serpil ÇAKIR, Necla AKGÖKÇE, Kadın Araştırılmalarında Yöntem, Sel Yayıncılık, İstanbul
  • Dilek EYUBOĞLU (1999), Kadın İşgücünün Değerlendirilmesinde Yetersizlikler, Milli Prodüktivite Yayınları, Ankara
  • Amiran Kurtkan BİLGESEVEN(1992), Eğitim Sosyolojisi, Filiz Kitabevi, İstanbul
  • Andrée MICHEL(1984), Feminizm, Kadın Çevresi Yayınları, İstanbul
  • Songül SALLAN GÜL, Dünyada ve Türkiye’de Feminizm ve Kadın Hareketleri
  • Alain TAURAINE (2007), Kadınların Dünyası, Kırmızı Yayınları, İstanbul
  • Necla ARAT (1997), Kadınların Gündemi, Say Yayınları, İstanbul
  • Anthony GIDDENS, Philip W.SUTTON (2014), Sosyolojide Temel Kavramlar, Ankara
  • Songül SALLAN GÜL (2003), Çağdaş Kamu Yönetimi I, Nobel Yayın Dağıtım, Ankara
  • Ramazan ALABAŞ, Halil İbrahim AKYÜZ, Selman Tunay KAMER (2019), Üniversite Öğrencilerinin Toplumsal Cinsiyet Algılarının Belirlenmesi
  • Nur SEVEN (2019), Üniversite Öğrencilerinin Toplumsal Cinsiyet Rollerine İlişkin Tutumları
  • Fevziye SAYILAN(2000), Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği
  • Sinem SATILMIŞ (2019), 5.Sınıf Türkçe Ders Kitabının Toplumsal Cinsiyet Açısından İncelenmesi, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi
  • Seda YILDIZ, Derya GÜLTEKİN (2018), Türkiye’de Eğitim Eşitsizliğinin Farklı Yüzleri
  • Fatime GÜNEŞ(2017), Feminist Kuramın Ataerkil Tartışmaları Üzerinde Eleştirel Bir İnceleme, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi
  • Mine KOYUNCU ŞAHİN, Aysel ESEN ÇOBAN, Aysel KORKMAZ (2018), Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve Türk Eğitim Sistemindeki Yeri Okul Öncesi Öğretmen Adaylarının Gözünden
  • Kevser ÖZAYDINLIK (2015), Toplumsal Cinsiyet Temelinde Türkiye’de Kadın ve Eğitim, Sosyal Politika Çalışmaları Dergisi
  • Murat TUNCER, Burcu GEZER ŞEN, (2018), Okul Öncesi Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliğine Yönelik Türkiye’de Yapılan Çalışmalar, Avrasya Sosyal ve Ekonomi Araştırmaları Dergisi
  • Gamze SART, Levent DALYANCI (2018), Türkiye’de Cinsiyet Eşitsizliğine Eğitim, Ekonomi, Politika ve Sağlık Boyutları ile İncelenmesi, İstanbul Üniversitesi Kadın Araştırmaları Dergisi
  • İlknur Münevver GÖNENÇ, Şenay TOPUZ, Neslihan YILMAZ, Serkan YILMAZ, Nuriye BÜYÜKKAYACI DUMAN (2018), Toplumsal Cinsiyet Dersinin Toplumsal Cinsiyet Algısına Etkisi

[1] Fallokrasi. Latince ’deki fallus ve Yunanca ‘daki Phallos kelimelerinden türetilmiştir. Fallus erkeklik organı ve fallosentrik ise, erkeksi ilgi ve çıkarların dominant olduğu durum anlamına gelmektedir. Bu kelime anlamıyla, erkeğin yönetimsel olarak egemen konumda olduğu toplumsal sistem, anlamında kullanılır.

Süleyman Demirel Üniversitesi - Sosyoloji

Yazarın Profili

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yorumlar (1)

  1. Rabia Kıvrak 6 Eylül 2023

    Sevgili Emel, toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve kadın haklarına dikkat çeken ve bu sorunların çözümünde eğitim ve toplumsal değişimin ne kadar önemli olduğunu anlatan bu kıymetli yazı için teşekkür ederim. Toplumsal cinsiyet eşitsizliği ile mücadelede her bireyin katkısının gerekliliğine dikkat çekmeni ve bu konuda çaba göstermenin önemine vurgulamanı sevdim. Kalemine sağlık.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir