İslam Filozofları İle Aydınlanma Filozoflarının Akıl Kavrayışı

İslam Filozofları İle Aydınlanma Filozoflarının Akıl Kavrayışı
0

GİRİŞ

“Bir kimseden akıllı olabiliriz; ama herkesten akıllı olamayız.”

 İnsanoğlu tarihsel süreç boyunca çeşitli şekillerde yaşamını sürdürmüştür. Kimileri sade bir şekilde yaşamını sürdürürken kimileri hayatı anlamlandırmaya çalışmıştır. Farklı dönemlerde ki bu yaşam biçimi ve arayışların insanlara etkisi de haliyle aynı şekilde cevap bulmamıştır. Süreç ilerledikçe düşünce yumağı içerisinde kendine sorular yönelten insan, belli bir dönem sonra bu çelişkiler içerisinde  varlığını  sürdürebilmek için  birtakım sonuçlara ihtiyaç duymuştur. Çünkü insanlar, biyolojik olarak bir aidiyeti olmadan dünyaya gelir. Yani hayvanların doğasıyla sabitlenmiş bir ilişkisi varken insanda bu özellik yoktur. Canlılar içerisinde sadece insan kendini inşa etmektedir. Yani insan muhtaç bir varlık olarak dünyaya gelir ve insanı diğer canlılardan ayıran en temel noktanın akıl yetisi olduğu belirtilebilir. Nitekim tarih boyunca felsefecilerin temel tartışma konularından biri de akıl kavramı olmuştur. İslam düşünce filozoflarında çoklu akıl önemli iken Aydınlanma filozoflarında ise akıl ve akla dayalı düşünce öne çıkarılmıştır. Bu noktada da dönemsel olarak farklı koşullarında getirisiyle farklı tartışmaların ele alındığı söylenebilir. Bu çalışmada da Aydınlanma döneminden Immanuel Kant, David Hume, John Locke’nin akıl kavrayışları ele alınırken; İslam döneminde ise İbn Bacce, İbn Sina ve Farabi incelenmeye çalışılmıştır.

Her bir düşünürün, akıl tasavvurunun doğru ya da yanlışlığından ziyade bakış açılarının irdelenmesi temel ilke edinilmiştir. Dolayısıyla bu temel ilke de göz önüne alındığında birçok akıl kavrayışının hayatımıza dahil olduğunu söylemek olasıdır.

1.Akıl nedir?

En temelde aklın birçok tanımı olmakla birlikte genel manada   şu şekilde ifade edilebilir: Akıl, Arapça kökende ‘akl’ kökünden gelmekte olup kelime anlamı ‘insanı diğer canlılardan ayıran ve onu sorumlu kılan temyiz gücü, düşünme ve anlama melekesi’ (İslam Ansiklobedisi,2022) anlamına gelmektedir. Yine  akıl ‘düşünme, anlama ve kavrama gücü, öğüt, kanı’ manalarına gelmektedir (TDK,11. Baskı,2022). Akla, ‘fikirleri birbirine bağlayarak akıl yürütme rolünü oynadığı (bağlamak), yeni bilgiler elde edebildiği (tutmak) ve insanı tehlikelere karşı koruduğu (engelleme) için bu ad verilmiştir’ (Emiroğlu, İ. 1998 akt Kubat, M. 201, s.81). Bununla birlikte akıl iyiyi kötüden ayırt etmeyi sağlayan bir yetidir. Kuran’da akıl, akl-ı temyiz, ilmi akıl, iradi akıl şeklinde karşılıkları bulunmaktadır. Yunanca nous, latince ratio, ve intellectus kelimelerinin   de karşılığıdır.

2.İslam Düşüncesinde Akıl Anlayışı

 Tarih boyunca İslam düşünürleri akıl üzerine tartışma yürütmüştür. Bunlardan biri aklın her şeye yetip yetmeyeceği iken bir diğeri ise bütün varlıkları anlamada hakikat arayışında yeterli olup olamayacağı meselesidir. Yine akıl nass, nakil, vahiy ve din arasında ki bağlantıları da süreç boyunca incelenmiştir. İnsan varlık itibariyle aklını kullanarak meleklerden üst seviyeye yine aklını kullanmadığı takdirde hayvanlardan alt seviyelere inebilmektedir. Çünkü yapısı itibariyle insana hikmet, şehvet, tabiat, akıl gibi özeliklerin hepsi bütün halinde sunulmuştur. Diğer varlıklara   bakıldığında bitkilerde ve hayvanlarda akıl yönü meleklerde de tabiat yönü yoktur. Dolayısıyla insan istese tüm varlıklardan üstün olma kabiliyetine sahip yine istese tüm varlıklardan aşağı konumda bir varlık olabilmektedir (Kubat, M. 2011).

 Bir başka açıdan ele alındığında İslâm filozofları insanın duyular yoluyla elde ettiği bilginin sınırlı oluşu gibi insan aklının da bir sınırının olduğunu kabul etmişlerdir. Onlara göre hakikatler sadece akıl yoluyla elde edilseydi, o vakit  ne ilahi kitaplara  ne de   peygamberlere ihtiyaç duyulurdu. Yine akıl sayesinde  bütün  somut ve soyut gerçeklerin algılanması mümkün olsaydı insanın ‘mutlak‛ olması lazımdı. Oysa insan sınırlı yetilere  sahip ve çoğu kez sorunlar karşısında yetersiz kalabilen bir varlıktır. Yani ‘mutlak olanla ilgili bilgi, aklı aşar ve artık böyle bir bilgi imanla ilgili olur. Akıl, ancak böyle bir bilginin mümkün olduğunu kabul edebilir’ (Öner, 1982 akt. Kubat, M. 87). Bu tartışmalara ilaveten   akıl vahiy yönünde ki genel kanının da aynı olmayışı  bir taraf tamamen aklı esas alırken diğer bir taraf aklı tamamen reddetmiş bir kısımda orta ölçekte bir tutum sergilenmiştir. Biraz daha açacak olursak Selefiye sadece nass ve Kur’an’a bağlı kalırken Maturidi aklı temele almış yine Ehl-i sünnettekiler hem aklı hem metafiziği merkeze almışlardır. Dolayısıyla genel kanı aklın salt bir araç olmayışıdır. Bu nokta da İslam filozoflarının çoğunun aklın çokluğundan bahsettiği de ifade edilebilir.

Sonuç olarak: Bütün İslam alimleri aklı, insanın dini emir ve yasaklara  uymakla   yükümlü tutulmasının bir şartı olarak kabul etmişler yine aklı olmayan kişilerinde   hiçbir şekilde yaptıklarından sorumlu tutulmayacaklarına hemfikir olduklarını belirtmişlerdir.

2.1.İbn Bacce

Avempace olarak da bilinen İbn Bacce, Arap Dili ve Edebiyatı konusuyla birlikte birçok alanda bilgi sahibi biridir. Öyle ki onu sevmeyen kesimler bile onun entelektüel bir şahıs olduğunu kabul ederlerdi. Felsefesi insan ve insan mutluluğu üzerine konumlanmaktadır. İnsan akıl yönüyle diğer varlıklardan ayrılmaktadır. En temelde aklı, insanın en önemli parçası olarak kabul eder ve doğru bilginin akılla kavranabileceği anlayışını benimser. Yine insanı iyi ahlak sahibi ve saadete ulaştıran temel dinamiği   oluşturduğunu ifade eder. İnsanın nasıl bir varlık olduğunu incelerken psikolojiyle çok fazla alaka olur (El-Masumi, M.S.H. 2014).

Bacce insan aklının herkese aynı verildiğini fakat onu geliştirmenin teorik aklın yetkinleştirilmesinin insanın özüne ait bir çaba ile mümkün olabileceğini vurgular. Bu yetkinliğe ulaşan insanında en üst akılı kavrayıp soyutluğa ulaşabileceğini  belirtir.

Bilgiyi de   iki ana kısma ayırır: Birincisi duyularla algılanan, zihni soyutlamalar amacıyla insani ilgi oluşturmak. Bir diğeri ise peygamberlere ulaşan vahiy olarak sınıflandırır. İnsanın ilahi imkan olanına bir müdahalesi söz konusu olmadığı için geriye filozofun ve erdemli insanın faal akılla   elde edeceği bilginin tam mutluluğa erişimine imkan sağlaması kalır. Üç akli derece olduğundan bahseder. Bunlar: Cumhur, sıradan insanlarda olur. Nuzzar, tabi ve matematik ilmiyle uğraşan kişilerde olur. Son olarak Su’ada mutlu insanlar yani mutluluğa ulaşmış ve en zor elde edinilen akıl kavrayışla oluşmaktadır. Son olarak İbn Bacce siyaset ve din anlayışında da temel ölçütü akıl olarak belirler ve insanın yapıp ettiklerinden sorumlu tutan belirleyenin insanda ki akıl yönünün olduğu vurgulanır. Bu sebeple akıl, insan eylemlerinin yönlendirilmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Dolayısıyla burada akıl çokluğuna inanıldığı ve salt aklın yeterli olamayacağı, metafizik ölçütlerinde önemli görüldüğü ifade edilebilir (İslam Ansiklopedisi, 2022).

2.2.Farabi

Farabi, Orta Çağ İslam’ında Muallim Sani, Batı’da ise Alpharabius olarak bilinen 8. ve 13. yy arasında yaşamış ünlü bir filozof ve bilim insanı, mantıkçı, gökbilimci ve müzisyendir. Birçok yönüyle değinilebilen filozof, Aristo’dan sonra en çok mantıkla uğraşan kişidir. Felsefesine bakıldığında ise mantık ilminin ona uyulduğu takdirde   zihni ıslah edebileceğini ve insanı, hakikate giden doğru yola yöneltip hataya düşme tehlikesinden kurtaracak genel kuralları belirlediğini söyler. Mantık insanları doğru yola sevketmektedir. Mantıki akıl yürütmeyi beş sınıfa ayırır. Bunlar: Burhani(İspatlayıcı), kesinlik arz eden filozof ve alimin aklıdır. Diğeri diyalektik (kesine yakın), ilahiyatçıların aklı bir diğeri safsata, halka hitap eden bir diğeri hitabi muhtemel fikirlere yöneltiyorsa son olarak da şiirsel akıl ruha zevk veya acı veren hayale hitap ediyorsa işlev görendir.

En temelde Farabi akıl anlayışını pratik ve teorik şeklinde iki ana kısma ayırmıştır. Pratik akıl, ne yapılması gerektiğini belirtir. Teorik akıl ise ruhun kemale ermesine yardımcı olur. Yine teorik akıl: Maddi akıl, meleke halinde akıl ve kazanılmış akıl şeklinde üç çeşit sınıflandırılmaktadır. Farabi akıl risalelerinde aklın; bi’l kuvve, bi’l fiil, müstefad ve faal olmak üzere dört aşamasından bahsedilir. Bunlardan bazılarına değinilirse: Bi’l kuvve akıl, dış dünyada ki maddeye yöneliktir. Müstefd akıl, en üst akıldır. Yani faal akılla birleşir. Ona göre akıl yönünden yücelmiş insanlar ölümsüz olacak ve diğerleri öldükten sonra yok olup gidecektir.

Farabi’nin felsefe anlayışı bütün bir yapıyı içerir. Yani felsefeyi dini bir yolla izah etmeye çalışır ve dini felsefeleştirir. Farabî, akıl ve vahyin veya din ile felsefenin aynı kaynaktan geldiğini, dolayısıyla aralarında mahiyet farkı değil derece farkının bulunduğunu izah etmeye çalışmıştır. Ona göre aynı hakikati farklı yöntem ve terimlerle farklı kişilere aktaran felsefe ve din arasında briz bir ayrımdan söz edilmez (Kubat, M.2011).

2.3.İbn-i Sina

İbn Sina, Avicenna olarak da bilinen   dönemin önemli düşünürü, astronomu ve doktorudur. Din ve felsefeyi uzlaştırmaya çalışmıştır. Akla dayanan felsefeyi İslam inançlarıyla uyumlu hale getirmeye çalışmıştır. İbn-i Sina akıl teorisinde Aristo, Afrodisiyaslı İskender ve Farabi’yi içine almıştır. Ancak bununla yetinmeyip yeni bir yorum getirmiştir. İnsanın potansiyel aklı ve insan dışında ki faal akıl arasında bir ayrım gözetmektedir. Potansiyel akıl faal akıl sayesinde ve rehberliğinde gelişir ve olgunlaşır. İnsan aklı hazır olduğunda da ana bilgi aktaran insan-üstü aşkın akıl varsayılarak açıklanabilir. İbni Sina   potansiyel aklı bölünemez, gayri maddi ve belli bir zamanda meydana gelir, ferdden ferde değişir ancak yok olmayacak bir şeydir. Yine aklın gayri maddi olduğunu; kavram ve formların bölünemeyeceğini, dolayısıyla herhangi maddi organa yerleşemeyeceği fikrine dayanarak ispat etmeye çalışmıştır (Fazlun, R. 2014).

İbn Sînâ, ‘topluluk içinde yaşamak mecburiyetinde olan insanın, kamu düzenini ve iç barışı sağlamak, ayrıca ortak ahlâkî ve hukukî normlarda bir anlaşma sağlayabilmesi için herkesin samimiyetle benimseyip uyacağı başlıca yasaların bulunması gerektiğini, bunun da salt akılla değil, ancak toplum içinden bir kimseyi peygamber olarak görevlendiren ilâhî inâyet yoluyla gerçekleşebileceğini söylemiştir. Çünkü ona göre ilâhî inâyet fert ve toplumun iyiliğini ve kamu düzeninin gerçekleşmesini; kamu düzeni de nübüvvetin varlığını gerekli kılar’ (Sina, İ. 1960 akt. Kubat, 2011, s.86). Söylemi de birçok İslam düşünürünün benimsemediği salt aklı yeterli görmemektedir. Dolayısıyla toplumsal düzen olsun kamu düzeni olsun aklın belli bir mertebeye ulaşması ön koşuldur. Burada da akıl çokluğundan bahsedilebilir.

3.Aydınlanma Dönemi Akıl Anlayışı

En temelde Akıl Çağı olarak da isimlendirilen ve 18. yy dönemlerinde yoğunlaşan bu süreç; Rönesans ve Reform, Bilimsel Devrim, Coğrafi Keşifler gibi nedenlerin   ardından kendine   bir alan yaratıp doğmuştur. Odağında salt aklın her şeye yetebileceği kanısı vardır. Aydınlanma, insanın dünyasını biçimlendirmesinde ve algılamasında geleneklerden kendini soyutlayıp kendi aklı ile hayatını aydınlatmaya girişmesidir. Bu dönemde bireye, bireyin özerkliğine önem atfedilir. Düşünceyi sınırlayan her türlü otorite, yanlış inanç ve dogmalara karşı çıkılmıştır. İnsan deneyimleyerek doğru bilgiye aklıyla ulaşabilmelidir. Bilimsel bilgi deney ve gözlem yoluyla rasyonel akıl temelinde işlev görmektedir. Tanrı yerine insan merkezli bir yapılanmanın oluşmaya başladığı görülmektedir. Bu dönemde yepyeni toplumsal düzen, kültür, ekonomi, siyaset gibi unsurlar değişim göstermeye başlamıştır. Her şeye bir başkaldırı, yeniden üretim hakim sürmektedir. Bu noktada  Horkheimer’a göre Aydınlanma, ‘yeni bir ekonomik ve siyasi otorite oluşturan toplumsal terörizme sinsice kapı aralayan bir “zihni dünya” tasarımı anlayışı, yani bir ideolojidir’ (Horkheimer, 2018 akt. Coşkun, 2019 s.475). Anlayışı da bu dönemin hem değişiklik gösterdiği hem de eleştiri alabileceği noktalar olduğunu göstermektedir.

 Kant, insanların doğası gereği kendilerine yetebilen bir varlık oluşundan fakat hazır bulunuş hali insanı akıl yürütmekten ve fikir üretmekten alıkoyduğunu dolayısıyla bireylerin, yetkinliğe ulaşamama hali söz konusu olmaktadır. Bu durum toplumsal yapının gelişmesine mani olmakla birlikte yine bu   durumun düzeltilmesinin de ancak insan aklının kullanılması ve fikir üretmesi neticesinde yetkinliğe ulaşabileceği sonucunu çıkarmaktadır. Yani bu durum ilk başlarda bireyi etkilerken daha sonrasında toplumu da olumlu yönde etkileyecektir. Kant sadece Aydınlanmaya ulaşanların yani aklını kullananların topluma faydalı olacaklarını belirtmektedir. Böylece toplumsal yapı böyle insanlar neticesinde  iyileşebilir (Tüzen, M.A, 2019).

Touraine (1994 akt. Usta, 2018, s.76)’e göre, Aydınlanma’da “akıl” başattır ve aydınlanmacıların akla uygunluk taşıyan bir yaşamı tüm insanlığa uygulamak istedikleri göz önüne alındığında, her türlü tasarım akla göre inşa edilmelidir. Yani bu dönemde akıl her şeye yeten bir anlamı ifade etmekteydi. Yine Aydınlanma din ile ilişkilendirilmiş bağlardan kendini soyutlayarak   bilim ve akıl esaslı  yeni bir dönemi beraberinde getirmiştir. Öncülerine bakıldığında birçok isim olmakla birlikte bu dönemde en temelde eşitlik, özgürlük, adalet gibi kavramların günümüz dünyasını şekillendirmesinde öncü oldukları söylenebilir. Aydınlanma Dönemi başlangıcı ve klasik anlayıştan kopuşun ilk isimlerinden biri olan Descartes’in tözsel akıl nosyonu; Locke tarafından metafizik ögelerinden arındırılarak hayatın işleyişi için oluşturulmuş gözleme dayalı akıl görüşü; ampirizmin zorunlu sonucunu eleştirel bir açıyla  sonuca ulaştıran Hume’un yaşantı temelli akıl kavrayışı ve Kant’ın diğer fikirleri yenileyen özne merkezli akıl kavrayışı zihnin yanlış inançlardan arındırılması ve aklın uygun işleyişi için zihnin yanlış inançlardan vazgeçmesi son olarak da kendisinden şüphe edilmeyecek yeni bir başlangıç noktasının belirlenmesini ön koşmuşlardır (Tüzen, M.A. 2019).

3.1.Kant

Alman filozof ve felsefenin kurucu isimlerinden biridir. Kant, deneysel ve akılcı bilginin tek başına yeterli olamayacağı varsayımı üzerinden, öncelikle insan aklının sınırlarını yani nereye kadar aklın sınırlarının zorlanabileceği üzerine araştırma yapmıştır (Çüçen, 2006). Nitekim bu  hususta Outram (2007 akt. Usta, s.87)’a göre, Kant, akıl veya ruhun özerk veya duyuların izlenimlerinden bağımsız olup olamayacağını sorgulamıştır. Kant, akıl yoluyla doğa yasası ve bilimi kavrayan insanın aynı şekilde toplumsal düzeni ve ahlak yasalarını koyabilecek bir potansiyelde olduğunu izah eder. Bu netice de ahlak yasalarını  araştırmış olup insan aklının evreni anlayabileceğini ve daha özgür yaşayabileceği bir toplum düzenini oluşturabileceği kanısına varmıştır. Bu nitelendirmeleri, Aydınlanma Dönemi’nin ruhuna da uygun olarak bilimsel ve metafiziksel bilgi arasındaki ayrımı göstermiştir. Buna bağlı olarak; insan aklının eleştirel bir çözümlemesini sunmuş   ve bu çözümlemeyi şu şekilde  izah etmiştir:

‘Aklın sorularından, insan aklının yetilerinin yetersizliğine dayanarak kaçmadım; tam aksine, onları ilkelere göre tam olarak birbirinden ayırdım ve aklın onlara ilişkin yanlışlarını keşfettikten sonra, bu soruları aklı tam olarak tatmin edecek şekilde çözümledim ‘(Kant, 1993 akt. Coşkun, 2019, s.474).

Yukarıda görüldüğü gibi Kant  insan aklının eleştirisi sunmuştur. Bu bağlamda da   bir noktaya kadar yeterli olabileceği kanısına ulaşmıştır. Kant iki tür varlık aleminden bahseder. Bunlardan birincisi deney ve akıl yoluyla bilgisine ulaşabileceğimiz ‘numenler’ ikincisi ise akıl ve deneye yoluyla test edilebilen fenomenlerdir. Burada numenleri bilemediğimizi fakat inandığımızı belirtmektedir. Aydınlanma bireyin kendi kendine yetebilme yeteneğidir. İnsan korkaklık edip aklını kullanmaz ise  aydınlığa kavuşamaz. Fakat aklını kullanıp fikir üretirse hem kendine hem topluma katkı sağlar ve mutluluğa erişir.

Kant aklı ‘Saf Aklın Eleştiri’ adlı kitabında eleştirir. Bu noktada  aklın her şeyi algılamada sınırlı oluşuna değinir. Kant’a  göre akıl pratik ve teorik olarak ayrılır. Teorik akıl daha çok bir duyu varlığı ve bir doğa varlığı iken pratik akıl daha çok ahlak yasası ile belirlenmiş duyular üstü, düşünülür bir dünyanın üyesidir. Burada temel ilkelerin neye dayandığını belirlemek öncüldü. Yani mevcut ahlaki durumları incelemek değildi. Teorikte düşünülen yani olan pratikte ise hissedilen yani olağan durum irdelenir. Hissetmeyi belirleyen kabul edici olması, düşünmeyi belirleyen ise kendiliğindendir. Mesela hırsızlığın kötü olması onun o şekilde kabul edilmesidir. En temelde Kant, pratik ve teorik aklı keskin bir şekilde ayırmasından dolayı eleştiri de almaktadır. Çünkü bunu keskin bir şekilde ayırır. Bu ölçekte düşünüldüğü takdirde bir sorun olmamakla birlikte ayrım yapılamaması halinde sorun teşkil edebilir. (Kovanlıkaya, A.2020).

Sonuç olarak: Kant her ne kadar akıl eleştirini sunsa bile aklı esas aldığını ve akıl sayesinde hem mutluluğu hem de   toplumsal düzeni korunabileceğini belirtir.

3.2Davıd Hume

Hume, İskoç filozof tarihçi ve ekonomist olarak bilinmektedir. En temelde aklın ne olduğu sorununu bilgi sorunu bağlamında ele alıp incelemeye çalışmıştır. Aklın ön yargılardan arındırılması için deneye başvurulması gerektiğini belirtir. Yine Tanrı insan zihninin bir tasarımıdır. Ve bu tasarımında kaynağının deney yolu olduğunu öne sürmektedir.

Hume göre akıl, ‘doğal etkisi doğruluk olan bir tür neden olarak ruhlarımızdaki harika ve anlaşılmaz (unintelligible) bir “instinct”ten başka bir şey değildir. Bu içgüdünün yapabilecekleri ise alışkanlığa bağlı bir düşünce zinciri oluşturarak düşünceleri tikel durum ve ilişkilerine göre tikel niteliklerle donatmaktır’ (Hume, 1997 akt. Ketenci, 2014, s.71). Bu noktada aklın deney ve gözlem yoluyla bu tikelin   donatıldığı söylenebilir. ‘İnsan varoluşu yalnızca kendi başına işlediğinde “hata ve yanlışa yatkın akla” emanet edilemez, neden ve etkilere ilişkin olarak edinilen alışkanlığa da gerek vardır’ (Hume, 1976 akt. Ketenci, 2014, s.34). Hume yine insanda ki akıl yönünün sadece ahlaksal anlamda ayırıcı bir nitelik taşıdığını belirtir. Bunun haricinde hayvanında insan gibi bir aklı olduğu görüşünü benimser. Onlarda etki ve nedene maruz kalmaktadır. Dolayısıyla akıl salt insana mahsus bir donanım değildir.

Aydınlanmış bir çağda akıl yürütme olacağından batıl inanç, hurafe gibi unsurların oluşamayacağını bunların düşünmeyen cahil ve barbar topluluklardan  geldiğinin altını çizmektedir. Din konusunda da deneyim ve akıl yoluyla bulabileceğimizi değil tam aksine iman yoluyla bir din olduğunu ve aklın bu noktada işlevi pek olmadığını belirtir. Sadece neden-sonuç bağlamında irdelendiğinde insanlara bir korku verdiğini ve onları ruhsal olarak etkilediği anlayışı ortaya çıkmaktadır. Hume, dini mucizelere indirgenmesinde insanlara korku aşılamasını eleştirir. Ve insanları diğerlerinden ayıran şeyin akıl değil duygudaşlığa dayalı ahlaksallığı olduğunu belirtir. Yani aklı hakikate sahip olan bir temel olarak değil, hakikati arayabilen ve bulabilen  bir olanak olarak görmektedir. Hume akıl konusunda ki en önemli ayrımını insan-akıl-ahlaksallık arasında yapmaktadır. Ona göre ahlaksallık Kant’ta ki gibi belli ikilemlerin tek ölçüt olmadığı ve erdemli eylemlerin bu tartışmalarda bir yer edinemediği kanısıdır. Çünkü sadece akıl ahlaksal olanı belireme de yeterli görülseydi belli bir sınırın ötesine gidilmezdi. Yani bir yarar zarar ilişkisi bağlamında dönüp dururdu. Sonuç olarak; İnsanın anlama kabiliyetinin hem deneyci gözlemci bir savda hem de mantığın bilgi verici yönünün belli bir sınıra kadar götürülebileceği kanısına varılabilir (Ketenci, 2014).

3.3.John Locke

Locke, 17. yüzyılın önemli düşünürleri arasında   yer almakta ve Aydınlanma Dönemi’nin ilk kurucularından biri sayılmaktadır. Temelini özgürlük ve insan aklı üzerine inşa etmektedir. Locke, zihinde var olmayan düşüncelerin zihin tarafından hiç algılanmamış ideler olduğunu belirtir. Bu açıdan bilginin, aklı bütünüyle saran bir düşünce etrafında duyulur nesnelere göre oluşan gözlemler ve bunların gerçekleştirdiği   bir takım zihinsel beceriler etrafında şekillendiğini öne sürmektedir. Bu hususa göre insan aklına içkin olduğunu savunan rasyonalistlerin belirli hakikatlerin aksine ampiristlere göre herhangi bir ideye vakıf olmak  için deneyim şart koşulmuştur. Başka açıdan dışımızda algılanabilen   somut nesneleri ve soyut olarak içimizde oluşan   zihinde ki işlemleri, idelerin başlangıç noktası yani kaynak olarak görülmektedir (Usta, 2018). Locke’a göre ‘dış duyumla elde edilen bilgi hiyerarşik olarak iç duyumla elde edilenlerle karşılaştırıldığında daha alt düzeydedir’ (Locke, 2000 akt. Usta, 2018, s.103).

Locke, insanların din ile metafizik ve batıl inançların gereksiz olduğunu, onların insanların doğru düşünmesini engellediğini öne sürmüştür. Doğru bilginin ancak deney ve gözlem yoluyla elde edilebileceğini, insan zihninin doğuştan boş bir levha şeklinde olduğunu belirtmiştir. Buna da ‘tabula rasa’ isimlendirmesini yaparak insanın özgürce düşünmesinin sadece aklıyla düşünüp deney ve gözleme başvurarak mümkün olabileceğini öne sürmüştür. Böylece   insan aklı bağımsız ve özgürce bilgi edinebileceği koşulları  kendisine hazırlayabilir. Bu bağlamda Locke’un ortaya attığı fikrin, Aydınlanma düşünürleri tarafından da benimsenmiş olduğu ve aklın temel alındığı bir bilim anlayışının insanı ve toplumu refaha kavuşturacağı ve mutlu edeceği öngörülmüştür. Dolayısıyla Locke, deneysel bilgi geleneğini başlatmasıyla bilimsel bilginin önünde ki en büyük engel metafizik ve dini bilgi olduğunu, insanı aydınlığa iten bilimsel aklın ise onu kullanma cesareti gösteren herkes için önce bireyi sonra da topluma düzeni sağlayacağını, korkudan, kötülükten, sefaletten, hastalıktan birtakım olumsuzluklardan kurtaracağı bir toplum düzeni inşa edebileceği bunu yaparken de siyaset felsefesini önermiştir. Yani bireyin çıkarını korumak için özgür, yaşam hakkı tanıyan bir liberal devlet hukuk devleti anlayışı etrafında felsefesi şekillenmiştir (Coşkun, 2019).

thumbnail
Önerilen Yazı
Metafizik Ne Demek? Özellikleri, Öğeleri ve Soruları

Sonuç olarak; Locke’a göre Aydınlanmanın, bireyselleşme ve toplumun gelişmesi temelinde gerçekleştiği için, akıl temelinde kurulan eğitimsel, kurumsal ve kamusal alana dahil olmuş bir yapılanmanın hüküm sürmesi gerekmektedir. Aksi takdirde dinsel devletlerin böyle bir neticeyi oluşturması beklenilmemektedir. Yine Locke, 18. yüzyıl öncesi bilgi anlayışını değiştirmeye çalışmış, bilginin doğuştan gelmediğini sonradan deney ve gözlem yoluyla akıl öncülüğünde gerçekleştiğini savunmuştur. Bu öngörüsüyle de çağdaşlarını etkilediği ve yeni bir sürecin başlangıcına ön ayak olduğu belirtilebilir.

4.İslam Filozofları ile Aydınlanma Filozoflarının Akıl Kavrayışları        

Bir taraftan   aklın   ön planda tutulduğu doğayı, insanı anlamanın ve belki de düzeni sağlamanın şart koşulduğu, rasyonel tavrı temel alan   bir yaklaşım diğer tarafta aklın bir sınırı olduğunu belirten aklın çokluğunu savunan, metafizik ve dini öğretileri bu bağlamda önemseyen bir temellendirme söz konusudur.

İslâm filozofları genel  manada  insanın işitme, görme ve bilgi elde etmesini sağlayan unsurlarının nasıl sınırlı ise, insan aklının da bir yere kadar sınırlandırılmış olduğunu benimserler. Onlara göre hakikatler sadece akılla kavransaydı, o halde hem ilahi kitaplara hem de peygamberlere ihtiyaç duyulmazdı. Bununla beraber somut ve soyut gerçekliklerin tümü akıl vasıtasıyla  algılanmaları mümkün olsaydı bu neticede de insanın ‘mutlak‛ olması gerekirdi. Halbuki  insan aklı her vakit sorunlara yetebilen ya da mükemmel   kabiliyetlere sahip olarak yaratılmamıştır. Çoğu kez insan aklı acze düşebilmektedir. Bu nedenle mutlak olanla ilgili bilginin, aklı aştığını ancak metafizik öğreti, iman yoluyla bu bilginin kavranabileceği   kanısına varılabilir. İşte İslam filozoflarından Bacce aklın salt işleyişini kabullenmemiş aklın çokluğundan bahsetmiştir. Yine Farabi ve İbn Sina da bu güzargahta seyretmiştir.    Nitekim İslâm filozofları, akıl ve vahyi uzlaştırmaya çalışmışlar ve dini felsefî bir bakış açısından hareketle yorumlamaya gayret göstermişlerdir. Şeriat ve aklın ilkelerini birleştirmeye çalışan İslâm filozofları, dinin temelde akla istinat eden felsefe ile çelişmediğini ortaya koymak istemişlerdir. Gazalinin sözü de bu kanıyı doğrular niteliktedir: ‘Aklı sağlıklı göze, nakli de güneş ışığına benzeterek’ (Gazali, 1962 akt. Kubat, M. 2011, s.93). Gözün varlığının ışığı yine ışığın varlığının göz için gerekli olduğunu belirtmiştir.

Aydınlanma düşünürleri ise hakikate ulaşma da aklın tek bilgi yolu olduğunu öne sürmektedirler. Bu bağlamda salt aklın bilim için gerekli olduğunu belirtirler. Akıl, insanın dünyasını biçimlendirmesinde ve algılamasında geleneklerden kendini soyutlayıp kendi aklı ile hayatını aydınlatmaya girişmesidir. Böylelikle kendi aklını özgürce kullanan birey aydınlığa erişebilmektedir. Birey aydınlığa erişirse bir süre sonra toplumda refaha kavuşur.  Locke, insan aklının toplumsal düzeni sağlama  ve mutluluğa ulaştırma da   temel etkenin olduğunu belirtir.   Akıl kavrayışında ampirizmin zorunlu sonucunu eleştirel bir açıyla  sonuca ulaştıran Hume’un yaşantı temelli anlayışı yine Kant’ın metafiziğe son vermeyi öngören akıl tasavvuru bulunmaktadır. Bu noktadan bakıldığında İslam düşünce tarihinde ki düşünürlerle zıt bir akıl anlayışı içerisinde oldukları görülmektedir. Aydınlama da salt aklın her şeyi çözebileceği anlayışı hakim paradigma iken, İslam düşüncesinde çoklu akıllardan söz edilmekle birlikte her şeyin temeline aklı temel alma gibi bir durum söz konusu olmamaktadır. Dolayısıyla farklı dönemlerde, filozofların akıl anlayışlarının değiştiği bu nokta da rahatlıkla söylenebilir.

Dolayısıyla: İslâm filozoflarının temel amacı, akla dayanan felsefî düşünme biçimi ile vahyi uzlaştırıp her ikisi arasında çelişki olmadığını kanıtlamaktı. Aydınlanmacı düşünce de ise genel manada aklı vahiyden uzaklaştırıp çoğu noktada aklı temel almanın yeterli olduğuna dair temel prensipti. Kant gibi filozoflar bu konuda eleştiri sunsalar dahi genel kanı salt akıl işleyişinin yeterli olduğudur. Nitekim farklı akıl kavrayışları olsa dahi aklın, önemli bir işlevi olduğundan bahsedilebilir. 

thumbnail
Önerilen Yazı
Toplumsal Değer Nedir? Toplumsal Değerler ve Özellikleri

Kaynakça:

  • Coşkun, C. (2019) ‘Aydınlanma Dönemi’nin Dönemin Entelektüel Tavrı Açısından Bilim Kültürü Tarihi İçindeki Yeri’, Kafkas Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, sayı:24, s.463-478
  • https://www.kafkas.edu.tr/dosyalar/sobedergi/file/24%20Son/13%20Ayd%C4%B1nlanma%20D%C3%B6nemi%E2%80%99nin%20D%C3%B6nemin%20Entelekt%C3%BCel%20Tavr%C4%B1%20A%C3%A7%C4%B1s%C4%B1ndan%20Bilim%20K%C3%BClt%C3%BCr%C3%BC%20Tarihi%20%C4%B0%C3%A7indeki%20Yeri.pdf   (Erişim tarihi: 18.05.2022).
  • Kalyoncu, R. T. (2018) ‘Farabi’nin Akıl Risalesinin Felsefi Analizi’, FLSF Felsefe ve Sosyal Bilimler Dergisi, sayı:13 s.61-78 https://dergipark.org.tr/en/pub/flsf/issue/41871/459949 (Erişim tarihi:21.05.2022).
  • Karabük Kovanlıkaya, A. (2020) ‘Kant’ın Teorik Akıl ve Pratik Akıl Ayrımına Eleştirel Bir Bakış’, Felsefe Dünyası Dergisi, sayı:72, s.125-142 https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1372785 (Erişim tarihi:22.05.2022).
  • Ketenci, T. (2014) ‘Descartes ve Hume’un Akıl Anlayışlarının Karşılaştırılması’, Erciyes Üniversitesi, Felsefe Bölümü Dergisi, s.61-77 https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/219959#:~:text=Hume%20etik%20g%C3%B6r%C3%BC%C5%9F%C3%BCnde%20de%20benzer,siyaset%20ele%C5%9Ftirisinin%20de%20temelini%20olu%C5%9Fturmaktad%C4%B1r (Erişim tarihi.23.05.2022).
  • Kubat, M. (2011) ‘İslam Düşüncesinde Aklın Vahiy Karşısındaki Konumu’, Milel Nihal, cilt:8, sayı:1, s.72-118 http://isamveri.org/pdfdrg/D03200/2011_8_1/2011_8_1_KUBATM.pdf (Erişim tarihi: 19.05.2022).
  • El- Ma’sümi, M.S.H. (2014) İbn Bacce (Çev. İlhan Kutluer) 2. Baskı, İstanbul: İnsan Yayınları.
  • Medkür, İ. (2014) Farabi (Çev. Osman Bilen) 2. Baskı, İstanbul: İnsan Yayınları.
  • Rahman, F. (2014) İbn Sina (Çev. Osman Bilen) 2.Baskı, İstanbul: İnsan Yayınları.
  • Usta, E. (2018) ‘Aydınlanma Düşüncesine Kısa Bir Bakış’, Kastamonu İletişim Araştırmaları Dergisi, sayı:1, s. 75-90.https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1673364 (Erişim tarihi:17.05.2022).
  • TDV İslam Ansiklopedisi, Elektronik Ansiklopedi, 2016-2022 https://islamansiklopedisi.org.tr/akil (Erişim tarhi:19.05.2022).
  • Tüzen, M. Ahmet. (2019).’ Aydınlanmacı Aklın Oluşumu’ Dört Öge, 16, 97-111.https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/958308#:~:text=%C3%96yle%20ki%20Kant’a%20g%C3%B6re,otoritelerden%20%C3%BCst%C3%BCn%20oldu%C4%9Fu%20varsay%C4%B1m%C4%B1na%20dayan%C4%B1r (Erişim tarihi:18.05.2022).
  • Türk Dil Kurumu, Dijital Güncel Türkçe Sözlük,11. Baskı, 2011, https://sozluk.gov.tr (Erişim tarihi:19.05.2022).
thumbnail
Önerilen Yazı
Materyalizm Nedir? Özellikleri ve Temsilcileri

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir