John Locke’un ”Mülkiyet” Kavramı Üzerine Bir İnceleme

Bu yazıda John Locke'un "Yaşam, Özgürlük, Mülk" diye tanımladığı mülkiyet kavramı incelenecektir.

John Locke
1

GİRİŞ

John Locke, aydınlanmacı düşünürler dendiğinde akla ilk gelen isimlerden biridir. Bilgi felsefesinde doğru bilginin kaynağının Empirizm (Deneycilik) olduğunu iddia eder. Her ne kadar Empirizmin temsilcisi olarak bilinse de o, aynı zamanda çok büyük düşünürleri etkilemiş bir siyaset teorisyenidir. Siyaset felsefesi, Locke’un içinde yaşadığı tarihsel dönemin siyasi yapısında rol almasına neden olan önemli bir etken olmuştur.

Günümüzde Liberalizmin kurucusu olarak kabul edilen Locke üzerine çok sayıda araştırma yapılmıştır. Özellikle kapitalist toplumlar için önemli bir kavram olan mülkiyetin meşruluk zemini tartışılırken Locke’a önemli atıflar yapılmaktadır.

Mülkiyet kavramı Locke’un düşüncelerinin merkezinde yer alır. Bu nedenle onun mülkiyet kavramına bakış açısı; birçok felsefi düşüncesini anlamamızda yardımcı olacaktır. Mülk kavramı özellikle iki yapı açısından kritik önemdedir. Bunlardan ilki doğa durumu ikincisi ise sözleşmeyle oluşan toplum durumudur. Locke için mülkiyet, sadece sahip olunan eşya ya da mallar değildir. Onun için mülkiyet; Yaşam, Özgürlük ve Mülkü ifade etmektedir.

Çalışmada Locke’un mülkiyet anlayışı önce onu tanıtacak bilgiler; ardından Doğa durumu ve doğa yasası ve son olarak mülkiyet kavramının kendisi ele alınarak incelenecektir.

JOHN LOCKE

29 Ağustos 1632 tarihinde Birleşik Krallık’ın Wrington köyünde doğan John Locke, 72 yaşında, 28 Ekim 1704’te Essex’de vefat etmiştir.  VIII. Henri döneminde parlayan eski bir tüccar ailesinden gelen Locke’un aslen avukat olan babası, Parlemento Partisinin bir süvari kıtasının başkanı olarak iç savaşlara katılmıştı. 1646’da Westminister Okuluna giren Locke; başarılı bir sınav sonucunda kendisine altı yıl parasız okuma hakkı veren “kralın mekteplisi” ünvanını kazanır. 1652 yılında Oxford’ta eğitim görmeye başlar. Bu dönemde eline aldığı Descartes’in kitapları onu düşünmeye ve araştırmaya yöneltir. Descartes’ın takipçilerini, Gassandi’yi ve Hobbes’u okumaya başlar. Bunlar, onun felsefi görüşlerine büyük etki yapar (Korab-Karpowıcz, 2016: 184).  Aldığı doğal bilimler dersleri sırasında kimyacı Robert Boyle’un etkisinde kaldı. Bu dönemde aldığı eğitimler ve okuduğu eserlerle ilgi duymaya başladığı felsefe, ilerleyen zamanlarda ismini duyuracağı çalışmalar için zemin hazırlar.

Bilgi (Epistemoloji) Felsefesi kapsamında “Doğru bilgi olanaklı mıdır?” ve “Doğru Bilginin Kaynağı nedir?” gibi sorulara verdiği doğru bilgi olanaklıdır ve doğru bilginin kaynağı deneydir cevaplarıyla Empirizmin (Deneycilik) temsilcisi olarak kabul görür. Onu bu alanda öne çıkaran önemli kuramsal çalışmalarından birisi de “Tabula Rasa (Boş Levha)” yani bilginin doğuştan gelmediği, zamanla deneme yanılma yöntemi ile öğrenildiğini ortaya sunan görüşleridir. Burada sadece adı geçen bu çalışma pek çok akademik teze konu olan oldukça derin ve geniş kapsamlı görüşleri içermektedir.

John Locke’un bilgi felsefesi alanında yaptığı çalışmaları gibi siyaset felsefesi alanında da önemli çalışmaları bulunmaktadır. Bu çalışmada da incelenecek olan Mülkiyet kavramı da bu açıdan çok önemli bir konumdadır.

DOĞA DURUMU VE DOĞA YASASI

Doğa durumu ve doğa yasası, Locke’un Mülkiyet kavramını anlamak için bilinmesi gereken diğer bir deyişle mülkiyet kavramının zeminin oluşturan iki önemli kavramdır.

Doğa Durumu

İnsanlar, sosyolojik ve psikolojik olarak sosyal varlıklardır. Tek başlarına kalmak psikolojik olarak olumsuz etkiler yaratmaktadır. Bu yüzden insan, diğer insanlarla bir araya gelme ihtiyacı duymaktadır. Bu ihtiyaçtan doğan topluluk oluşturma, özellikle siyaset felsefesi açısından çalışma alanı olarak incelenmektedir. Platon’dan, Çiçero’ya, T. Hobbes’tan, bu çalışmada da görüşlerine değineceğimiz J. Locke’a kadar birçok düşünür bu alanda görüşlerini dile getirmiştir.

Locke, Doğa durumunu, insanların özgür, eşit, bilinçli ve yetkin oldukları bir yaşam alanı olarak ifade etmektedir. Locke doğa durumunda olan insanlar için üç özellik ifade eder:

İnsanın özgür olması; insanın eşit olması ile insanın bilinçli ve yetkin olması. Doğa durumunda insanlar özgür karar alırlar. Locke insanların sahiplikleri ve eylemleri açısından özgür olduğunu belirtir ve bunu yetkin bir özgürlük olarak tanımlar. Ancak Locke’a göre bu özgürlük doğa yasası sınırları içerisinde bir özgürlük durumudur ve sınırsız değildir. Kişilerin eylemleri ve sahiplikleri hakkında uygun buldukları kararları alabilecekleri yetkinlikte bir özgürlüktür(Bakırcı, 2019: 13).

“Doğanın aynı nitelikteki bütün nimetleri ve aynı yeteneklerin kullanımı bakımından ayrımsız doğan aynı tür ve sınıftaki yaratıklardan her birinin, Tabi Kılma ve Tabi Olma ilişkisi olmaksızın diğerine eşit olması gereğinden daha açık bir şey olamaz”(Bakırcı, 2019: 14). Burada, Doğa durumunda her insanın eşit şartlarda olduğu gerçeği anlatılmaktadır. Mülkiyet kavramını anlatırken daha detaylı değinilecek olmasına karşın bu maddenin temelinde “Lordu ve Efendisinin (Tanrı) açık İrade Bildirisi” (Bakırcı, 2019: 14) diye tanımladığı bu kısımda Locke, doğa durumunda insanın başkasına efendi ya da köle olamayacağını belirtmektedir. Efendilik ve Lordluk, Tanrı’ya ait bir özellik olarak algılanmakta ve insanların bu unvanlara ulaşamayacağını düşünerek eşitlik özelliğini eklemektedir.

“Ebeveynlerin Çocukları üzerinde, Çocuklar, ister Doğa Yasası olsun, ister Ülkelerin kendilerini yönettikleri yerel Yasa olsun, bu Kuralı anlayabildiklerinin varsayıldığı Aklı kullanma çağına ya da Bilgili bir duruma gelinceye kadar”(Bakırcı, 2019: 181) diyerek çocukların doğa durumunda etkin olan doğa yasasını anlayacak yaş ve yetkinliğe gelme durumu anlatılmaktadır. Burada çocuklar doğa yasasını anlar duruma gelene kadar ailelere bazı görevler verilmektedir. Daha sonra aile ve çocuk arasındaki mülk ilişkisi anlatılacağı için burada detaylarına girilmeden bu ilişkinin bilinç ve yetkin olma düzeyi anlatılacaktır. Çocukların, içinde bulundukları ortamda doğa yasasını kavrar duruma geldiği zaman artık yetişkin duruma geldiği kabul edilir. Yetişkinlikten kast edilen durum ise doğa yasasını bilme (bilinçli) ve ona uygun (yetkin) davranmadır.

Doğa durumunda insanların doğa yasasına uygun hareket etmeleri büyük önem arz etmektedir. Doğa durumu hakkında çeşitli tartışmalar yer almaktadır. Kimi düşünürler doğa durumunun olamayacağını düşünürken Locke doğa durumunun olduğunu iddia eder. Karşı çıkan düşünürler için iki itiraz olacağını düşünür Locke, ilk olarak, toplulukların oluşum aşamasında birbirine eşit ve benzer insanların toplanarak oluşturdukları yapıların var olmadığı iddiasıdır. İkinci olarak ise insanların yaratıldığı andan itibaren içinde bulunduğu toplumun daha öncesinde bir yönetim içinde olduğunu bu yüzden yeni bir yapı oluşturulmasının imkansız olduğu iddiasıdır(Bakırcı, 2019: 108). Locke elbette bu insanlara cevap vermektedir. Bu itirazlara çeşitli örnekler vererek cevaplandırmaktadır. Salmanasser ya da Kserkes orduları, Roma ve Venedik’ in başlangıçları, Justin tarafından bahsedilen Palantus’u da katarak anlattıktan sonra genel olarak şu cevabı vermektedir:

 “Ancak sonuç olarak, bizim açımızdan, İnsanların doğal olarak özgür olmalarının Nedeni açık olduğundan ve Tarihin Örnekleri, Barış içinde başlayan Dünya Yönetimlerinin başlangıçlarının bu temele dayandığını ve Halkın Onayıyla kurulduklarını gösterdiğinden, Yönetimlerin ilk kuruluşu hakkında, hem Doğrunun nerede olduğu, hem de İnsanoğlunun Düşünce ve Pratiğinin ne olduğu konusunda şüpheye çok az yer olabilir”(Bakırcı, 2019: 111).

Doğa durumu ile ilgili örnekler bu konuda kafa karışıklıklarının azalmasını sağlamaktadır. Burada önemli olan bir diğer unsur da doğa durumu dendiği zaman kastedilenin, ilkel komünal toplum yani dünyanın keşfedilmemiş bir yerinde kendine has bir yönetim gibi bir durum olmamasıdır. Diğer bir ifade ile doğa durumu hemen her toplumda görülen bir durumdur. Locke,

“bana sık sık, güçlü bir itiraz olarak; Bu tür bir Doğa Durumu Nerededir ya da herhangi bir İnsan bu tür bir Doğa Durumunda hiç yaşamış mıdır soruları sorulur. Şu cevabı vermek yeterlidir: Dünya yüzündeki Bağımsız Yönetimlerin bütün Prensleri ve Yöneticileri Doğa Durumunda olduklarından Dünyada, en azından Belirli Sayıda İnsanın Doğa Durumunda bulunmadığı bir dönemin hiç olmadığı ve bundan sonra da olmayacağı açıktır” (Bakırcı, 2019: 22-23).

Locke’un da ifade ettiği gibi doğa durumu hemen her yönetimde görülmektedir. Bu yüzden doğa durumu ütopik bir alan gibi değerlendirilmemelidir. Elbette doğa durumu sonsuza kadar gidecek bir yapı olmadığından doğa durumu dendiğinde aklımıza onunla ilişkili olan savaş durumu, barış durumu ve sivil toplum gibi önemli kavramlar da gelmektedir. Doğa yasasına değindikten sonra bu kavramlar da ele alınacaktır.

Doğa Yasası

Locke yasa kavramına yaklaşırken ahlak zeminine oturttuğu üç yasa şekliyle karşımıza çıkmaktadır: Sanı ya da Saygınlık Yasaları, Medeni Yasa ve Tanrısal Yasadır. Bu çalışmada bu yasalar çok detaylı ele alınmayacak kısa bir bilgilendirme sonrasında Doğa Yasası hakkında detaylandırma yapılacaktır. Copleston (1991).

“Tanrısal Yasa ve dolayısıyla doğa yasası sonsuz ve değişmeyen yasadır ve bu yasa yaratıcının iradesidir. Medeni Yasa, Tanrısal yasaya uygun olduğu ölçüde doğrudur. Saygınlık yasaları ise yasama ve yürütme iktidarını topluma devreden kişilerin bir tür örtülü onayıyla oluşan kendiliğinden yasalardır. Yaptırımlarının anında ve çok güçlü olması dolayısıyla diğer yasaların önünde gelirler. Bazen saygınlık yasasının belirli yer ve zamanda Tanrısal yasaya aykırı düşmesi olanaklıdır”(Copleston, 1991: 176; aktaran Bakırcı, 2004: 59).

Coplestonun ifade ettiği gibi toplumsal düzeni oluşturan farklı yasalar olmasına rağmen bu yasaların tamamının merkezinde doğa yasası yer almaktadır. “Leyden’in belirttiği gibi Locke’un siyasal teorisinde, doğa yasasının oynadığı rol, gerçekten kurucu niteliktedir”(Bakırcı, 2004: 60). Doğa yasası ile ilgili yapılan çalışmalar Aristo’ya kadar gitmektedir. Leyden’in araştırmalarında, Aristo’nun doğada var olan değişmeyen kurallar gibi insanlar için de doğal ahlaki bir kuralın var olacağı iddia edildiği görülür. Her ne kadar İnsan davranışları çeşitli nedenlerle değişiklik gösterse de temelinde değişmeyen bir yasa olduğu görüşüne ulaşmaktadır (Bakırcı, 2004: 61). Roma İmparatorluğu açısından da benzer bir şekilde doğa yasasının etkin olduğu belirtilmektedir. Roma imparatorluğunda insanların eşit şekilde, ussal doğada ve uygar bir biçimde birleştikleri ifade edilmektedir. Çiçero döneminde bulunan bu yasa için Doğru yasa adlandırmasını yapmakta ve Locke’la benzer bir doğa yasasını ortaya çıkarmaktadır(Bakırcı, 2004: 62). Roma imparatorluğundan sonra oluşan Hristiyan toplumlar açısından St Agustinus’un oluşturduğu Tanrı Kenti kitabında anlattığı gibi, “Gerçek devleti ancak tarihten sonra gerçekleşecek olan gerçek bir kilisedir”(Özdemir, 2001: 70). Yani devlet yönetiminin tanrı merkezli olarak yapılması ifade edilir. Eğer insanlar Tanrı merkezli yönetim açısından düşünürse esas yönetim için gerekli adımları atacaklardır. Bu tıpkı Locke’un ifade ettiği gibi doğa yasasına benzer özellikler göstermektedir. 15 ve 16. Yüzyılda oluşan reform ve Rönesans yapısı ile özellikle de 19. Yüzyılda modern toplumlar Tanrısal bakış açısıyla yönetim etkisini azalttığı düşünülmektedir. Ancak buna rağmen terk etmeyen düşünürler varlığını devam ettirmektedir (Bakırcı, 2004: 62). Çok çok kısa şekilde bahsedilen tarihsel gelişim sonrası doğa yasası için Locke şunları ifade eder:

“Bu yasanın ta kendisi olan Akıl, sadece kendisine danışacak olan tüm insanoğluna, herkesin eşit ve bağımsız olmasından dolayı, hiç kimsenin diğerinin Yaşamına, Sağlığına, Özgürlüğüne ya da Sahipliklerine zarar vermemesi gerektiğini öğretir. İnsanların tümü her şeye kadir tek Kudret Sahibinin Zanaatkarlığının ve sınırsız bilge Yapıcının eserleri olduğundan; tümü de tek Egemen Efendinin Hizmetlileri olan İnsanlar O’nun emriyle ve O’nun işiyle ilgili olarak dünyaya gönderildiklerinden O’nun Mülkiyetleridirler; bir başkasının değil, Ustanın keyfi istediği sürece var olmak üzere yapılmışlardır” (Bakırcı, 2019: 16).

Burada tek egemen güç olan Tanrı ve onun isteklerini belirten doğa yasasının insanlara vahiyle ulaştırılmış olsa da Akıl sayesinde kavranılacağı ve insanların bu yasaya uygun hareket etmesinin anlamlı olacağı ifade edilmektedir. Doğa durumu ve doğa yasası bir bütündür. Doğa durumunda çocukluk düzeyinden yetişkinliğe geçen her insan aklı sayesinde doğa yasasını kavrar ve o saatten sonra doğa yasasına uygun yaşaması beklenmektedir. Eğer bu beklenti gerçekleşmez ise doğa durumunda hakim olan barış durumundan vazgeçilecek ve savaş durumuna geçilecektir.

Savaş Durumu

“Bir Düşmanlık ve Yok Etme durumudur ve bundan dolayı Söz ya da Eylemle başka bir İnsanın Yaşamı üzerinde aşırı tutkulu ve aceleci değil ama sakince hazırlanmış bir planı olduğunu söz ya da eylemle açıklamak, bu kişiyi, bu tür bir niyet açıklamış ve böylece yaşamını başkalarının İktidarı tarafından alınmak üzere ortaya koymuş olduğu kişiye ve bu kişinin Savunmasında ona katılan ve Kavgasını destekleyen her kişiye karşı bir Savaş durumuna sokar: Çünkü beni Yok Etmekle tehdit eden şeyi yok etme hakkına sahip olmam gerekliliği makül ve adildir. Temel Doğa Yasasına göre İnsanın, mümkün olduğunca, korunması gerekli olduğundan, herkesin korunması mümkün olamadığında, Suçsuzun güvenliği tercih edilmelidir”(Bakırcı, 2009: 27).

Savaş durumuna geçilmesi doğa durumunun bozulmasına zemin hazırlamaktadır. Ancak doğa durumundan savaş durumuna geçilmesinin büyük bir risk barındırmakta olduğu iddia edilir. Locke,

“değer verdiğim her şeyi çalmış bir Hırsıza Yasaya başvuru yolu dışında bir yolla kötülük edemediğim halde bu Hırsızı sadece Atımı ya da Ceketimi çalmak için üzerime saldırırken öldürebilirim. Çünkü benim Korunmam için yapılmış Yasa, kaybedildiğinde telafisi mümkün olmayan yaşamımı, mevcut güce karşı korumak amacıyla araya giremiyorsa, bana kendi savunmamı yapma ve Savaş Hakkını; saldırgan öldürme hürriyetini tanır; çünkü saldırgan, telafisi mümkün olmayabilen bir hasarın bulunduğu bir Davada çözüm için ortak yargıcımıza da, Yasanın kararına da başvuru için zaman bırakmaz”(Bakırcı, 2019: 29-30).

Doğa durumunda yaşanan bazı olaylar ile oluşan savaş durumunda yapılan her hamle hayati önem taşımaktadır. Bundan dolayı savaş durumu biran önce terk edilerek sivil toplum düzenine geçilmesi gereken bir durum olarak kabul edilir.. Savaş durumundan sonra insanlar kendi can güvenlikleri, mülkiyetlerini korumak için Sivil Toplum ya da Siyasal bir topluma geçişe olumlu baktıkları görülür. Nitekim Erdoğan bunu şöyle ifade eder;

“bazıları zaman zaman akla aykırı davranarak tabiat kanunlarını ihlal etmekteydiler. Kişilerin özgürlüğünü tehdit eden bu ihlaller, tabiat halindeki huzur ve güven ortamını bozucu etki yapıyorlardı. Bundan dolayı, tabiat halindeki insanlar daha güvenli bir biçimde, hakları güvenceye alınmış olarak yaşamak üzere sivil topluma geçme ihtiyacı duymuş ve bu amaçlı bir sözleşme yapmışlardır”(Erdoğan, 2006: 48-49).

Bu sözleşme insanların savaş olarak  tanımladıkları durumu istemediklerini hatta buna bazı şeylerden vazgeçecek kadar razı olduklarını göstermektedir. Savaş durumunu terk ederek yeni bir topluma geçiş yapma eğilimindedirler. Çünkü doğa yasasının en önemli ilkesi insanların yaradılış amaçlarına uygun olarak yaşamlarını sürdürmesidir. Bu yüzden de önce can güvenlikleri sonra da Sahipliklerindeki mülklerin güvenliği için sözleşme ile sınırlanan bir topluma olumlu bakmaktadırlar.

MÜLKİYET KAVRAMI (YAŞAM, ÖZGÜRLÜK VE MÜLK)

“Locke Shaftesbury’nin grubunun amaçlarını ve siyasal değerlerini çok özel bir biçimde savunmayı seçmiştir… aynı zamanda İç Savaş dönemindeki kralcı savunmalarından birinin, Sir Robert Filmer’in Patriarcha’sının, çürütülmesiyle ilgili bir çalışmadır” (Özdemir, 2001: 157). Özellikle I. Charles’ın yaptığı vergilendirme ve benzeri icraatlara  karşı olarak Shaftesbury’nin yanında yer alması ilk zamanlarda olumlu sonuçlar doğursa da son dönemlerde sürgünlere kadar varan bir karşıtlık oluştuğu iddia edilmektedir. Dönemsel şartlar incelemeler için ne kadar önemliyse mülkiyet kavramı da dönemsel şartlar için o derece önemlidir.

John Locke’un Mülkiyet anlayışı günümüzde anlaşıldığı gibibir şeyin sahipliğinin tamamen elde edilmesi  şeklinde değildir.

Tanrı tarafından dünya, üzerinde yarattığı hayvanlardan yemişlere kadar her şey insanlara yaşamlarının devam etmesi ve rahatlığa ulaşmalarını sağlamak için sunulmuştur. Doğada kendiliğinden var olan her şey doğa durumunda herhangi bir kişiye ait değildir. Aksine bu durumda tüm insanların ortak kullanmaları için uygundur.  (Bakırcı, 2019: 40).

Anlaşıldığı üzere özellikle doğa durumunda mülkiyet kavramı insanların yaşamlarını sürdürmek için kullanılan bir araç konumundadır. Burada iki mülkiyet kavramı karşımıza çıkar: ortak mülkiyet ve özel mülkiyet. Mülkiyet için önemli bir kazanım aracı olarak “emek” kavramı kullanılmaktadır.

Ortak Mülkiyet- Özel Mülkiyet (Common Property – Private Property)

Ortak mülkiyet ve özel mülkiyet kavramları Locke için birbirleriyle içli dışlı kavramlardır. Bu ilişkiyi anlatmak için Locke, Meşe ağacı örneğini kullanmaktadır. Ona göre meşe ağacının doğada olma durumu Tanrı’nın insanların kullanması için herkese eşit oranda verdiği ortak bir mülktür. İnsanlar bu ortak mülklere, meşe ağacının palamutlarına emeklerini katmaları ile onları kullanım hakkı olan özel mülklerine geçirmiş olacaktır(Bakırcı, 2019: 41). Burada emek kavramının yaratabildiği kafa karışıklıkları için, Yayla’nın şu ifadeleri yardımcı olacaktır:

“Locke’un bir şeye sahip olma hakkı ile sahip olan bireyin emeği arasında kurduğu ilişki hakkında bazen ilginç yorumlar yapılmaktadır. Emek-değer teorisine sempati duyan yazarlar, Locke’un teorinin kurucularından olduğunu, teorinin Locke’tan Ricardo’ya ve ondan da Marx’a ulaştığını söylerler. Günümüzün etkili liberal düşünürlerinden Robert Nozick de Locke’un teorisine göre bireyin bir nesne için harcadığı emeğin o nesneyi geliştirdiğini ve değerli hale getirdiğini ifade eder. Her iki bakış açısı da Locke’un gerçek pozisyonunu yansıtmamaktadır. Drury’nin dediği, insanın bir ağaçtaki elmaları toplaması elmaların değerini yaratmaz. Elmalar elma oldukları için değerlidir. Öyle olmasaydı, mesela kaya parçalarının da aynı ölçüde değerli olmasını beklememiz gerekirdi. İşgücü tabiat halinde bir şeyin değerini bütünüyle yaratmaz, o daha çok değer yaratmanın değil, bir şeye sahip olmanın aracıdır. Mülkiyet hakkı hayat, vücut bütünlüğü, hürriyet hakkıyla başlar ve maddi varlıklara doğru genişler. Bu yüzden mülkiyet hakkı bir şeyin değerini yaratmış olmaktan kaynaklanmaz, o şeyin hali hazırda bireyin olan bir şeyle karıştırılmasından, bireyin hayatının, varlığının, özgürlüğünün bir parçası olan emeğiyle iç içe geçirilmesinden kaynaklanır” (Yayla, 2015: 53).

Locke gibi siyaset teorisi için önemli olan bir düşünürün görüşleri tek bir anlamla anlaşılmadığı için farklı yorumlar yapılmaktadır. Emek açısından genel anlamda kabul gördüğü iddia edilen görüşler emeğin sahip olma açısından bir kriter olmasıdır. İnsan doğada ortak kullanım açısından var olan nesneye kattığı emek kadar sahiptir. Bu tarz sahiplenme Locke için bir kayıp olarak değil aksine bir kazanç ifade etmektedir. Tabi burada tek kriter kullanılan emek değildir. Emeğin yanında diğer insanlara yetecek oranda bırakma da bir diğer önemli kriterdir. “Toprağın belirli bir parselinin ıslah edilerek edinilmesi başka bir İnsanın aleyhine de değildi; çünkü halen yeterli miktarda ve nitelikte toprak kalmıştı ve henüz topraktan yoksun olanların kullanabileceklerinden daha fazla toprak vardı” (Bakırcı, 2019: 45) yani doğa durumunda insanlar sadece sahip olmak anlamında bir özel mülkiyet anlayışına sahip değildiler. Burada önemli olan emek vererek özel mülkiyet haline getirirken eşit olan bir başka insana da aynı oranda ve kalitede bırakılıp bırakılmadığının düşünülmesi gerekliliğidir. Çünkü eğer başka bir insanın yaşamını sürdürmesi için yeterli miktar ve kalitede ürün kalmazsa bu sefer o kişinin diğerlerinin mülkünden talep etme hakkı vardır. Kısaca Locke için mülkiyet kavramında ortak ve özel mülkiyet süreklilik arz eden kavramlardır. Süreklilik her an değişebilme özelliğini ifade etmektedir. Örneğin bir tarlaya bir kişi emek verip tarlayı ekip, biçip kullanırsa o tarla onun özel mülkiyeti haline gelir. Ancak aynı kişi bu tarlayı ekmezse ya da başka kişiler için aynı oranda ve kalitede kullanacağı toprak bırakmazsa özel mülkiyetindeki toprak hemen ortak mülkiyete geçebilmektedir. Mülk kavramı için önemli olan özelliklerden genel olarak bahsedildi ancak bir diğer önemli unsur da doğa durumunda mülk sahibi olmanın sınırının ne olduğu tartışmasıdır. Bu tartışma için verilen cevaplardan ilki yukarıda değindiğimiz diğer insanlara aynı oranda ve kalitede malzemelerin bırakılması ve bunun kadar önemli ikinci cevap ise çürüme sınırıdır.

“Pavlus’un Timoteos’a Birinci Mektubundaki Tanrı bize her şeyi fazlasıyla vermiştir (vi. Bölüm 17. Ayet) ayeti vahiy tarafından onaylanmış aklın sesidir. Ancak Tanrı yeryüzünü bize nereye kadar vermiştir? Kullanımımız için. Birileri kullanabileceği miktarda; yaşamsal yarar sağlayan herhangi bir şeyin içine çürümeden önce bu miktardaki emeğiyle Mülkiyet yerleştirebilir. Bunun ötesinde her şey kişinin payına düşenden fazladır ve başkalarına aittir. Hiçbir şey Tanrı tarafından İnsanın Çürütmesi ya da yok etmesi için yapılmamıştır” (Bakırcı, 2019: 43-44)

Tanrı insanlara dünya üzerinde bulunan ast yaratıkları sunmuştur. Ancak her insan için bir sınır vardır ve bu sınırın aşılmamasına dikkat edilmelidir. Çünkü doğa yasası akılla kavrandığı için var olan nesnelerin mülkiyet altına alınarak kullanılmadan çürümesi doğa yasasına aykırı bir durum olarak kabul edilir. Tam burada Waldron’un ortaya attığı “kullanımın, tüketim ya da tüketim için üretimle sınırlı olmadığı” görüşünü belirtmektedir; “İnsanlar estetik amaçlarla mal edinebilecekleri gibi mübadele etmek amacıyla da mal edinebilir” (Waldron, 1190: 207; aktaran Bakırcı, 2004: 229). Bu görüşte Waldron, Locke’un teorisinde kendisinin öne sürmediği mübadele kavramını mülkiyet için kullanır ama bu görüşte mübadele ile mülk edinme için önemli bir kavram olan emek kavramının olmamasından dolayı itirazlar yer almaktadır. Locke mübadeleye tamamen karşı değildir. Belli noktalarda ılımlı yaklaşmaktadır. Bu ılımlı yaklaşımda yine çürüme sınırı baz alınmaktadır.

 “Yüz Kile Meşe Palamudu ya da Elma toplayan kişi bu nedenle Meşe Palamudu ya da Elmada bir Mülkiyete sahipti; bunlar topladıkları anda onun Mallarıydı. Bunları, sadece çürümeden önce kullanmaya bakmak zorundaydı. Aksi takdirde, kendi payına düşenden fazlasını almış ve diğerlerinden çalmış olurdu. Bu nedenle kullanabileceğinden fazlasını biriktirmek gerçekten de namussuzca olduğu kadar aptalca bir şeydi. Eğer kişi biriktirdiklerinin bir bölümünü başka birine verseydi, bu bölüm, kişinin sahipliğinde kullanımsızlıktan dolayı telef olmazdı; bu biçimde kişi bu bölümü de kullanmış olurdu. Yine bu kişi bir hafta da çürüyecek olan erikleri, bütün bir yıl boyunca yemek için kalabilecek olan fındıklarla mübadele ettiğinde zarar vermiş olmazdı. Bu kişi insanoğlunun ortak stokunu heba etmemiştir. bu kişinin ellerinde hiçbir şey kullanımsızlıktan telef olmamışsa, başkalarına ait malların herhangi bir bölümünü yok ettiği de söylenemez” (Bakırcı, 2019: 57).

İnsanların doğada var olan ve kullanmaları için verilen nesneleri çürütmemek için yapılacak mübadele Locke için olumlu bir anlam ifade etmektedir. Burada yapılan mübadele sayesinde ortak mal korunmakta ve bir başka kişinin hakkına tecavüz edilmemektedir. Çünkü doğa yasası içerisinde çürütmek, insanların kullanması yerine o malzemenin çürüyerek kullanılmaz haline gelmesi namussuzca bir olay olarak ifade edilmektedir. Burada Çürüme sınırını bozan bir faktör olarak “Para”nın keşfi ele alınmaktadır. Para kendi içinde işleyen doğa düzenini temelden sarsmakta ve özellikle çürüme sınırını bozarak insanların bozulmadan daha fazla mülk sahibi olmasını sağlamaktadır.

“Yiyecek, Giyecek ve Taşınabilir şeylere oranla İnsan Yaşamına çok az yararlı olan Altın ve Gümüş, değerin belirlenmesinde Emeğin hala büyük oranda ölçü olması nedeniyle değerini sadece İnsanların onayından aldığından, İnsanların, zımni ve gönüllü bir onayla, bir insanın, ürününü kullanabileceğinden daha fazla miktardaki toprağı meşru biçimde nasıl sahiplenebileceğinin bir yolunu bularak; mübadele ilişkisi içinde ürün fazlası yerine, sahibinin ellerinde çürümediğinden ya da bozulmadığından dolayı başka birine zarar vermeksizin biriktirilebilen Altın ve Gümüş metallerini alarak Yeryüzünün orantısız ve eşitsiz bir sahiplenmesi üzerinde anlaştıkları açıktır”(Bakırcı, 2019: 59).

Para insanların kendileri tarafından değer verilerek adlandırdıkları ve daha uzun süreli kullanılabilen bir nesne olduğu için doğa durumunun kendi içinde var olan sistemini bozmakta ve insanları kullanabileceğinden fazla mülk sahibi olmasını sağlamaktadır. Doğa durumunda başlayan bozulmalar savaş durumuna dönüşmesine; savaş durumu sonrasında ise insanların mülkiyetlerini güvence altına alacakları sivil toplum ya da siyasal topluma geçişi sağlamaktadır.

Toplum Durumunda Özel Mülkiyet

Savaş durumu kargaşa ve düzensizliklerin yani barış durumunun tam tersi bir durumdur. Bu durumda ortaya çıkacak olan dağınık düzenin toplum sözleşmesi ile oluşacak yeni düzen ile önce kendi can güvenlikleri daha sonra da mülkiyet güvenlikleri için kaçınılmaz bir durum olarak iddia edilmektedir. Yeni düzenin oluşmasını sağlayan toplum sözleşmesi, “Locke’a göre, insanlar arasındaki doğa durumunu sona erdiren bir topluluğa girmek amacıyla yapılan sözleşmedir” (Bakırcı, 2004: 278). Her sözleşme yeni bir topluma geçişi anlatmamaktadır. Bazen bu anlaşmalar tamamlanmayabilir ama bu durum sil baştan başlama anlamına gelmektedir. Locke, “İnsanlar arasında doğa durumunu sona erdiren anlaşma sadece bir topluluğa girmek, bir siyasal bütün oluşturmak üzere karşılıklı olarak birbiriyle yapılan anlaşmalardır” (Bakırcı, 2004: 278) diye ifade eder. Oluşturulacak yeni toplumlar, insan güvenliği ve mülk güvenliği açısından önemlidir. Bu ifade ile Locke, oluşacak bir devlete kişi dahil olacağı zaman kendi mülkünde var olan ve olabilme ihtimali olan tüm mallarını o topluma devretmesi gerektiğini söyler (Bakırcı, 2019 126). Bu sayede insanlar yeni oluşan toplulukta kendilerini oraya ait hissederek yeni bir yaşam şekline adım atmaktadır.

Toplum sözleşmeleri ile oluşan yeni düzen içerisinde en önemli kurum doğa durumunda başvurabilecekleri yetkili bir makamın olmaması ve herkesin bu konuda yetkili olduğu yasama ve yürütme gücüdür. Doğa durumunda her bir insan eşit olduğu için her bir insanın yasaya uygun yaşaması ve eğer yasa çiğnenirse çiğneyen kişinin cezalandırılmasında yetkili olduğu bilinmektedir. Toplum durumunda yapılan sözleşmede bunlar için yetkilendirilecek bir kurum olacaktır.

“Yasama artık doğa durumunda her bir kişinin kullandığı doğal iktidarları kullanma yetkisine sahiptir. Doğa durumunda her insan eylemlerini doğa yasasına uygun biçimde yürütmek için kendi doğal iktidarlarına sahiptir. Topluluğa girmekle insan, bütün doğal iktidarlarını içine girdiği topluma, yasamaya ya da şimdi parçası olduğu topluluğa bunlar tarafından uyum içinde yönetilmek ve düzenlenmek üzere bırakır. Bu durum doğa durumunda yapılması meşru olan bazı şeylerin meşruluğunun artık yasama iktidarı tarafından belirleneceğini ve bu çerçevede doğal edinmenin artık meşru olmaktan çıktığını gösterir” (Tully, 1980: 161; aktaran Bakırcı, 2004: 293).

Tully’nin vurguladığı gibi artık kurumlar insanlar yerine karar verecekler ve bu tek taraflı edinmeye engel olacaktır. Oluşan toplum durumda özel mülkiyet için, “onaya dayalı olmadan tek taraflı edinmeye meşruluk kazandıran şey, edinmenin başkalarına zarar vermemesidir. Tek taraflı edinme artık başkalarına zarar verdiğine göre, onay yeniden gündeme gelmek zorundadır. Dolayısıyla, toplum durumunda mülkiyetin edinilmesi anlaşmaya dayalıdır ve toplumun pozitif yasaları tarafından belirlenir (Sreenivasan, 1995: 144-148; Tully, 1980: 163-170; aktaran Bakırcı, 2004: 303).

Yeni oluşan toplumda bu değişikliğin tam karşısında da görüşler bulunmaktadır. “Toplum durumundaki mülkiyetin anlaşmaya dayalı olması ya da pozitif yasalarla düzenlenmesi için bir neden bulunmamaktadır. Toplum durumunda devlet, doğa durumundaki mülkiyeti güvenceye almakla yükümlüdür” (Waldron, 1990; 232-241; Macpherson, 1962: 220-221; aktaran Bakırcı, 2004: 303-304).

Farklı görüşler olmasına rağmen artık doğa durumunda farklı bir toplum yapısı ve yeni bir mülkiyet anlayışı ortaya çıkmaktadır. Burada doğa durumunun devamı niteliğinde olan devlet doğa yasasının insanlara verdiği yetkileri kullanmak için devlete devrettikleri için eğer bunlara aykırı davranış tespit edilirse verilen yetkiyi geri alma yetkisine de sahiptirler.

SONUÇ

İnsanların bir araya gelerek doğa durumunda doğa yasasına uygun şekilde yaşamaları konusuna olumlu yaklaşan Locke, T. Hobbes’ tan farklı olarak bu düzenin kendi içerisinde bir işleyişe sahip olduğunu ifade etmektedir. Bu işleyişte önemli olan bir unsur Tanrı kökenli olan doğa yasasıdır. Doğa durumunda insanlar sorunlarla karşılaştıklarında müracaat edebilecekleri yetkili bir makam yer almamaktadır. Bu yüzden doğa durumunda her insan yasaya uymak ve yasaya uymayan olursa onu cezalandırmakla yetkilidir. Ancak bu durum büyük tehdit arz etmekte çünkü olası en küçük bir hatanın geri dönüşü olmayan sonuçlar doğuracağı öngörülmektedir.

Savaş durumu doğa durumunda yaşanacak bir olumsuzluk durumunda oluşan düzendir. Burada toplumun kendi kendine işleme özelliklerini kaybettiği iddia edilmektedir. Eğer bir toplum savaş durumuna geçerse bu kaos ortamından çıkmak için insanlar özellikle büyük çoğunluğun bir araya gelmesiyle kendi iradeleriyle bir sözleşme yapmalı ve bu sözleşme ile yeni bir düzen kurulmalıdır. Çünkü savaş durumundan tekrar doğa durumuna geri dönülemediği ileri sürülmektedir.

Doğa durumunda insanlar, Tanrı’nın yeryüzünde bulunan ast canlıları insanların yaşamlarını sürdürmesi için onlara sunduğunu düşünmektedir. Ancak bu sunum onların sınırsızca kullanacakları kadar serbest değildir. Burada insanlar için belirli sınırlamalar vardır. Bu sınırlamalardan ilki diğer insanların da kullanabileceği aynı oranda ve aynı kalitede ürünlerin bırakılması ve elde edilen ürünlerin çürüme sınırına dikkat etmesidir. Çünkü çürüme insanların tüketeceklerinden fazla alması sonucu olur. Bu başkasının hakkına tecavüz edildiği için namussuzca bir durum olarak algılanmaktadır.

Doğa durumunda edinme kişinin var olan ürüne emeğini katmasıyla olur. Kişinin tüketeceğinden fazla alması ve bunun sonucunda elde edilen ürünün çürümesi ise var olan doğa yasasını çiğnemek demektir. Doğa yasası insanların akıllarını kullanarak ulaştıkları bir durum olduğu için doğa yasasını çiğnemek insan olma vasfının kaybına yani bir hayvan durumuna düşmesi durumunu ifade etmektedir.

Doğa durumunda insanlar emeğini katarak ve oluşturulan sınırlar çerçevesinde mülkiyet sahibi olabilmektedir. Ancak buradaki mülkiyet kavramı kalıcı bir mülkiyet kavramı değildir. Eğer kişi elde ettiği ürüne emeğini katmazsa ya da başkalarının yaşamlarını sürdürmesine yetecek kadar ürün kalmaması ve onların hakları için talepte bulunmalarıı durumunda ürün özel mülkiyetinden ortak mülkiyete geçebilmektedir.

Doğa durumunda kalıcı mülkiyet kavramı yoktur. Ancak toplumsal sözleşme ile oluşacak toplumda doğal hukukun ve oluşan devlet sisteminin belirlediği pozitif yasalar ile şartlara uygun davranılarak mülkiyet sahibi olunabilmektedir.

Doğa durumunun bozulması ile savaş durumu ortaya çıkar. Savaş durumundan ancak toplum sözleşmesiyle yeni bir devlet kurulur ve yeni düzende insanlar belli haklarını devrederler. Bu devir kapsamlı bir şekilde gerçekleştirilir. Çünkü yeni bir devlete ait olmak diğer haklarından feragat edip oranın bir üyesi olmayı kabul etmekle gerçekleşir. Aksi halde doğa durumundaki hakları toplum durumunda kullanmaya çalışması kargaşa yaratabilir. Devredilen bu haklar tıpkı doğa durumunda olduğu gibi burada da belli amaçlar için olmaktadır. Eğer yetkilenecek kurumlar bu amaçtan sapma durumu gösterirlerse haklarını devreden insanlar haklarını geri alma yetkisine sahiptir.

KAYNAKÇA

  • Bakırcı, Fahri, John Locke’ta Mülkiyet Anlayışı, Ankara: Babil Yayıncılık, 2004.
  • Bakırcı, Fahri (çev.), John Locke Yönetim Üzerine İkinci İnceleme Sivil Yönetimin Gerçek Kökeni, Boyutu ve Amacı Üzerine Bir Deneme, Ankara: Serbest Kitaplar, 2019.
  • Erdoğan, Mustafa, Aydınlanma Modernlik ve Liberalizm, Ankara: Orion Yayınevi, 2006.
  • Korab-Karpowıcz, W.     Julıan,    On the History of Political Philosophy Great Political Thinkers from Thucydides to Locke, New York: Routledge Taylor and Francis Group, 2016.
  • Özdemir, Hikmet, Siyasal Düşüncenin Temelleri, İstanbul: Alfa Basım Yayın Dağıtım, 2001.
  • Yayla, Atilla, Liberalizm, Ankara: Liberte Yayın Grubu, 2015.
Yorum Yap

Yazar Hakkında

Merhaba, Anadolu Üniv. Sosyoloji (Pedagojik Formasyon) ve Hitit Üniv. Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi mezunuyum. Şimdi İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Yüksek Lisans tez dönemindeyim. Üniversiteye giriş sınavlarına hazırlık süreci ve tercih dönemlerinde ücretli danışmanlık yapmaktayım. iletişim için: hcakmak805@gmail.com

Yorum yap