Robert Castel’in Sosyolojik Görüşleri

Robert Castel’in Sosyolojik Görüşleri
0

1.GİRİŞ

Robert Castel yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren akademik çalışmalarına başlamıştır. Castel’in yetiştiği hayat koşulları, onun çalışmalarını etkileyen bir kaynak noktasıdır. Annesinin ve babasının erken yaşta ölümüyle üvey ablasının ve ailesinin yardımlarıyla hayatını geçirmiştir.

İşlediği konular itibariyle Castel, geçmişten günümüze toplumla bütünleşmekte sorun yaşayan, çalışma hayatına entegre olamayan, dışlanmış ve “mensubiyet yitimi”ne uğramış bireylerin sorunlarına ışık tutmaktadır. Akademik hayatının ilk dönemlerinde antipsikanalizm üzerine çalışmalar yapmış, bazı temel sorulara cevaplar aramıştır. Bu sorular onun araştırmalarının sınırlarını genişletmiş ve sosyal sorunlar alanına “yatay” bir geçiş yapmıştır. Çünkü önceki araştırmalarının sınırları sadece kısıtlı bir alanda kalmasına müsaade etmemiştir.

1980 sonrası dönemde toplumsal sorunları merkezine almış ve yukarıda bahsedilen kesimlerin sorunlarını ve çözüm yollarını araştırmıştır. Castel döneminin başat konularının dışında çalışmaları nedeniyle eleştirilere tabi tutulmuştur.

Bu çalışmada Robert Castel’in çalışmaları, kavramları üzerinde durularak genel anlamda toplumsal hayata ilişkin sosyolojik görüşleri irdelenecektir.

2.GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE YİTİK BİREYLER

Toplumsal yaşamda iş hayatına katılamayan, dışlanmış, toplumun merkezinden uçlarına sürüklenmiş bireylerin durumunu ifade eden mensubiyet yitimi kavramı Castel’de merkezi bir yer teşkil eder. Dışlanma kavramı yerine mensubiyet yitimini koymasının nedeni Castel’e göre; dışlanma tuzak bir kavram, bir çanta sözcük olup anlaşılmaları için gerekli unsurları sunmaksızın birbirinden farkı durumları aynı kefeye koyan örtmece bir terimdir (Castel; 2009’dan akt. Oliver Gajac; 2014; 83). Castel için toplumsalın dışında bir yaşam alanı yoktur. Bireyler toplumsal olanın dışında kalamazlar. Bu bağlamda Castel bütünleşme bölgesi, korunmasızlık bölgesi, yardım bölgesi ve mensubiyet yitimi bölgesi olmak üzere dört bölge tanımlamasına olanak verir (Gajac; 2014; 89). Bütünleşme bölgesi toplumsal yaşam içinde kendine sağlam bir yer edinmiş belirli bir meslek sahibi bireyleri kapsar. Korunmasızlık bölgesi toplumsal ilişkiler içinde kalan fakat çalışma durumları bütünleşme bölgesindeki bireyler gibi belirlenmemiş olanları ifade eder. Yardım bölgesi çalışamayacak durumda olan engelliler, yaşlılar gibi kesimleri içine alır. Bu bölgede birey mensup olduğu aile, cemaat gibi kurumların yardımlarıyla hayatlarını sürdürürler. Mensubiyet yitimi bölgesi ise toplumla bütünleşmemiş, çalışma alanına giremeyen, toplumsal kurumlarla bağlarını yitirmiş bireyleri kapsar. Bütün bu bölgeler toplumsal yaşamın ister kıyısında, köşesinde ister merkezinde olsun toplumsal yaşamın dışında kalmazlar.

Sanayi devrimi öncesinde feodal yapı içerisinde aile, soy, cemaat, lonca gibi toplumsal ağların dışında kalan bireyleri açıklayan mensubiyet yitimi kavramı, günümüzde de hala devam eden bir soruna değinmektedir. Bu bağlamda sosyal sorunlar farklı tarihlerde ve toplumlarda farklılık gösterse de birbirleriyle bağlantılı olarak analiz edilebilir. Feodal dönemde toplumsallaşmama durumu günümüzde farklı görünümlerde de olsa devam etmektedir. Feodal dönemin içine kapalı toplumlarında toplumsalın yeniden üretiminin dışında kalan iki sosyal kesim vardır; gezgin serseriler, dilenciler ve çalışma imkanı bulunmayan yaşlılar ve engelliler. Feodal dönemin birey açısından belirleyici özelliği işe sahip olmak, yani belirli bir meslek içinde bulunabilmek ve bu doğrultuda toplumsal ilişkiler oluşturup, devam ettirebilmektir. Sanayi devrimi sonrası girift hale gelen toplumsal yapılar karşısında feodal dönemde toplumsal ilişkilerin bağlayıcılığı ön plandadır. Bu dönem sosyal sorunun toplumun küçük bir kısmıyla sınırlı kaldığı bir dönemdir; çalışamayan ve sosyal ilişkileri zayıf bireyleri içeren bir kısım. Çalışamayacak kadar yaşlı veya engelli bireyler sosyal yapı içinde aile, cemaat, soy ilişkileri kapsamında yeterli desteği görme ihtimali yüksek olan kesimler toplumdan tamamıyla uzaklaşmazlar. Bu bağlamda Castel Eski Rejim’in tüm toplumlarında, kabul görmeyi, değiş tokuşta bulunmayı ve yardımlaşmayı mümkün hale getiren ve aynı zamanda bir zorunluluklar zinciri de olan sistem içinde özne olmanın koşulunun bir zümreye ait olmayı ve bir mevkiye sahip olmayı gerektirdiğine dikkat çeker (Gajac; 2014; 86).

Feodal toplumun sermaye birikimi doğrultusunda ortaya çıkan burjuva sınıfıyla birlikte başlayan sanayi devrimi toplumsal yaşamda büyük dönüşümler başlatmıştır. Bu dönüşümlerle birlikte kentleşme hız kazanmıştır. Sanayi devrimi öncesi üretim koşullarının yetersizliği bireyleri kentlere göç etmeye zorlamış, kentlerdeki fabrikalarda çalışmaya yöneltmiştir. Fabrikalarda çalışmaya başlayan bireyler eski feodal yaşamın izlerini taşısalar da artık proleterleşmişlerdir. Proleterlik, ücretlilik ilişkisinin sanayi toplumunda aldığı ilk biçimi niteler. Castel’e göre bu ücretlilik biçimi, toplumsal hiyerarşinin yol açtığı bir karşıtlıktan ziyade, sermaye ile emek arasındaki karşıtlıkta, yani ilkinin sahip olduğu mülkiyet güvencesiyle mülksüzleşen kalabalıkların tecrübe ettiği korunmasızlık/kırılganlık hali arasındaki ortaya çıkan karşıtlıkta ifadesini bulur (Özatalay; 2014; 135) Proleterlerin yaptığı iş, makinelerin yaygın bir biçimde kullanılması ve iş bölümü nedeniyle bütün bağımsız niteliğini ve bunun sonucunda da işçi için bütün çekiciliğini yitirmiştir. Makinenin bir uzantısı olup çıkmıştır işçi; artık ondan istenilen, en basit, en tekdüze, en kolay edinilir bir beceridir yalnızca (Marx, Engels; 2014).  Proleter işçinin günlük yaşamın büyük bir bölümünü fabrikada çalışarak geçirmesi üretilen ürünlerin tüketiminden fazla olmasına neden olmuştur. Proleter işçinin yaşam tarzını fabrika belirlemiştir. Fabrika dışında harcadığı zaman yine fabrikaya/çalışmaya hazırlık sürecidir. Kapitalizmin bu süreçte girdiği tıkanma, yani üretilenin tüketilmeme durumu, proleterin konumunun değişmesine olanak sağlamıştır. Proleter artık dönüşmüştür.

Yirminci yüzyılın başından itibaren proleterlik sonrası işçilik durumu şekillenmiştir. On dokuzuncu yüzyılın sonundan itibaren Avrupa’da işçilerin siyasal ve sosyal haklarına kavuşmalarıyla birlikte giderek hakim hale gelen işçilik koşullarında ise artık ücret, yalnızca yerine getirilen bir vazifenin karşılığında yapılan ödeme olmaktan çıkar ve kişiye çalışmasının karşılığı olmanın ötesinde, hastalık, kaza, emeklilik durumları göz önünde bulundurularak ayrılmış çeşitli ödeneklere ulaşım hakkını da sağlar. Ayrıca, tüketim, barınma, eğitim olanaklarının artmasına 1936’dan sonra boş zaman etkinliklerin çeşitlenmesi eklenir ve tüm bunlar işçi sınıfının toplumsal yaşama daha fazla katılmasının koşullarını oluşturur (Özatalay; 2014; 136). Bu dönemde işçiler artık kendi yaşamlarına vakit ayırmaya, tüketim kültürleri oluşmaya başlamıştır. Fakat bu tüketim günümüzdeki anlamından uzaktır hala. Mülkiyet edinimi aynı şekilde kısıtlı bir şekilde yavaşça başlamıştır.

İkinci dünya savaşının zorlu dönemi arkada bırakıldıktan sonra işçilik durumu da değişime uğramıştır. Bu değişimle birlikte bir ücretliler/maaşlılar dönemi başlamıştır. Ücretliler toplumunda artık çalışanların gelirleri artar, yaşam tarzları toplumsal alanda kabul görerek yaygınlaşır. “Ücretlilik ilişkilerinin bu gelişimi, çalışma/emek ile malvarlığı arasındaki kadim karşıtlığı sarsar. Rahatlık sağlayan gelirler, iktidar ve prestij, yaşam tarzı ve kültürel tarzlar konusunda liderlik, yaşamın risklerine karşı güvenlik, artık ille de kabarık bir malvarlığına sahip olmaya bağlı değildir. Saf ücretliler, yani gelirleri ve toplumsal yapı içindeki konumları esasen emeklerine bağlı olan kişiler de son tahlilde toplumsal bakımdan egemen konumları elde edebilirler” (Castel; 2017; 333)

Ücretli/maaşlı döneminde çalışanlar refah düzeylerini arttırırken, uzmanlaşma sonucu meslek gruplarının birbirinden ayrılması, genel çalışan haklarının da kategorileşmesine neden olmuştur. Çalışanlar mavi-beyaz yaka olarak ayrılmış, memurlar kendi içlerinde farklı sendikalar oluşturmuştur. Bu durum çalışanların birbirinden ayrı veya birbirine karşı cephe alarak sosyal sorunun merkezine bütün olarak girmeden, kendi meslek grupları içinde güvenceler elde etmeye çalışmış ve güvencesizliğin genele yayılmasına yol açmıştır. Çalışanların meslekler ve statüler bağlamında birbirinden ayrı tüketim alışkanlıkları geliştirmiş ve toplumsal aidiyeti kendi tüketim alışkanlıklarına, benzer yaşam tarzına sahip bireylerden oluşan gruplara indirgenmiştir. Bu durum toplumsal yaşamda mensubiyet yitiminin bireylerden meslek gruplarına doğru yayılmasına da neden olmuştur. Örneğin yönetici pozisyonunda çalışanların toplumsalın merkezinde yer alması doğal bir hak olarak görülürken, tekstil atölyesinde çalışanların toplumsalın çeperlerinde kendilerine yer bulması, bu bölünmüş hak ve güvenceler anlayışının bir sonucudur.

Sanayi devrimi öncesi ve sonrasında bireylerin çalışma yaşamı içindeki dönüşümlerini inceledikten sonra bireyin destek noktalarını belirlemek ve hangi dönüşümlerden geçtiğini analiz etmek için sosyali inceleyeceğiz.

3.SOSYALİN SİRAYETİ

Toplumsalın dışında bir alanın olmaması, geçmişten günümüze bireylerin toplum merkezinde veya çeperinde bir yer edinmesini sağlar. Sanayi devrimi öncesinde toplumla bütünleşememiş bireyler toplumsalın merkezinden uzaklaşıp “tehlikeli” kategorisine girmekteydi. Castel araştırmalarının ilk dönemlerinde psikiyatriyle ilgilenmiş, psikiyatrların iktidarı üzerine çalışmalar yapmıştır. Psikiyatrların o dönemki iktidarı tehlikeli olarak görülen bireylerin hareket alanlarını kısıtlama üzerine inşa edilmiştir. Psikiyatrların korkularını ve siyasi iktidarların kamu düzenini koruma kaygıların gidermek üzere uygulanabilecek iki teknik mevcuttu; kapatma ve/veya kısırlaştırma(Bailleau; 2014; 34). Tehlikelilik kavramının ihtivası bireylerin kendi durumuyla ilgilidir. Toplumsalı ilgilendiren bir konuda bireysel çözüm arayışları yetersiz kalacaktır. Bu bağlamda tehlikelilik kavramı yerine risk kavramı bireysel ve toplumsal bir anlam içererek genelin sorumluluğu altına girecektir. Risk kavramının muhteviyatı psikiyatri alanını aşarak topluma yayılmıştır. Artık mensubiyet yitimi bölgesindeki bireylerin tekrardan toplumsallaşabilmesi için alınacak önlemler sadece belirli bir kurumla sınırlı kalmayıp, devlet, eğitim, ekonomi, aile vb. Gibi toplumsal kurumların riskli olarak tanımlanan bireylerin sorunlarına karşılıklı bir dayanışma içinde yaklaşmak durumunda kalacaklardır.

On dokuzuncu yüzyıl itibariyle çalışma hayatında belirli kazanımlar elde etmeye başlayan çalışanlar, sivil ve sosyal güvenceler bağlamında toplumsallaşma sürecine dahil olmaya başlamışlardır. Sivil güvenceler insanların yaşama, barınma gibi temel insani haklarını korurken, sosyal güvenceler de çalışma hayatında ve sonrasında, hastalık, çalışamama gibi durumlarda çalışanların geleceklerini güvence altına alacak kazanımlardır. “Güvencesizliklerin enflasyonuna tanık olduğumuz günümüzde, iki farklı güvencesizlik tipi birbirine karıştırılıyor: Sivil güvencesizlik, hukuk devleti sınırları içindeki kişilerin ve malların bütünlüğünün adalet kurumu ve polis aracılığıyla korunmasıyla ilgiliyken; sosyal güvencesizlik, giderek daha fazla sayıda insanın, eskiden sahip oldukları ve bugünlerini istikrarlı kılarak geleceklerine yön verebilmelerini sağlamış olan desteklerinden yoksun kalmaları ve bu açıdan, on dokuzuncu yüzyılda dediğimiz gibi, yarını kestiremeden/günü gününe yaşamak zorunda kalmaları ile ilgilidir. Bu yalnızca bireyleri değil, örneğin işçi sınıfının belli bölmelerde olduğu gibi birey gruplarını da ilgilendiriyor. Diğer bir deyişle, sadece dışlanmayı değil, sınıfların kimi bölmelerini etkileyen vasıf kaybetme/toplumsal düzlemde diskalifiye olma olgularını da kapsar. Günümüzde sivil güvencesizlik sorunsalının üst belirleyen haline gelmesi, mutlaka birbirinden ayırt tutulması gereken bu iki tip arasındaki karışıklıktan ileri geliyor”(Courcuff ve bou, 2014; 187). Castel sosyal sorunu ele alırken yukarıdan veya aşağıdan değil, sosyalin kendi dinamiklerinden, toplumdan yola çıkar. Devletin toplumun refahını sağlayan bir araç olarak değil, yasa koyucu, toplumun temel birleştiricisi olarak algılanmasına karşı çıkar. Bu bağlamda Gosta Esping-Andersen’in refah rejimi kavramsallaştırması, bireyin bir bağımlılık içinde toplumsallaştığını göstermektedir. Esping-Andersen’in çalışmalarında refah rejimi terimi “refahın devlet, piyasa ve aile arasında karşılıklı bağımlılık içinde ve birleşik şekilde üretimi ve paylaştırılma yöntemi olarak tanımlanır”(Esping-Andersen, 2018; 36-37’den akt. Gültekin; 2022; 34).

Robert Castel’e göre ise güvenceler, haklar ve korumalar kişinin birey olarak toplumun içinde var olabilmesi ve yakınların himayesine, yani aile, soy, bölge, cemaat ve benzeri gibi ilişkilere bağımlı olmaksızın toplumu oluşturmaya devam edebilmesi için tarihsel süreç içinde vazgeçilmez hale gelen desteklerdir(İrtiş ve Atalay, 2014; 11). Bu açıdan Castel refah rejimi kavramlaştırmasının yerine sosyal devlet kavramını tercih etmektedir. Castel’e göre sosyal devlet kavramı devletin politikalarını zaman ve mekana göre daha nesnel bir şekilde analiz edilebilir kılan daha yansız bir ifadedir(İrtiş ve Atalay, 2014; 12). Sosyal güvenceler bireylerin bağımsız bir şekilde toplumsallaşmasını sağlarken, aynı zamanda bireyin toplumsal alanda sosyal mülkiyete sahip olmasının önünü açmıştır. Geleneksel anlamıyla mülkiyet kavramı toplumsal alanda kısıtlı bir kesimin sahip olduğu maddi olarak değeri olan, ekonomik açıdan saygınlık toplayan, devletten koruma talebinde bulunabilir konuma sahip sermaye sahiplerinin elinde bulunurken, sosyal mülkiyet bireyin, sosyal devlet altında yaşayan bireyin, yurttaşlık hakları bağlamında bağımsız bir destek almasını sağlamaktadır. Bu desteğin sosyal devlet şemsiyesi altında, hukuk yoluyla güvence altına alınması, bireyin toplumsallaşmasında ve sosyalin birliğini sağlamada önemli bir yeri vardır. Sosyal mülkiyet bu bağlamda bireyin her durumda toplumsalın merkezine yakın konumlanmasını sağlayacaktır.

1970’lerden itibaren Neo-liberal ekonomi anlayışına geçilmesiyle piyasadaki risklerin sermaye sahipleri için azalmaya, çalışanlar için ise artmaya başladığı görülmektedir. Yarı-zamanlı, esnek çalışma gibi çalışma tiplerinin gelişmesi çalışanların güvencelerini azaltırken sermaye sahiplerinin sorumlu olduğu konulardaki eylem alanını daraltmıştır. Ücretli/maaşlı çalışma, sağlık hizmetlerinden tam yararlanma, sosyal sigorta gibi güvencelerin neoliberal çalışma sistemi içinde giderek zayıfladığı görülmektedir. Birey toplumsal alanda desteksiz bir şekilde hayatını devam ettirebilmesinin güçlüğü karşısında, tekrardan aile, devlet, cemaat, akrabalık gibi desteklerin bağımlılığına düşmektedir. Ayrıca göç, ekonomik kriz gibi etkenler doğrultusunda sivil güvencesizlik de kendini göstermektedir.

Küreselleşmeyle birlikte çok uluslu şirketler maliyetleri düşürmek için dünyanın farklı bölgelerinde fabrikalar kurmaya başlamıştır. Küreselleşmenin ülke sınırlarını, daha çok ekonomik bağlamda, ortadan kaldırması merkez ülkelerdeki üretim biçimlerini değiştirerek çalışma hayatının yönünü de etkilemiştir. Yarı-zamanlı, güvencesiz, kısa süreli sözleşmelerle yapılan işler çalışma hayatında önemli bir rol elde etmiştir. Fabrikaların yer değiştirmesi iş hayatında hizmet sektörünün, sermaye sahipleri için risksiz bir şekilde, güvencesiz istihdam yaratılmasına da yol açmıştır. Hizmet sektörü istihdam alanında dönüşümü en yüksek sektörlerden biridir. Buna ek olarak uzaktan çalışma gibi olanaklar bireylerin toplumsal yaşamdan uzaklaşmasını sağlar. Uzaktan, kısmi zamanlı çalışmalar sosyal sorunların çözümü için gerekli sınıfsal bilinçlerin oluşumunu da engeller.

SONUÇ

Robert Castel sosyolojisine baktığımızda sosyal sorunun birbirinden ayrı kavramlarla ifade edilerek önemsizleştirilmesinin önüne geçtiği görülmektedir. Sosyal sorunun temeline Marksist anlamda sınıf çatışmalarının değil, birey ve toplumun etkileşimi doğrultusunda sağlıklı bir toplumsallaşmanın ve güvenceli bir çalışma hayatının eksikliği büyük yer kaplamaktadır.

thumbnail
Önerilen Yazı
Max Weber’in Hayatı, Sosyolojisi ve Metodolojisi

Metodolojik anlamda Castel, toplumsal sorunların bir anda kendiliğinden belirmediği, tarihsel bir arka plana sahip olduğunu göstermek için sosyal sorunların geçmişten günümüze değişimleriyle ilgilenmiştir. Bu değişimler sonucunda ortaya çıkan sorunların içeriğinin analiz edilmesini ve çözüm yollarını, yine geçmişten günümüze kadar ki dönüşümün ışığında ele almaktadır.

Sosyalleşmenin önündeki engellerin ortadan kaldırılması için izlenecek yolların bireyin sağlıklı bir toplumsallaşma yaşaması için bağımsız olmasından geçtiği görülmektedir. Castel bireyin desteksiz var olamayacağını ifade eder. Bu desteğin de kişiyi devlete, aileye, cemaate, soya, yaşadığı bölgeye bağımlı kılmayacak türde olması gerekliliğini vurgular.

Bu analizler ışığında Castel toplumsal yaşamda olması gerekenleri büyük kanunlarla açıklamak yerine, toplumsal yaşamda olmaması gerekenleri, sorunları incelemiş, bu bağlamda bireyin ve toplumun ne tam anlamıyla çatışma durumunda ne de sarsılmaz bir bütünleşme içinde olduğunu savunmuştur. Toplum bireylerin toplumsallaşabildiği ölçüde sağlıklı bir form alacaktır. Bu da bireyleri sosyalin merkezinde değerlendirmek yoluyla toplumsallaştıracaktır.

thumbnail
Önerilen Yazı
Michel Foucault Kimdir? Foucault Sosyolojisi

KAYNAKÇA

  • Bailleau, Francis. Angaje Bir Sosyolog: Robert Castel. Toplum ve Bilim Dergisi, sayı 129. 2014
  • Castel, Robert. Ücretli Emeğin Tarihçesi. Iletişim Yayınları. 2017
  • Courcuff, Philippe ve Bou, Stephane. Robert Castel ile Söyleşi; Birey Asla Desteksiz Var Olamaz. Toplum ve Bilim Dergisi. Sayı 129. 2014.
  • Gajac, Oliver. Robert Castel’de Mensubiyet Yitimi Kavramı. Toplum ve Bilim Dergisi, 129 sayı. 2014.
  • Gültekin, Mustafa. Türkiye’de Ücretli ve Ücretsiz Emek Ekseninde Kadınlarla Erkeklerin Hem Kendi İçlerindeki Hem de Kendi Aralarındaki Eşitsizlikler. Fe Dergisi 14, no 2. 2022.
  • İrtiş, Vedat ve Cem Özatalay. Robert Castel’in Ardından. Toplum ve Bilim Dergisi, 129 sayı. 2014.
  • Marx, Karl ve Engels, Friedrich. Komünist Manifesto. Yordam Yayınları. 2014.
  • Özatalay, Cem. Türkiye’de Ücretliler Toplumunun Başkalaşımları. Toplum ve Bilim Dergisi, 129 sayı. 2014.
thumbnail
Önerilen Yazı
Pierre Bourdieu Sosyolojisi

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir