Yapısal İşlevselcilik ve Çatışmacılığın Toplumun Oluşum ve İşleyişine Dair Analizleri

yapisal

On dokuzuncu yüzyıl itibari ile sosyoloji sosyal teori kapsamında inşa edildi ve bu nedenle bir bilim olarak ortaya çıkışının bu yüzyıl ile gerçekleştiği savunuldu. Özellikle yeni dönemde modernite kavramının anlamlandırılmaya çalışılması, modern toplumun getirdiği problemlerin çözülme ihtiyacı bu dönüşümün en büyük sebebi oldu. Çağdaş manada kurulan disiplinin öncüsü göçlerle kurulmuş ve toplumsal alanda en çok modernitenin yeniliklerini anlama ve toplumun ilişkisel sorunlarını çözme ihtiyacı olan Amerika’da gerçekleşti. Bu kapsamda Amerikan sosyolojisi, sosyolojinin antropolojiden ayrı bir disiplin olarak anılmasını ve sosyoloji disiplinine yatırım yapılması ihtiyacının öneminin vurgulanması açısından çığır açtı ve kökünü geleneksel ve geçiş dönemi anlayışlarından alan özellikle Parsons ile birlikte kurumsallaşan bir bilimsel anlayış meydana çıkardı. Çağdaş sosyoloji kuramları sosyolojik birikimden faydalanarak ilerleyen ve modern çağın ihtiyaçlarına yanıt vermeye çalışan önemli bir anlayış oluşturmuştur. Kuramlar içerisinde yapısal işlevselcilik, ilk çağdaş makro kuramı meydana getirmiş ve yine çağdaş kuramlardan olan çatışmacılıkla zıt ilişkisi bizlere toplumun işleyişi hakkında farklı bakış açıları sunmuştur. Bu doğrultuda, ben de bu yazımda   yapısal işlevselcilik ile çatışmacılığın toplumun oluşumuna ve işleyişine dair görüşlerini eleştirel bir biçimde karşılaştırmaya çalışacağım.

Yapısal işlevselciliğin kökenleri Spencer ve Dukheim’ın geliştirdiği kuramsal temellere dayanır. Daha sonrasında Talcott Parsons, David Moore, Robert Merton gibi isimler kuramı geliştirmiştir. Özellikle, işlevselciliğin Amerikan sosyolojisinin hakim anlayışı olması ve modern döneme öncü yaklaşım olup kendisine karşı geliştirilen ,çatışmacılık gibi, kuramları oluşturması sebebi ile incelenen temel düşüncelerden olmuştur. İşlevselcilik anlayışında ana düşünce toplumda bulunan unsurların hiçbirinin birbirinden ayrılamayacağıdır. Toplum adeta bir organik sistemdir ve zamanla daha dar manada yapılara odaklanılması yapısal işlevselciliğin meydana getirmiştir. Sitemin birbirine bağlı olması, sürekli denge haline gelmeyi hedeflemesi, değişimler sonucunda normal hale gelebilmek amacıyla düzelme isteği düşüncenin ana amaçlarındandır. Yani toplum hep bir denge sağlama ve düzelme isteği taşımaktadır. (Wallace&Wolf, 2020, sf.44) Yapısal işlevselciliğin kökeninin oluştuğu Amerika’da sosyolojiyi klasik halinden alıp yapısallaştıran Parsons’un düşünceleri bu teoriyi daha rahat anlayabilmemizi sağlar. Kendisinden önce gelen neslin izlerini takip ederek, biyolojiyle ilgilenip toplumu bir organizma gibi birbirine bağlı ögelerle ifade ederek düşüncesini geliştirmiştir. Genel eylem kuramını ortaya atmıştır ve bunun kültürel, toplumsal, kişilik ve davranışsal organizma sistemlerini içerdiğini vurgulamıştır. Parsons’un eylem kuramında, birey ana unsurdur ve alt sistemleri oluşturan yapıdır. Bu nedenle de aslında birey toplumsal hayatta en önemli aktör olarak adlandırılır. Aktörlerin sahip oldukları hedefler bulunur ve bunları belli durum ve normlar içinde meydana getirirler ve her aktör bu sistem içinde amacına ulaşmaya çalışır. Sosyal sistem bu durumla bağlantılı olarak farklılaşmış sistemlerin birbirini tamamlaması ile hareket eder. Örneğin, kendi mahallemizi düşündüğümüzde bakkal, manav, kırtasiye gibi birçok kurum hayal edebiliriz. Bu farklı kurumlar aslında ayrım değil bütünlük oluşturur ve yapıya hizmet ederek sistemsel bütünleşmeyi insanlığın ihtiyaçlarının sağlanmasına yardımcı olur.  Yani sosyal sistem bir bütün olarak işler ve sürekli uyum sağlamaya çabalar. Parsons tüm bu eylemlerin dört büyük sorunla ya da ihtiyaçla karşılaştığına vurgu yapar ve AGIL şeması ile bu teorisini açıklar. (Wallace&Wolf, 2020, sf.70) Bu şema uyum, amaca ulaşma, bütünleşme ve örüntüleri muhafaza etmeyi içerir. Bu işlevler sistemin devamlılığına yardımcı olur ve toplumun esas amacı istikrar ve süreklilik meydana getirmektir. Toplum içinde değişimler yok sayılmaz fakat Parsons için toplum hep istikrar ve denge aradığından düzeni bozucu şeyleri yok etme hamlesi yapar. Yani düzeni bozan şey aslında yeniden dengeyi sağlar. Fakat anlaşılacağı üzere, Parsons toplumsal denge teorisini ampirik temellere dayandırmaz ve bu da Mills tarafından eleştirilir. Aynı zamanda da bu derece bir düzenli ilerleme bence sosyolojinin doğasına aykırıdır ve çok ütopiktir. Bu tip eleştiriler yapısal işlevselciliğin gelişimine katkı sağlamıştır. Robert Merton bu kadar bütünlükçü bir yaklaşım yerine orta-boy kuram geliştirmiştir. Genel olarak işlevselcilik toplumun yapısının birbirlerine bağımlı öğelerden oluştuğunu vurgular. Merton işlevselci kuramın içinde olmasına rağmen toplumu bu kadar bütünleşik bir yapı olarak görmemiştir. Bozuk işlev, görünen-saklı işlev gibi kavramlar ekleyerek kuramı geliştirirken her zaman toplumsal uyumun imkanlı olmayacağına vurgu yapmıştır. Örneğin, din konusundan baktığımızda aynı dinin içinde dahi birçok farklı mezhep ve geleneğin bulunması sebebi ile bütünleşmenin sağlanamadığını görebiliriz. Hatta, toplumsal ihtiyacı karşılamayan bir sistem devam edemez ve değişim isteği duyulur. Bu değişimin kaynağı da Merton için uyumsuzluktur. Sapma(Anomi) kuramıyla da uyumsuzluğu açıklar ve işlevselciliğin içerisine eleştirel bir yaklaşım meydana getirir. Türk sosyolojisinde de işlevselcilik yer bulmuş ve Mübeccel Kıray’ın çalışmalarında kendisini göstermiştir. Aslında işlevselcilik kısaca çıkar çatışmasındansa değerlere önem verir ve toplum birliği, ortaklık gibi kavramların oluşumuna inanır. Bu durum da işlevselciliğin bu yönünü eleştiren çatışma kuramının meydana gelmesini sağlar ve toplumsal hayatın işleyişine ve oluşumuna dair farklı bir yaklaşım oluşturur.

Önerilen Yazı
Yapısal İşlevselci Yaklaşım Nedir? Özellikleri ve Temsilcileri

Çatışma kuramları toplumun genel yapısını bütünleşme ile çözümleyen işlevselciliğe karşı önemli bir alternatif olmuştur. İşlevselciler toplumları bir arada işleyen ve denge yaratma amacı olan sistemler olarak görür.(Wallace&Wolf, 2020, sf.107) Çatışmayı reddetmez fakat bunun denetlenip engelleneceğini savunur. Çatışma kuramları ise karşılıklı bağımlılık ve birlik olduğu yerlerde güç mücadelesi olduğunu savunur.  Örneğin demokrasi idealine baktığımızda, modern toplumlarda özellikle medenileşmek ve düşünce özgürlüğü açısından önemli bir sistem olarak adlandırılır. Fakat demokrasi büyük güçlerin zayıf devletleri baskılamak için kullanabileceği bir unsur haline de gelebilir. İşte bu durum çatışmacılar için esas kaygı verici ve dikkat edilmesi gereken olgudur. Bir işyerini düşündüğümüzde müdür, yardımcı, işçi gibi farklı sınıflar olduğunu görürüz. İşlevselciler bu grupların bir bütünü oluşturduğunu vurgularken çatışmacılar bu gruplar arasındaki güç mücadelesine ve baskı ilişkilerine dikkat çekerler. Çatışmacılar işlevselliği birçok açıdan eleştirirler. Bunlardan ilki sosyal alanda parçaların bütünden ayrı bir biçimde de var olabilmesi ve yapının bir organizma olmamasıdır çünkü herhangi bir sistem kaybolsa dahi sistem yine de devam edebilmektedir. Ayrıca, toplumu bir bütün olarak ele almak mümkün değildir, sistemde her zaman farklılıklar ve farklı insani davranışlar bulunabilir. Toplum denge durumunda da değildir çünkü her zaman çıkar çatışması ana sorun olmaktadır. Esasında çatışmacı kuram toplumda temel çıkarların olduğu, güç ilişkilerinin varlığı ve ideolojik baskıların etkinliği anlayışında ilerler. Bu ortak görüşlerin yanı sıra çatışmacılar iki ana gruba ayrılırlar. Bunlardan ilki toplumsal çatışma olmadan da bir toplumun var olabileceğini düşünenler diğerleri ise çatışmanın kaçınılmaz olduğu düşüncesi ile teorilerini üretir. Fakat genel olarak çatışmacılar bireyler arasındaki çatışma ,rekabet ve mücadele kavramlarına odaklanırlar. Sosyal hayata baktığımızda da aslında bu görüşün doğruluğunu görebiliriz, aile gibi en küçük birimde dahi aile üyeleri arasında rekabet vardır ve bence eşler arasındaki cinsiyet mücadelesi bunun en somut örneğidir. Kuramın gelişmesindeki en önemli etki Karl Marx’ın geliştirdiği toplumsal çatışma modeli olmuştur. Çatışma sonucu sağlanabileceğini düşündüğü devrim dönüşümün en önemli sebebi olmuştur. Mills’te Marx’ın görüşlerinden etkilenerek bürokratikleşme ve yabancılaşma ilişkilerini incelemiştir. Toplumbilimsel imgelem tasviri ile bireysel deneyimlerle birlikte insanların tarihsel çağları tam olarak anlayabileceğini vurgulamıştır. Marx gibi işçilerin yabancılaşması durumu ile ilgilenirken bunun sebeplerini açıklamak maksadıyla psikolojik sıkıntıları da eklemiştir. Mills için iyi bir toplum bilgiye dayalı olmalıdır ve eğer bu durum eksikse bunun en büyük suçlusu bilim adamlarıdır. (Wallace&Wolf, 2020, sf.158) Aynı zamanda Mills iktidar güç seçkinleri çözümlemesi ile de Marksçı söylemle benzemektedir. Pierre Bourdie ise bu söylemin dışına çıkarak çatışmalarda eğitimsel ve kültürel etkilerin önemli olduğunu vurgulayıp güç ve çatışmanın her alanda farklılaştığına değinmiştir. Aynı zamanda Simmel çatışmanın sebebinin üretim süreci değil mübadele olduğunu vurgulaması ile de Marksçı söylemden ayrılmıştır. Ralf Dahrendorf ise çatışmayı toplumsal dinamiğin ana sebebi olarak görürken her toplumun istemese de bu öğelere sahip olduğunun altını çizer. Dahası, Lewis Coser görüşünü açıklarken yapısal-işlevselci kuramı eleştirir ve çatışmanın insanlar birbirine bağlı olsa dahi oluşacağını söyler fakat bu görüş ekonomik bazlı değil yaşamsal süreçle alakalıdır. Gördüğümüz üzere birçok çeşit anlayışı barındıran çatışma kuramları genel olarak güç kavramının ve bireyler arası çatışmaların üzerinde durur. Fakat, fazla sınırlayıcı olması sebebi ile eleştirilere maruz kalır.

Önerilen Yazı
Çatışmacı Kuram Nedir? Özellikleri | Temsilcileri

Sonuç olarak, iki kuramın esas farkları toplumsal sürecin oluşumuyla alakalı olan teorilerdendir. Söylediğim gibi işlevselciler toplumun denge sistemi kuracağını öngörürken çatışmacılar ise toplum güç mücadelesi ile var olmaktadır. Toplumsal farklılıklar işlevselcilikte bütünleşme ile çözülürken, çatışma kuramları bunun eşitsizlik sebebi oluşturduğunu vurgular. Aynı zamanda işlevselcilikte toplum statik bir yapıda iken çatışmacı kuramda toplum mücadeleler sebebi ile sürekli değişmektedir.  Bana göre bu iki yaklaşımdan çatışmacı kuram toplumun oluşumu ve işleyişine dair daha gerçekçi açıklamalarda bulunur. Rekabet ve mücadele toplumsal alanın her evresinde insan hayatının içerisindedir. Her düşünce gelişiminde ve ilerleyişinde zıtlıkları barındırır. Daha geniş manada uluslararası ilişkiler kapsamından bakıldığında tarihin her evresinden devletler arası çatışmaların meydana geldiğini ve bu durumun yeni düzenler oluşturduğunu görebiliriz. Yapısal işlevselcilik bir bütünlük ve denge atfeder fakat gerçek hayatta toplumsal olgular ve sistemler bu kadar düzgün şekilde ilerlemez. Güç ilişkileri bu denge sistemini yıkma potansiyeline sahiptir ve hayatımıza etki eden en ufak alanda dahi güç ilişkilerini kırmak zorunda kalırız. Bir iş sahibi olabilmek için bile çoğu zaman deneyimlerimizle değil o işi elde etmek için güçlü olanlarla mücadele ederiz. Bu da bence toplumsal sistemin esasını çatışmacı kuramın daha iyi açıkladığının en önemli göstergelerindendir ve mücadelemizin istikrarı bizi başarıya götüren en temel etken olacaktır.

Kaynakça

  • Alison Wolf & RuthA. Wallace. Çağdaş Sosyoloji Kuramları: Klasik Geleneğin İyileştirilmes. Doğu Batı Yayınları, 2013.
  • Fatıh, Aman. Sosyoloji Teorilerine Aktörler-Faktörler Bağlamında Bir Bakış Denemesi. Sinop Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi. 2017, 1.1: 17-28.
  • George Ritzer. Modern Sosyoloji Kuramları. De Ki Yayınları, 2012.

Yorum Yap

Yorum yap