Yerli Sosyoloji Söyleminin Politik Çözümlemesini Yapmak

yerli sosyolojisi

Yerli sosyoloji kavramı sosyoloji camiasında çokça duyduğumuz ve duyacağımız ancak bir türlü sınırlarını ve tam anlamıyla neye referans ettiğini bilmediğimiz bir fenomen. Allah affetsin bazı dönemler benim de kullanmaktan geri durmadığım bir kavram. Ancak rasyonel düşünce insanı yerli olana bir şeyler katmak istiyorsak hamasi yerli söylemler tekrarlamak yerine evrensel olandan alacağımız çok şeyin olduğu fikrine sevk ediyor. Ki bilim tarihi de bunu başaranların öyküleriyle dolu aslında.

Sosyoloji Türkiye’de yüz yılı aşkın bir süredir devinim halinde bilimsel serüvenini sürdürmekte ancak bu yazıda değineceklerim bilimsel bilgi birikiminin kümülatifliğinin aksine sosyoloji lafzı altındaki söylemlerinin Pareto’nun siyaset çözümlemesini andırır biçimde ‘’el değiştirmelerini’’ anlama çabasının ürünüdür.

Türkiye’de sosyolojinin tarihine baktığımızda Osmanlı’nın son dönemleri sosyoloji yani içtimaiyat ile az buçuk ilgisi olan aydınların dünya görüşleri ve deneyimlediği sosyal sorunlar dairesinde birtakım çözüm önerileri ortaya koymak konusunda şahsımca ‘’samimi’’ fikirsel denemeler ile karşılaşıyoruz. Gökalp’in devlet ve ulusu odağa yerleştiren bilimsel çabaları gibi Prens Sabahattin’in önerdiği tikelleştirilmiş sosyal yapılar sonuçları itibariyle gayet tabi çetrefilleşebilse de düşünsel motivasyonları anlamında aynı özden beslenmekte. Ya da Said Halim Paşa’nın Buhranlarım eserinde kaleme aldığı dil ve üslup dönemin sosyo-politik konjonktürünün çözümlemesi ile beraber daha din merkezli bir bakış açısını önerse de yine temelde krizdeki Osmanlı toplumuna ‘’ilaç bulma’’ çabasını görüyoruz.

Gökalp ve Sonrası

Derken Gökalp’in kurduğu ilk sosyoloji kürsüsünün (1914) etrafında birleşen aydınlar Türkiye Cumhuriyeti’nin de kurulması ile bir retorik elde ettiler. Aslında bu durum sosyolojinin bilgisi adına ilk köklü Türk ekolünü inşa etme girişimlerinde hakim siyasi atmosferin onlar için sunduğu avantaj olarak da okunabilir. Kaldı ki dönemin devlet programının yönünün; edebiyat, sanat, spor gibi alanlarda da milliyetçi söylem ve ekollere hiç olmadığı kadar alan açtığı bir dönemden söz ediyoruz. Ancak şunu net bir şekilde söyleyebilirim ki sosyoloji üzerindeki bu milliyetçi retorik söylemsel iktidar çabasından ziyade sadece bir fikre mensup insanların sosyoloji cemiyetine dahil olabilmesi gibi bir yapıda seyretmişti. Darül Fünun Sosyoloji kürsüsünün sosyolojiye karşı yaklaşımları da ‘’sosyal fizik’’ yapıyormuşçasına pozitivist eksende olduğu için günümüz tahakküm sahalarından söz etmek pek mümkün de değil. Neden ‘’söylemsel iktidar’’ demeyi tercih ettiğimi kronoloji günümüze doğru yaklaştıkça daha net anlayacağız.

Yeni Ekoller Yeni Yaklaşımlar

Sonrasında DTCF ve ODTÜ sosyoloji kürsülerinin açılması ile yeni ekoller şekillenerek İstanbul’dan ayrı bir seyirde gelişim göstermeye başladı; bu ekollerden çıkan hatrı sayılır saha çalışmaları ve dünyayı okuyabilmeyi başaran yeni yaklaşımlar ile İstanbul kürsüsünün prestiji belirli ölçüde sarsıldı. Behice Boran gibi aktüel politikada da birçok söz söyleyen bunun yanında akademik üretimlerinde de başarılı bir çizgi izleyen isimler sanıyorum DTCF ekolünün bir stereotipidir.

1980 sonrası dünyanın, Türkiye’nin ve sosyal teorinin ilgisinin dönüştüğü yıllarda kapitalizm eleştirisinde birleşen sosyolojik tavır sosyal bilimleri sol siyasetin gölgesinde bıraktı desek de yeridir; evet çok anlamlı ve yerinde tahliller ile karşımıza çıkılsa da bunların aktüel siyaset ile ilişkisiz olduğunu söylemek mümkün değildir.

Muhafazakar Aydın Kuşağı

1990’lar Türkiye’de İslamcılığın hiç olmadığı kadar görünür olacağı büyük bir dönemi beraberinde getirirken bu durum sosyoloji için de değişmedi ve aslında bu zamana kadar hiç rastlanılmayan bir retorik ve ‘’söylemsel iktidar çabası’’ bu yeni muhafazakar aydın kuşağı için önceki dönemin ‘’hırsını almak’’ olarak da algılanmış olabilir. Geride bıraktığımız otuz yıl akademide muhafazakar dönüşümü temsil ediyor olsa da üretim anlamında muhafazakar paradigma ne durumda sorusunu sormamız gerekiyor. Besim Dellaloğlu hocanın ‘’Yerli Sosyoloji Söyleminin Sosyolojisi’’ başlıklı denemesinden bir pasaj ile buna cevap vermek istiyorum. ‘’Bu kadar yaygın ve güçlü söylemin yaklaşık 30-40 yıl içinde beğenmediklerinin karşısına bazı kitaplarla, tezlerle kısacası üreterek çıkması gerekirdi. Başka bir deyişle bu söylemin yaygınlığına uygun bir paradigmatik dönüşüm gerçekleşmedi. Çünkü mesele öncelikle bilimsel, akademik, epistemolojik değildi.’’

‘’Tek Sosyoloji’’

Araştırmacıların çalışacakları konulardan atıfta bulunacakları isimlere kadar yerlilik-gayri yerlilik ekseninden sınıflandırmalarda bulunan bu muhafazakar akademi kuşağının önde gelenleri neyin yerli olup olmadığını da kendi zihinsel şemalarına göre ilan etmekte geri durmayarak; coğrafi menşeili yerlilik terimi içerisine kilometrelerde uzaktaki Ali Şeriati gibi isimleri yerleştirmekte bir beyis görmüyor. Elbette coğrafya aşırı bir yerellik olsa gerek söz edilen ancak bu tasnifin dayanakları yine eksikler üzerine kurulu. Tabi ki bu tasnifte gündelik politikada kullanılan ‘’tek millet’’ kavramındaki ‘tek’in fluluğu da önemli duruyor. Batı menşeili neredeyse tüm değer ve kavramlara karşı çekimser duran mevcut akademik kuşak için yerliliğin sınırlarını algılamak oldukça zor olabiliyor.

Yerli Sosyal Bilim Kimin Meselesi?

”Yerli” denilince akıllarda milliyetçi bir suret canlansa da mesele pek de milliyetçiler ile ilgili değil hatta yarı beynelmilel muhafazakarlığın problematiği gibi gözüküyor.

Şayet milliyetçi entelektüellere baktığımızda Ziya Gökalp ve yakın çevresi hariç pek de ”yerli bilim” vurgusu göremeyiz. Evet meselelere baktıkları yer ekseriyetle Anadolu olsa da batı menşeili bilimlerin yöntemlerinin yerlileştirilmesinden söz ettiklerine rastlamak güç. Prof.Dr.Erol Güngör evrensel ölçütlerde psikoloji ürünleri ortaya koymasa Kenneth Boulding’in kendisi için “Altın beyinli adam” sözleri bile yetersiz kalır’ demesi mümkün olur muydu şayet? Ve muhtemelen Ziya Gökalp de “ Türk içtimaiyatçıları, bir taraftan Türklüğün, içtimaî tekâmülün hangi seviyesinde bulunduğunu, hangi medeniyet dairelerine mensup olduğunu, bu medeniyetler­le Türk harsı arasında ne gibi farklar bulunduğunu aramalıdır. Diğer taraftan da milletlerin intizam ve terakkisi, ne gibi içtimaî kanunlara tâbi olduğunu tetkik ederek millî hayatımıza sekte veren marazî amillerin bu kanunlar dairesinde tedavisine çalışmalı, millî tekamülümüze selim bir istikamet vermeye uğraşmalıdır. “ sözlerinde dahi günümüzde anlaşılan anlamıyla bir yerli sosyoloji değil Besim hocanın da söz ettiği üzere ”Türk’ü tema edinen” bir toplumbilim öneriyordu.

Öteki taraftan beynenmilel fikirsel akımlara daha yakın gözüken Behice Boran’ın ya da Ulus Baker’in ‘’yerli’’ olmadığını söylemek ne kadar mümkün? Besim Dellaloğlu hoca mevzubahis yazısında yerli ürolojiden söz edilemeyeceği ile bağlantılar kurarak yerli sosyolojinin de metodolojik anlamda pek mümkün olmayacağını belirtiyor. Sosyoloji ancak bir bilgiye ulaşma aracı olarak ‘kullandığımız ölçüde’ yerli olabilir. Bu durumda Türkiye’de araştırmalarını gerçekleştiren ve kayda değer çalışmalar ortaya koyan sosyologları nasıl gayri-yerli ilan edebiliriz?

Batının Bayisi Miyiz?

Günümüzde birtakım muhafazakar aydınlar her ne kadar evrensel bilim paradigmasını takip eden ürünlere ve sahiplerine ”batının bayiliğini yapmak” gibi bir ithamla yaklaşsalar da yerli olan için üretmenin evrenseli takip etmeyi gerektirdiği gerçeğini de unutmamak gerek. Elbette hangi yaklaşım ve metot daha kullanışlı ise adeta bir doğa bilimleri uzmanı gibi onu öncelemek pragmatistliği ölçüsünde yerli olana da yarar sağlayacaktır; sahi bu batının bayiliği midir? Sosyoloji de batının sistematikleştirdiği birçok değer ve bilim dalı gibi insanlığın ortak mirası olarak algılandığı ölçüde işlevsel olabilir diyerek Besim Dellaloğlu hocanın ‘’Yerli Sosyoloji Söyleminin Sosyolojisi’’ başlıklı denemesinde kaydettiği şu sözlerle noktalamak istiyorum:

”Artık şunu kabul edelim. Sosyoloji bir bilimdir. Hatta sosyoloji toplumun doğa bilimidir. Dolayısıyla yerli üroloji ne kadar mümkün ise, yerli sosyoloji de o kadar mümkündür. Tüm diğer modern bilimler gibi sosyoloji de Batı’da inşa edilmiştir. Ama bir kez vücuda geldikten sonra artık herkese aittir. Tıpkı hepimizin cebindeki akıllı telefonlar gibi. Yerli sosyoloji veya yabancı sosyoloji yoktur. Kaliteli sosyoloji ve kalitesiz sosyoloji vardır. Türkiye’yi daha fazla tema edinen veya daha az tema edinen sosyoloji vardır. Hatta biraz had zorlama pahasına şöyle bile denebilir: Sosyoloji olan ya da sosyoloji olmayan vardır.”

Yorum Yap

Yazar Hakkında

Merhaba, ben Furkan Aksu.Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Disiplinlerarası Sosyal Politika ABD. ve Sosyal Hizmet ABD. Aile ve Evlilik Danışmanlığı programlarında yüksek lisans yapmaktayım.İnsanı, doğayı, toplumsal olanı ve dinamiklerini ve en başta "kendimi" tanımaya karşı uğraşlarım için buradayım.

Yorum yap

Yorumlar (2)

  1. Mahmut Karaman 1 sene önce

    Furkan Bey, özelden yazışabilir miyiz?

  2. Milliyetçi söylemin ayrıştırıcı yerelci söylemin ise birleştirici olduğuna dair çok yaygın bir kanı var. Liberal-Anayasacı temelde farklı milliyetçiliklerin bile aynı coğrafyada tutunması mümkün iken yerlilik söyleminin merkezi bir unsuru olan Doğu-Batı ayrımı bizi dünyanın belirli coğrafyalarında üretilen bilimsel bilgiye karşı şüpheyle yaklaşmaya iter. Zaman zaman tarihsel, dinsel bir savaşım olarak sunulan yerli söylemi kültürel olarak hiç de buralı olmayan toplulukların kaderini ortakmış gibi göstermektedir. Milliyetçilik etnik ve ayrımcı bir açıdan yapılmadığında farklı siyasal görüşlerle aynı parlementoyu paylaşabilir. Milliyetçi olanlar ve olmayanlar kulak tırmalamaz. Ama yerli olanlar – olmayanlar söylemi yıkıcı, düşman üretici özelliktedir.
    Bir milliyetçi değilim. Milliyetçiliğin de hayırlı bir anlam sistemi olduğuna inanmam. Ancak yerliliğin milliyetçilikten daha ılımlı, olumlu veya birleştirici gibi sunulması sağlam olmayan argümanlara dayalıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir