İlginizi Çekebilir
  1. Ana Sayfa
  2. Kitap-Film Analizi
  3. Alman İdeolojisi Kitap İncelemesi

Alman İdeolojisi Kitap İncelemesi

alman-ideolojisi

Alman İdeolojisi

Karl Marx, 19. Yüzyılda yaşamış, burjuvanın, sınıfsallığın ve kapitalizmin topluma verdiği zararları gözlemleyerek kendi felsefesini ve devlet anlayışını oluşturmuş, hayatını fikirlerine adamış bir Alman filozof, sosyolog, ekonomist ve bilimsel sosyalizmin kurucusudur. Friedrich Engels ise Marx’ın yol arkadaşı, ekonomik ve fikirsel desteğidir. Karl Marx’ın, Marx olması için en az Marx kadar çabalamıştır.

Alman İdeolojisi Marx ve dava arkadaşı olan Friedrich Engels tarafından kaleme alınmış bir eserdir. Yazarlar, üretim, birey, özel mülkiyet, emek, bilinç, iş bölümü, egemenlik, üretim aletleri, sanayi, kent ile kır çatışması, manüfaktür ve sınıflar üzerine odaklanmış ve bu dinamiklerin toplumsal etkilerine yoğunlaşmıştır. Aynı zamanda eserde tarihsel materyalizm ve yabancılaşma gibi Marx’ın felsefesine yer verilmiştir. Bu bağlamda kitapta, Marx ve Engels tarihte bir makas değişimine zemin hazırlayan argümanlarının temelini açıklamaya çalışmışlardır.
Karl Marx, Hegel’in felsefesinden oldukça etkilenmiştir. Hegel okuduğunda gözlerindeki perdenin kalktığını söyler. Hegel tarihsel idealizmi kurgulamıştır. Bir fikir (tez) ortaya çıkar, sonrasında tezin antitezi ortaya çıkar ve sentez oluşur. Marx, Hegel’in diyalektiğini maddeye dönüştürmüştür.[1] Yani Hegel çatışmanın dış alemde olduğunu iddia ederken Marx toplumsal yaşamda olduğunu söylemektedir. Aslında Hegel’in diyalektiğini Marx yeniden formüle etmiştir.

Marx’a göre, tarihin ilk öncüleri canlı varlıklardır.[1]İnsanlar diğer canlılardan bilinçle, iradeyle, inançla ve fiziksel olarak ayrılırlar. Aynı zamanda insanların kendi ihtiyaçlarını gidermek için üretim yapmaları onları diğer canlılardan ayıran en büyük özellikleridir. İnsanlar, maddi yaşamlarını üretirken aynı zamanda kendi geçim araçlarını üretirler. Üretim, nüfusun çoğalmasıyla ortaya çıkar. Bu da üretim ve insan ilişkilerini etkiler. Sonuç olarak insan ilişkilerini üretim belirler.

İş bölümü, üretimin ve tüketimin farklı kesimlere ayrışması olarak tanımlanabilir. Sanayileşme, iş bölümünü beraberinde getirir. Fabrikaların işçi çağrıları ile insanlar tarım yapmayı bırakarak kırlardan kentlere göçerler. Bu durumda kent ve kır çatışmasını beraberinde getirmiştir. Bir ulusun gelişmişlik düzeyi iş bölümü ve üretimi ile doğru orantılıdır. Bu bağlamda, ulusların birbirleriyle olan ilişkileri de iş bölümü ve üretim gücüne bağlıdır. Marx’a göre iş bölümünün gelişmesi farklı mülkiyetleri işaret eder. Bu mülkiyetler aşiret, antik, ve feodal mülkiyetleridir.[2]Aşiretsel mülkiyetlerde, toplum, üretimin ilk kademesi olan tarım veya hayvancılıkla uğraşır. Aşiret mülkiyetlerin birleşmesiyle oluşan antik mülkiyetlerde kölelik mevcuttur. Toprağın ekilip, biçilmesi ile özel mülkiyet komünal mülkiyete bağlı olarak gelişmeye antik mülkiyette başlamıştır. Daha sonra özel mülkiyet anlayışı git gide bireysel bir zemin kazanmıştır. Böylece iş bölümüyle ilişkili olarak toplumsal sınıflar ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda, üretim gücünün bir kesimin elinde toplanması feodal mülkiyeti ortaya çıkarmıştır. Daha sonra ki dönemde sanayileşmeyle birlikte iş bölümü sermayeye sahip olanlar ve sermayeye sahip olmayan proleterya arasında kendisini göstermiştir.

Marx maddi varlığın öncelikle var olduğunu düşünmektedir. Maddi varlıkta düşünceyi şekillendirmektedir. Aynı şekilde Marx ve Engels “Yaşamı belirleyen bilinç değil tersine bilinci belirleyen yaşamdır.” [3]diğer bir deyişle “Bireyin varlığından yola çıkılarak bilince ulaşılabilir.”[4]der. Düşünce ve bilinç maddi varlığın bir ürünüdür. Bu bağlamda, Descartes’in “Düşünüyorum, öyleyse varım.” düşüncesine atıfta bulundukları gözlemlenmektedir.

Marx’a göre kurtuluş zihinsel değil tarihsel bir iştir.[5]Yani kurtuluşun/özgürleşmenin maddi olarak; ticarette, ekonomide, sanayide gerçekleşmesi gerektiğini ve maddi özgürlük olduğu sürece zihnin de zaten hürriyetine kavuşacağını söylemektedir. Fakat, ticari/ekonomik özgürlük olsa bile zihin işgal altındaysa yine başkalarının isteklerine cevap verilebileceği unutulmamalıdır. Üretim zihinde başlamalı. Zihin hiçbir baskıya/algıya maruz kalmadan argümanlarını ürettiği sürece maddi özgürlüğün de bir yolunu bulacaktır. Buna toplumların en küçük yapı taşı olan bireylerden örnekler verilebilir. Hem maddi hem zihinsel sömürü altında kalmış topluluklardan zihinlerini kullanarak maddi hürriyetlerine de kavuşmuş bireyler çıkabileceği gözden kaçırılmamalıdır. Günümüzde de bu durumun birçok örneği vardır.

Marx için tarihin başlangıcından beri var olmuş üç uğrak vardır. Bunlardan ilki tarihsel eylemin, insanların ihtiyaçlarını gidermek için ürettiği yani, maddi eylemlerdir. İkincisi, üretilen maddelerin beraberinde getirdiği ihtiyaçlardır. Üçüncüsü ise ailedir. Bu üç uğrak birbiriyle ilişki içindedir ve bu üç uğrağı ilk olarak tarihin bir arada tuttuğunu söylemiştir. Bu bağlamda bilincin saf olmadığını ve toplumsal bir ürün olduğu kanısına varmıştır.[6]Dolayısıyla bilinç üretim ve üretim ihtiyacının artmasıyla gelişir. Bunun sonucunda egemen sınıf, toplum ve bilinç çelişkiye düşer. Üreticiler ile tüketiciler arasında çatışma olmamasının yolu üretim ile tüketim arasındaki iş bölümünün ortadan kaldırılmasıdır.

19. yüzyılda fabrika işçileri bir makine gibi çalışıyordu. Marx’ın da üzerinde durduğu sınıf çoğunlukla fabrika işçileriydi. Marx, bireyin sarf ettiği emeği, harcadığı vakti ihtiyaçları doğrultusunda parayla satmasını “yabancılaşma” olarak isimlendirmiştir. Yani insanların emeğine yabancılaşmasını kastetmiştir. Yabancılaşmadan kurtulmak için iki tane gerekli yol gözlemlemiştir.[7]Bunlardan ilki özel mülkiyettir. İnsanın mülkiyetini tamamen yitirince, maaştan başka herhangi bir mülkiyete sahip olmadıktan sonra bu yabancılaşmaya karşı bir müdahale gerçekleştirebilmesidir. Aynı zamanda özel mülkiyetinde kaldırılmasını büyük sanayiyle gerçekleşebileceğini söylemiştir. İkincisi ise mevcut olan egemenlikle çelişkili bir hal almasıdır. Özel mülkiyet sınıfların temelini oluşturur. Komünizmin sınıfsız bir toplum öngörmesi aslında özel mülkiyetin olmadığı bir toplum öngörmesinden kaynaklanmaktadır. Mal herkesindir, komün olanındır. Hiç kimsenin olmayan mal devletin elinde toplanmaktadır. Kapitalizmde insanların emeklerini egemen sınıfa satmalarını eleştiren Marx, insanların emeklerini devlete satmalarını savunarak “devlet kapitalizmi” çelişkisine düşmektedir. Sonuç olarak özel mülkiyette insanın bir emeğinin sonucudur ve her birey emeğinin karşılığına kavuşmalı ve onu istediği maddeye döndürebilmelidir. Bu düşünce toplumları az çalışanla çok çalışanın aynı gelire sahip olduğu bir düzene götürebilir. Lakin, insanın emeğine yabancılaşması günümüzde canlılığını koruyan bir kavramdır; proletarya, egemen sınıfın gücünü arttırmak için çalışmaktadır. Sorun insanın emeğine hak ettiği karşılığın verilmemesindedir.

Ulusların birbirleriyle ilişki halinde olmasıyla birlikte bireyler başka uluslar içinde dolayısıyla dünya için çalışmaya başlamıştır. Yani dünya tarihi her geçen gün büyüyerek gelişmiştir. İnsanlar dünya pazarının kölesi olmuştur. Marx’a göre bu durumdan kurtuluş ancak devrim ile gerçekleşir.[8]Devrim, sadece düzeni baştan başlatmak için değil, maddi ilişkilerin ve üretim ilişkilerinin yeniden formüle edilmesi anlamına gelmektedir. Hakikatini kaybetmiş, kendisine dayatılan hayat standartlarının gölgesinde kalmış toplumlar için mevcut ilişkilerin yeniden biçimlendirilmesi şarttır. Günümüze baktığımızda da dünyada ki birçok topluluk kapitalizmin etkisi altındadır. Kapitalizm insanların bağımlılık duygusunu sömürmüştür ve onları belirli hayat standartlarına mecbur etmektedir. Bu standartların dışındaki normlar tarih dışı barbar olarak değerlendirilmekte ve modern normlarla bağdaştırılmamaktadır. Bağımlı olduğunu fark eden bireyler bile onu terk edememektedir. İnsanların bu bağımlılıktan kurtulması için büyük bir yenilik gerekmektedir. Ancak bu devrim kadar büyük bir yenilik mi olmalı düşünülmelidir. Geçmişteki deneyimlerle/ bireylerin işine yarayan maddelerle ileriye gitmenin zaman kazandıracağı ve toplumun adaptasyonunu kolaylaştıracağı unutulmamalıdır.

Tarihsel materyalizm anlayışı[9], toplumun tasarımının maddi ilişkilerden türediğini açıklamaktadır. Bu anlayışa göre kültür, sanat, fikirler ve sosyal dinamikler maddi ilişkilerin sonucunda üretilmektedir. İnsanların birbirleriyle pragmatik ilişkiler kurduğu reddedilmez bir gerçektir. Fakat tarihi tek bir uzuva indirgemek tinsel olanı göz ardı etmek demektir. Manevi değerler toplumların yol göstericisidir. Aynı şekilde kültür, sanat, fikirler ve sosyal dinamiklerde maddi olanı etkileyebilmekte ve hatta her topluma özgün şekilde anlamlandırmaktadır. Marx maddi olan dinamikler ile maddi olmayan dinamikler arasındaki ilişkiyi deterministik bir bağlamda ele almaktadır. Tarihsel materyalizm anlayışına göre temel/maddi olan altyapı maddi olmayan dinamiklerin ele alındığı üst yapıyı şekillendirmektedir. Lakin bu değerlendirme aslında indirgemeci ve sabit verili bir değerlendirmedir. Çünkü maddi olmayan dinamiklerde aslında kendi arasında bir etkileşime sahiptir. Bununda ötesinde maddi olmayan dinamikler aynı zamanda maddi dinamikleri etkiyebilmekte ve şekillendirebilmektedir. Dolayısıyla bu dinamikler arasında karşılıklı bir etkileşim söz konusudur. Bugün gelinen noktada Marx’ın yorumunun yeniden formüle edilmesi/yorumlanması gerekmektedir.

Egemen sınıf kendi fikirlerini her zaman toplumlara dayatmıştır. Marx bu tezi “… aristokrasinin egemen olduğu zamanlar namus, onur, bağlılık vs. kavramları egemendi ve burjuvazinin egemen olduğu zamanlar özgürlük, eşitlik vb. kavramlar egemendi. Bu bütünüyle egemen sınıfın kendisinin inandığı şeydir.”[10]diyerek kanıtlamaktadır. Günümüzde de küreselleşen dünyaya baktığımızda egemen sınıfın fikirlerinin toplumların birçoğunda kabul gördüğü gözlemlenmektedir. Marx, egemen sınıfın fikirsel egemenliğinin de devrimle son bulacağını düşünmektedir. Çünkü “…devrimci sınıf kendisini, bir sınıf olarak değil de, hemen bütün toplumun temsilcisi olarak sunar…”.[11]Burada bireyin varlığı göz ardı edilmektedir. Egemenliğe sahip olan kişilerin/sınıfların ideolojisini unutup hakimiyetine odaklandığı gözlemlenmektedir. Dolayısıyla, devrimcilerde yani komün devlet proleterya sınıfının egemenliğini kurabilir. Diğer yandan da proleterya, kapitalizmde olduğu gibi komünist devleti yönetenler tarafından da sömürülebilir.

Kent ile kırın ayrılması iş bölümünü ve egemen sınıfı güçlendiren adımlardan biridir. İş bölümünün genişlemesi, ticaretin ve denizciliğin büyümesi ve manüfaktür el birliğiyle büyük burjuvaziyi oluşturmuştur.[12]Bunun sonucunda altın gümüş ihracatı yasağının kalkması ve çeşitli borsa oyunları gibi etmenler para sisteminin gelişiminin doğurmuştur. Dünya pazarı ve sanayinin gelişmesiyle tüm doğaya ait olan her şey sermayeye dönüşmeye başlamış ve kentlerin yerini modern sanayi devletleri almıştır. Büyük sanayi tüm toplumları modernize etmiştir. Marx, bu oluşumun bağlarını kendince gözlemleyerek bulmuştur ve bu bağları çözmek için ürettiği tezlerle özel mülkiyetin olmadığı, iş bölümünün bireylerin elinde olduğu, kent ile kır ayrımının olmadığı bir devrim ile komünist devleti iyi toplum için öngörmüştür.

Marx’a göre insanlar üretim yeteneğine sahipler fakat fabrikalar insanları sınırlandıran ve yeteneklerini körelten yerlerdir. Proleterler “..kendilerinin ya da başkalarının kafalarında canlandırdıkları bireyler değil, gerçek birerler, yani etkide bulunan maddi üretim yapan, dolayısıyla belirli maddi ve kendi iradelerinden bağımsız sınırlılıklar, verili temeller ve koşullar altında faaliyet gösteren bireyler…”der. Proleterlerin her birinin mülkü hepsinindir, her birinin bir sürü üretim aleti vardır. Proleterya bir önceki karşılıklı ilişki ve toplumsal örgütlenmeyi devirmelidir.[13]Unutulmamalıdır ki birey kapitalizmin etkisinde kalırsa üretkenlik yeteneğini kaybeder. Fakat kapalı bir toplumun içinde kalırsa da üretkenlik yeteneğini kaybeder. Bireyin üretmek için zihinsel özgürlüğe ve özünü bulmaya ihtiyacı vardır.

Üretici güç komünizmde ekonomiye indirgenmiştir. Fikir, bilgi, kültür, devlet organizasyonuda bir üretimdir. Bunlar tarihi şekillendiren önemli şeylerdir. Marx bunu sadece ekonomiye indirgediği için argümanını kısıtlı bir çerçevede sınırlandırmıştır. Çünkü üretim sadece ekonomik üretimden ibaret değildir. Kültürel üretim, bilgi üretimi, teknolojik üretim, siyasal üretim, üretimin çeşitleri arsındadır. Bu bütün üretim gücünü elinde tutanlar hayati roller üstlenmişlerdir. Bugün mevcut kapitalist düzenin sadece ekonomik üretim üzerine temellendiği argümanı kapitalizmin insanı ilgilendiren diğer alanlardaki iktidar ilişkilerini örtmektedir. Kapitalizm kendisine sadece ekonomik üretim inşa etmemiştir. Bilişsel üretim, bilgi üretimi, kültürel üretim ve teknolojik üretim kapitalizmin üzerine tesis edilmiştir. Bu bağlamda, Marx’ın sadece materyalist bir şekilde kapitalizmi ele alması eksik ve indirgemeci bir değerlendirmedir. Aynı zamanda girişiminin başarısız sonuç almasının da sebebidir. Ancak Marx’ın toplumda rahatsız olduğu durumlar, kapitalizmin toplumlar üzerindeki etkisi günümüzde de daha da fazla artarak güncelliğini korumaktadır. Yani Marx’ın başarısız çıkarımlarına rağmen değerli tohumları vardır. Günümüzde Marx’ın ektiği tohumlar daha geniş çerçevelerde değerlendirilerek filizlenmeyi ve insanlığın kurtuluşuna katkıda bulunmayı beklemektedir.


[1]Karl Marx-Friedrich Engels, Alman İdeolojisi, Sol Yayınları, Ankara 2018, s.38
[2]Karl Marx-Friedrich Engels, Alman İdeolojisi, Sol Yayınları, Ankara 2018, s.39
[3]Karl Marx-Friedrich Engels, Alman İdeolojisi, Sol Yayınları, Ankara 2018, s.45
[4]Karl Marx-Friedrich Engels, Alman İdeolojisi, Sol Yayınları, Ankara 2018, s.45
[5]Karl Marx-Friedrich Engels, Alman İdeolojisi, Sol Yayınları, Ankara 2018, s.47
[6]Karl Marx-Friedrich Engels, Alman İdeolojisi, Sol Yayınları, Ankara 2018, s.54
[7]Karl Marx-Friedrich Engels, Alman İdeolojisi, Sol Yayınları, Ankara 2018, s.59
[8]Karl Marx-Friedrich Engels, Alman İdeolojisi, Sol Yayınları, Ankara 2018, s.64
[9]Karl Marx-Friedrich Engels, Alman İdeolojisi, Sol Yayınları, Ankara 2018, s.66
[10]Karl Marx-Friedrich Engels, Alman İdeolojisi, Sol Yayınları, Ankara 2018, s.74
[11]Karl Marx-Friedrich Engels, Alman İdeolojisi, Sol Yayınları, Ankara 2018, s.74
[12]Karl Marx-Friedrich Engels, Alman İdeolojisi, Sol Yayınları, Ankara 2018, s.79
[13]Karl Marx-Friedrich Engels, Alman İdeolojisi, Sol Yayınları, Ankara 2018, s.96

Yorum Yap

Yazar Hakkında

Merhabalar, İstanbul S.Zaim Üniversitesi Sosyoloji bölümü lisans öğrencisiyim. Dünyayı okumaya çalışıyorum bir yandan da yazıyorum.

Yorum Yap

Yorumlar (2)

  1. esrayurteri_avatar
    1 hafta önce

    “Hakikatini kaybetmiş, kendisine dayatılan hayat standartlarının gölgesinde kalmış toplumlar için mevcut ilişkilerin yeniden biçimlendirilmesi şarttır.”

    İçinde bulunduğumuz çağda egemen olan düzenin en temel ihtiyaçlarımızı bile göz ardı ettiğini, daha doğrusu sömürdüğünü sorgulamaya başladığım bir anda, karşıma çıkan bu yazıyla zihinsel özgürlüğümün nasıl ketlendiğini farkettim. Okuyup, yazdığın dünyayı bize de aktarman hakikati arayıp bulma motivasyonu oluşturdu. Teşekkürler 🙂 Emeğine, kalemine sağlık..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir