1. Ana Sayfa
  2. Kitap-Film Analizi
  3. Karl Marx ve Friedrich Engels- Alman İdeolojisi(Feurbach) Kitap İncelemesi

Karl Marx ve Friedrich Engels- Alman İdeolojisi(Feurbach) Kitap İncelemesi

Alman ideolojisi

Alman İdeolojisi kitabı Karl Marx ve Friedrich Engels tarafından 1845 yılında Marx’ın yazdığı Feurbach tezlerinin geliştirilmesi sonucu ortaya çıkan bir ortak çalışma ürünüdür. Feurbach tezlerinin on birincisinde yazdığı gibi “Filozoflar dünyayı değişik biçimlerde yorumlamaya çalıştılar, oysa asıl olan onu değiştirmektir.” düşüncesi kitabın aslında eleştirel özünü daha girişteyken bile okuyucuya hissettirmeye başlar. Alman felsefesinin yanlış tarzı ve sanki felsefenin gökten yeryüzüne inmiş gibi anlatılan kutsal tavrı yazarların ele aldığı esas sorundur. Peki, bu neden Marx ve Engels’i rahatsız etmiştir? Onlar yaşanan hiçbir olaydan insan öznesinin soyutlanamayacağını ve bu nedenle gerçek dünyada gerçek araçları kullanmadan yaşanılan sorunların çözülemeyeceğine inanırlar. Bu da bize onların tarihsel materyalizmi temel alıp tarih ve insanı her şeyin temeline oturtarak yaşanılan dünyayı algılamaya çalıştıklarını gösterir. Kitap aynı zamanda üretim araçlarının kullanımı, bunun toplumdaki tabakalara etkileri, proletaryanın zaman içinde yapması gereken davranışları toplumsal oluşum süreci bağlamında ele alarak Marx ve Engels’in görüşlerinin temelini yani Marksizm’i anlama açısından bize yol gösterici bir kılavuz niteliğindedir ve Hegel’ci sosyal teoriyi reddedip gerçek dünya temelli açıklamalar yaptığı için önemlidir.

Alman İdeolojisi

Feurbach üzerine tezler Alman ideolojisinin başlangıcıdır. Kitap Alman ideologlarının eleştirisi ile başlar. Almanların tarihi açıklarken insan faktörünü ana aktör olarak kullanmaması yazarlara göre büyük bir sorundur. Marx Almanların insanı temel almayan felsefesini reddederek, materyalist tarih anlayışı ile insanın öncül varlığını ve tarih boyunca yaşanan olayları insan faktörü altında değerlendirerek bireylerin örgütlenişi sonucu ortaya çıkan toplum ve toplumdaki insanların hangi şartlar altında bir arada olduğuna odaklanır. İnsanları hayvanlardan ayıran en önemli faktörlerden biri olan geçim sıkıntısı ve geçim kaynağını elde etme fikri üretim ve birey ilişkilerinin özütünü oluşturur.  Kitapta bu ilişki sonucu işbölümünün oluştuğunu ve bunun da üç ayrı mülkiyet biçimi ortaya çıkardığını söyler. İlk mülkiyet biçimi aşiret tarzı mülkiyettir. Bu gelişimin ilk evresi olan safhadır, iş bölümü azdır ve ataerkil aşiret ön plandadır. İkinci evre Antik Komünal evredir. Artık aşiretler kentleşmeye başlar ve kent-kır farklılaşması ortaya çıkar. Bu farklılaşmalar tahmin edebileceğimiz üzere Marx’ın temel olarak ele aldığı sorun olan sınıf farklılıklarını ortaya çıkarır. Üçüncü tip model ise feodal zümre mülkiyetidir. Askeri örgütlenmeler ile birlikte feodal düzen gelişmeye başlar ve toprak mülkiyeti hiyerarşi doğuran döneme girer. Gördüğümüz gibi aslında kitap kısaca tarihsel olarak farklılaşma evrelerini göz önüne serer ve bütün bu evreleri, Alman ideologlarından farklı olarak, insan temeli ile inceler. Bu olaylara sebebiyet veren tarihi unsur insandır ve bu olayların herkesin lehine çevrilebilmesi için kurtuluş sadece gerçek dünyada ve gerçek nesne olan insandadır. Almanlar bunu yapmayıp olayları dünyevi bir temelde incelememişlerdir ve kitaba göre de bu büyük bir yanılgıdır.

Toplumsal işbölümü sonucu ortaya çıkan özel mülkiyet kavramı devlet ve toplumsal faaliyetin oluşması konusunda oluşan en önemli basamaktır. İnsanlar bu sürecin akışında kendini belirtildiği gibi kendine atfedilen faaliyetleri yapmak zorunda bulur. Yani istenilen işi istediğimiz zaman yapabilmek gibi bir durum söz konusu değildir. Üretici güçlerin gelişimi komünizme geçişte ana koşul olduğundan toplum içinde yaşanılan bu kişisel yabancılaşma doğal bir süreçtir. Marx’ın üzerinde en çok durduğu proletarya(işçi sınıfı) bu yabancılaşmayı yaşadıktan ve yeterince ezildikten sonra yeterli farkındalığa varacak ve komünist devrimin gerekliliğini anlayarak hareket edecektir. Üst sınıf yani egemen sınıf ve alt sınıf oluşumu olmadan tarihsel süreçte ilerleme kaydetmek mümkün değildir. Bu yüzden kent-kır farklılaşmaları, insanlar arasında oluşan tabakalar ve işbölümünün genişlemesi sonucu üretim araçlarının eşit olmayan dağılımı, sanayi ve ticaretin gelişmesi kitaba göre aslında gerekli olan evrelerdir ve bunun sonucunda Marksizm’in temel görüşü olan sosyal devlet düzeni sağlanabilecektir. Yaşanılan bu rekabet ortamına dayalı örgütlenme sonunda bize aktarılan düşünceye göre özel mülkiyetin kaldırılması için ihtiyaç duyulan ve geçilmesi gereken evrelerdendir.

Kitaptan aktardığım bu genel özete baktıktan sonra derinlemesine düşünülmesi gereken birçok nokta olduğunu fark ederiz. Öncelikle Marx’ın problemi çözmek için tarih üzerinden tartıştığını fark etmek önemli bir husustur. Eski materyalistler ve Alman ideologları maddeyi temel alır ve temelde eksik bir yön bırakır: insan olgusu. Marx bu sebeple yeni bir tarihsel materyalizm olgusu oluşturur ve temeline tüm dünyadaki eylemleri etkileyen ve onu değiştirebilecek gücü elinde tutan insani ekler. Bu nedenle de insan artık felsefeye dâhil olabilmiştir. Tarihin her döneminde zaten geçerli bir insan etkisi olsa da bunun felsefi altyapıya dökülmesi bence Marx’ın eseri ile olmuştur. Bu yüzden de dünyaya bakış açısında insanı ana yapı olarak ele almasından dolayı tarihsel materyalizme yeni bir boyut atamıştır. Diğer önemli olan konulardan birisi de insanın dünyayı nasıl değiştirebileceğidir. Marx dünyayı değiştirmenin yolunun üretici güçlerle üretim ilişkileri arasında yaşanan çatışmayı ortadan kaldırmak olarak görür. Bu çatışma bana göre, işçi sınıfının yaşadığı sömürülme ve emeğinin yeterince karşılığını alamaması durumudur. Kapitalist toplumlarda olduğu gibi özel mülkiyet kavramı aslında toplumsal mülkiyete dönerse bu baskı ve köleleşme durumu ortadan kalkabilir. Proletarya Marx’ın deyimiyle sınıf bilinçlenmesi yaşarsa eğer bu köleleşme durumunu ortadan kaldırır ve devrim aracılığı ile bu durumu yıkabilir. Fakat bence öncelikle anlamamız gereken nokta en son aşamaya gelene dek yaşanan tüm süreçlerin gerekliliğidir. Marx tarihsel gelişme sürecinde toplumların bazı aşamalardan geçmesi gerektiğini düşünür. Bu aşamalar sırasıyla ilkel, köleci, feodal, kapitalist ve komünist evrelerdir. Göründüğü gibi sosyal devlet anlayışına biz kapitalist düzeni yaşamadan geçemeyiz ve bu yüzden de yaşanan durum aslında akışın doğal yönündedir. Sadece farkına varılması gereken nokta, bireylerin tarihi yaşarken onu değiştirebilecek güce sahip olduğunu algılayabilmesidir. İşçi sınıfı eğer ki bencilce çıkarları ile hareket ederse bireysel çabalarla bir devrim gerçekleştirebilmesi bir hayal olur. Fakat sınıf bilinci ve gücü ile yapılan devrim gerçek başarının anahtarıdır. Kısaca, üretim ilişkileri toplumsal oluşum açısından önemli olduğu için bu ilişkilerin oluşum süreci devlete ve sınıflar arası farklılıklara etki eder. Marx tarihi yapanın insan olduğunun farkındadır bu sebeple maddi koşulları değiştirebilecek değişimi sağlayabilecek olanda insandır. Sosyal devrim ona göre işçi sınıfının kendi mücadelesidir. Alman İdeolojisi kitabı aslında Marksizm’e içindeki önerilen temel görüşler ve önerdiği tezler ile bir altyapı oluşturur ve bence Marksist teori için bir giriş olarak adlandırılabilir. Bize Marx’ın genel görüşlerini anlayabilecek bir hazırlık sağlar. Onun savunduğu sınıf mücadelesinin tarihsel kökeni ve sonucunda oluşan proleter devrim ile çözülen güç ve ekonomik çatışma sorunu kitapta derinlemesine incelenmiştir. Almanya’da yaşanan Hegel sonrası düşüncedeki fikir gelişimi yoluyla dünyayı ve evreni anlama anlayışı Marx için kitapta belirtildiği gibi bir yanılgıydı. Marx değişimin fikirsel yollarla değil insanların yaşadığı maddi koşullar doğrultusunda ilerleyen bir süreç ile mümkün olduğunu söyler. İnsanın özel mülkiyet altında yabancılaşan özünü değiştirmek ancak bu anlayışı benimseyip insanı temel alarak mümkün olabilmektedir.

Sonuç olarak, Alman İdeolojisi kitabı Marksizm’in temellerini oluşturmak ve anlayabilmek için önemli bir başyapıttır. Marx ve Engels’in insanların sorunlarına materyalist bir görüşle yaklaşmaları ve insan varlığını her şeyin temeline koymaları felsefi olarak da yenilik sağlamıştır ve toplumsal ilişkilerdeki eşitsizlikleri çözmede ana aracın anlaşılmasına kılavuzluk etmiştir. Kitapta dendiği gibi, “ kitabın amacı kendilerini kurt sanan ve başkalarının da kurt sandıkları bu koyunların ne olduklarını ortaya koymak ve Alman gerçekliğinin zavallı yoksulluğunu göstermektir.” (s.32) Alman ideologların fazla düşünsel olan dünya algısı kitapta maddi gerçeklerle değiştirilmiş ve bu zamana dek pekte felsefede yapıtaşı olmayan insan ana madde olmuştur. Hatta devrim ve değişim için tek gereklilik insan varlığı haline gelmiştir. İnsanlar tarihi yaratan ve sürdüren oldukları için eşitsizliklerle dolu dünyadaki düzeni değiştirebilecek tek unsur olarak bulunmaktadır. Benim düşünceme göre de, insan faktörünün bu ön plana çıkan rolü gerçeğin tamamıyla kendisidir ve alman ideologlarının yaptığı gibi evreni algılarken daha ilahi ve düşünsel algılama tarzı yerine maddi varlığı ön plana koyma daha realist bir yaklaşımdır. Marx tüm bu yenilikler ve kitapta belirttiği Marksizm’in özü sayılacak kavramlarla yeni bir düşünce akımının temelini oluşturmuştur. Bu sebeple de Alman İdeolojisi kitabı Marx’ın görüşlerini anlayabilmek açısından temel sayılarak incelenmesi gereken önemli bir eserdir ve bu eserde anlatılmaya başlanan düşünce onun ünlü eseri Komünist Manifesto ile daha derinlemesine incelenmiştir.

Kaynakça

  • Karl Marx ve Friedrich Engels, Alman İdeolojisi(Feurbach), Ankara: Sol Yayınları, 2010, 127 s.
Önerilen Yazı
Alman İdeolojisi Kitap İncelemesi
Yorum Yap

Yazar Hakkında

Yorum yap